YAVUZ SULTAN SELİM, İDRİS-İ BİTLİSİ VE ALEVİ SOYKIRIMI: BEŞ YÜZYILLIK BİR KIRIMIN ANATOMİSİ
Osmanlı İmparatorluğu’nun 16. yüzyılın başında Anadolu coğrafyasında gerçekleştirdiği Alevi kırımı, yalnızca dönemsel bir şiddet dalgası değil; aynı zamanda sistematik bir soykırımın, planlı bir demografik mühendisliğin ve ideolojik bir tasfiye hareketinin en kanlı örneklerinden biridir. Bu kırımın başlıca mimarları olan Yavuz Sultan Selim ve onun Doğu Anadolu’daki siyasal stratejisinin başlıca uygulayıcısı İdris-i Bitlisi, tarihsel kayıtlarda yalnızca askeri ve siyasal figürler olarak değil; aynı zamanda Alevi toplumuna yönelik sistematik şiddetin ideolojik meşrulaştırıcıları ve uygulayıcıları olarak da yerlerini almışlardır.
Tarihsel Bağlam: 16. Yüzyıl Başında Anadolu’da Siyasal ve Toplumsal Yapı
Osmanlı Merkezi Otoritesi ile Safevi Devleti Arasındaki İdeolojik Rekabet
- yüzyılın başında Anadolu coğrafyası, Osmanlı merkezi otoritesi ile Safevi Devleti arasındaki ideolojik ve siyasal rekabetin en kanlı çatışma alanı haline gelmişti. Safevi Devleti’nin kurucusu Şah İsmail’in Anadolu’daki Türkmen aşiretleri üzerindeki etkisi, yalnızca dini bir yönelim meselesi değil; aynı zamanda toprak tasarrufu, vergi düzeni, merkezi otoriteye itaat ve toplumsal sınıf çatışmaları gibi maddi temellere dayanan karmaşık bir toplumsal muhalefet hareketiydi. Faruk Sümer’in kapsamlı çalışmalarında vurguladığı üzere, Safevi propagandası özellikle Osmanlı tımar sisteminin dışında bırakılmış, bu sistemin baskısı altında ezilen, toprakları ellerinden alınmış ve merkezi otorite tarafından sürekli olarak ötekileştirilmiş konar-göçer Türkmen toplulukları arasında hızla yayılmıştır (Sümer, 1976). Bu toplulukların önemli bir bölümü, bugün Alevi olarak tanımlanan inanç topluluğunun tarihsel atalarını oluşturuyordu. Osmanlı merkezi otoritesi, bu toplulukların Safevi Devleti’ne yönelik sempatisini yalnızca siyasal bir tehdit olarak değil; aynı zamanda Sünni İslam’ın mutlak egemenliğine yönelik bir sapkınlık olarak da değerlendiriyordu. Bu çifte tehdit algısı, Alevi toplumuna yönelik olarak uygulanacak olan sistematik şiddet politikasının ideolojik zeminini oluşturmuştur.
Anadolu’da Kızılbaş Topluluklarının Toplumsal Konumu ve Safevi Etkisi
Anadolu’daki Kızılbaş/Alevi toplulukları, Osmanlı merkezi otoritesinin Sünni İslam’ı resmi ideoloji olarak benimsemesinin ardından giderek artan bir baskı ve ayrımcılığa maruz kalmışlardır. Bu topluluklar, inanç pratikleri, toplumsal örgütlenme biçimleri ve siyasal aidiyetleri nedeniyle Osmanlı yönetici sınıfı tarafından sürekli olarak “öteki” olarak konumlandırılmışlardır. Şah İsmail’in Anadolu’da yürüttüğü yoğun propaganda faaliyetleri, bu topluluklar arasında hızla yayılmış ve Safevi Devleti’ne yönelik güçlü bir siyasal sempati oluşmasına yol açmıştır. Bu sempati, yalnızca dini bir yönelim meselesi değil; aynı zamanda Osmanlı merkezi otoritesinin baskıcı politikalarına karşı bir direniş biçimi olarak da değerlendirilmelidir. Osmanlı yönetici sınıfı, bu sempatiyi bir “ihanet” olarak değerlendirmiş ve Alevi topluluklarını Safevi Devleti’nin Anadolu’daki “beşinci kolu” olarak nitelendirmiştir. Bu değerlendirme, Alevi toplumuna yönelik uygulanacak olan sistematik şiddet politikasının gerekçesini oluşturmuştur.
Yavuz Sultan Selim’in Alevi Kırımındaki Rolü: Sistematik Bir Soykırımın Planlayıcısı ve Uygulayıcısı
Tahta Çıkış Süreci ve Alevi Karşıtı Politikaların Kurumsallaşması
Yavuz Sultan Selim’in 1512 yılında tahta çıkışı, Alevi toplumu için yeni bir felaket döneminin başlangıcı olmuştur. Yavuz, tahta çıkmadan önce bile Safevi Devleti’ne ve onun Anadolu’daki destekçilerine karşı sert bir tutum sergilemiş; tahta çıktıktan sonra ise bu tutumu sistematik bir devlet politikasına dönüştürmüştür. Yavuz’un temel hedefi, Safevi Devleti’nin Anadolu’daki etkisini tamamen ortadan kaldırmak ve Osmanlı merkezi otoritesinin mutlak egemenliğini tesis etmekti. Bu hedef doğrultusunda, Anadolu’daki Kızılbaş/Alevi topluluklarını Safevi Devleti’nin potansiyel destekçileri olarak gören Yavuz, bu toplulukların sistematik olarak tasfiye edilmesini öngören bir dizi politika uygulamıştır. Bu politikalar, yalnızca askeri bir güvenlik tedbiri olarak değil; aynı zamanda dinsel bir zorunluluk olarak da meşrulaştırılmıştır. Yavuz, dönemin Şeyhülislam’larından ve Sünni ulemasından aldığı fetvalarla Alevilerin katledilmesini dinsel olarak meşrulaştırmış; Alevileri “zındık”, “mülhit” ve “sapkın” olarak nitelendiren fetvalar, sistematik kırımın ideolojik zeminini oluşturmuştur.
1514 Çaldıran Seferi Öncesinde Gerçekleştirilen Sistematik Kırım
Çaldıran Savaşı öncesinde Yavuz Sultan Selim’in Anadolu’daki Kızılbaş/Alevi topluluklara yönelik uyguladığı politikalar, sistematik bir soykırımın en açık örneklerinden biridir. Rıza Yıldırım’ın titiz çalışmalarında belgelediği üzere, Çaldıran öncesinde Yavuz’un emriyle 40 binin üzerinde Kızılbaş’ın tespit edilerek katledildiği tahmin edilmