TÜRKİYE’NİN ASIL GEREKSİNİMİ YENİ LİDER DEĞİL, KURULUŞ İLKELERİNE DÖNÜŞTÜR
Galip KARAKUŞ / 29.07.2026
Türkiye’de siyaset uzun zamandır kişiler üzerinden yürütülmekte. Kim daha etkili konuşuyor, kim daha büyük kalabalıkları topluyor, kim medyada daha çok görünür oluyor…
Oysa Cumhuriyet’in ikinci yüzyılında sormamız gereken temel soru bambaşkadır:
Bu ülke hangi ilkeler doğrultusunda yönetilecek?
Türkiye’nin bugün yaşadığı ekonomik, hukuksal, siyasal ve toplumsal krizlerin ortak nedeni; yalnızca yanlış kişilerin iktidarda olması değildir. Esas sorun, devlet yönetiminde Cumhuriyet’in kurucu ilkelerinden tamamen uzaklaşılma noktasına gelinmiş olmasıdır.
Mustafa Kemal Atatürk, Cumhuriyet’i yalnızca bir yönetim biçimi olarak değil; akla, bilime ve hukuka dayanan bir uygarlık projesi olarak kurmuştur. Bu projenin omurgasını ise dört temel ilke oluşturur: “Laiklik, Bilimsel eğitim, Hukuk devleti, Tam Bağımsız Cumhuriyet”tir!
Bu dört ilke birbirinden ayrı düşünülemez:
Laiklik olmadan özgür düşünce gelişemez.
Özgür düşünce olmadan bilim üretilemez.
Bilim olmadan çağdaş eğitim kurulamaz.
Hukukun üstünlüğü olmadan hiçbir yurttaşın özgürlüğü güvence altına alınamaz.
Dolayısıyla laiklik yalnızca din-devlet ilişkisini düzenleyen anayasal bir ilke değildir; aynı zamanda demokrasinin, kadın haklarının, eğitim birliğinin, bilimsel üretimin ve toplumsal barışın vazgeçilmez güvencesidir.
Ne var ki son yıllarda siyaset, bu temel değerleri konuşmak yerine giderek bir liderler yarışına dönüşmüştür.
Bir tarafta “Şahsım Devleti” anlayışı hakimiyeti, diğer tarafta ise muhalefetin eleştirilemez hâle getirilmek istenen liderleri…
Oysa demokrasinin özü, iktidarı da muhalefeti de aynı ölçülerle değerlendirebilmektir.
Muhalefet olmak, eleştiriden muaf olmak anlamına gelmez.
Cumhuriyet Halk Partisi, sıradan bir siyasi parti değildir. O, Cumhuriyet Devrimi’nin siyasal mirasını temsil etmek üzere kurulmuş bir partidir. Bu nedenle CHP’nin başarısı ya da başarısızlığı, sadece üyelerini değil, Cumhuriyet’in geleceğini de ilgilendirir.
Bugün CHP içinde yaşanan tartışmaların merkezinde de aslında kişiler değil, partinin kimliği bulunmaktadır.
Parti; Cumhuriyet’in kurucu ilkelerini önceleyen bir siyasal çizgiyi mi güçlendirecektir, yoksa günü kurtaran popülist siyaset anlayışa mı teslim olacaktır?
İşte belirleyici soru budur.
Son dönemde ortaya çıkan gelişmeler, uzun süreden bu yana var olan parti içi demokrasi, verilen sözlerin yerine getirilmemesi ve kurumsal işleyiş konusunda ciddi tartışmalar, uzun süreden buyana var olagelmiştir. Bu tartışmaların sürekliliğinin görmezden gelinmesi, CHP’ye de Türkiye demokrasisine de yarar sağlamaz.
Bir partide uygulamalarla ilgili bilimsel dayanağı olan eleştiride bulunmak düşmanlık değildir. Tam tersine, o partiye bağlılığın doğal sonucudur ve CHP’nin Kurucusu olan 20’ci yüzyılın en büyük devrimcisinin isteği de bu yönde olmuştur hep. Öte yandan, CHP’de yaşanan gelişmeler karşısında ortaya çıkan yeni siyasal oluşumlar da aynı ilkesel ölçüler içinde değerlendirilmelidir.
Ne yazık ki gelişmeler bu doğrultuda seyretmiyor ve yaşananlar da bu durumu yaratan “Şahsım Devleti”’nin işleyişine katkı sağlamaktadır.
Yeni bir parti kurulması ya da yeni liderlerin öne çıkması, tek başına umut oluşturmaz. Türkiye geçmişte defalarca isimlerin değiştiği; fakat siyaset anlayışının değişmediği dönemler yaşamıştır.
Ne yazık ki bugün de benzer bir yanılgıya düşme tehlikesi söz konusudur!
Eğer bu yeni oluşumlar; laiklik konusunda açık ve tavizsiz bir duruş ortaya koyamıyor, bilimsel eğitimi pazarlık konusu yapıyor, hukuk devletini koşulsuz savunmuyor ve Cumhuriyet Devrimi’nin kazanımlarını siyasal pragmatizme feda ediyorsa, yalnızca ve sadece yeni tabelalar üretmiş olurlar.
“Butlan” yönetimindeki yaşanan yönetsel gelişmeler, mahkeme süreçleri ve karşılıklı meşruiyet tartışmaları, oradaki parti içi demokratik zeminin ciddi biçimde zedelendiğini göstermektedir.
Böylesine olağanüstü koşullarda, “partiye üye olun ve içeriden mücadele edin” çağrılarının ne ölçüde gerçekçi olduğu da sorgulanmaya açıktır.
Bir siyasi partide demokratik mücadelenin anlamlı olabilmesi için öncelikle hukukun üstünlüğünün, üyelerin iradesinin ve kurumsal güvencelerin işler durumda olması gerekir. “Butlan” yönetimindeki CHP’de bu koşulların var olduğunu söyleyebilmek olası mıdır?!
Benzer biçimde, kamuoyunda “Yeni Parti” olarak anılan oluşuma ilişkin de aynı ilkesel yaklaşımı korumak gerekir. Yeni isimler, yeni logolar ve yeni sloganlar; tek başına güven oluşturmaz.
Asıl belirleyici olan, nasıl bir Cumhuriyet tasarımının savunulduğudur.
Bu nedenle ben de birçok Cumhuriyet aydını gibi, yeni oluşumun laik Cumhuriyet’e, bilimsel eğitime, hukuk devletine, kuvvetler ayrılığına, kamuculuğa ve ‘Devrim Yasaları’na ilişkin açık, tutarlı ve kararlı bir siyasal program ortaya koymasını beklemeyi doğru buluyorum.
Cumhuriyet gazetesinin değerli yazarı Zülal Kalkandelen’in 26 Temmuz 2026 Pazar günü “Yeni Parti, Eski Siyaset” başlığıyla kaleme aldığı makalesinde dile getirdiği çok önemli kaygılar da bu açıdan dikkatle değerlendirilmelidir.
Bugün en büyük tehlike, siyasal tercihlerin ilkelere göre değil; kişiler üzerinden yapılmasına yönelik siyasi anlayışların hâkim kılınması dayatmasıdır!
Oysa kişiler değişir. Bilimsel aklın ışığında belirlenmiş ‘Devrimci İlkeler’in kalıcılığı tarihsel bir gerçektir. Cumhuriyet de ancak ilkeler üzerinde yükselirse yaşayabilir.
Bu nedenle hangi partiden olursa olsun, üyeler tüm siyasal hareketlerden ve siyasetçilerden aynı kararlılıkla şu soruların yanıtını ısrarla istemelidir:
Laiklikten ödün vermemek konusunda kararlı mısınız?
Bilimsel ve çağdaş eğitimi ödünsüz savunacak mısınız?
Yargının bağımsızlığını koşulsuz sağlayacak mısınız?
Kuvvetler ayrılığını yeniden kuracak mısınız?
Cumhuriyet’in kurucu değerlerini günlük siyasetin hesaplarına feda etmemek konusunda kararlı mısınız?
Bu sorulara açık ve içtenlikli yanıt veremeyen hiçbir siyasal hareket, adı ne olursa olsun, Türkiye’nin geleceğine güven veremez.
Cumhuriyet’in ikinci yüzyılında ülkenin gereksinimi; yeni kahramanlar değil, güçlü kurumlar; yeni sloganlar değil, sağlam ilkeler; yeni kutuplaşmalar değil, hukuk ve akıl ekseninde birleşmiş bir Cumhuriyet iradesidir.
Çünkü Cumhuriyet, ancak laikliği tavizsiz savunan, bilimsel aklın yol göstericiliğine inanan, hukuku üstün tutan ve Atatürk’ün “fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür” kuşaklarını yetiştirmeyi amaçlayan bir siyasal anlayışla geleceğe taşınabilir.
Türkiye’nin gerçek çıkış yolu da işte buradan geçmektedir.

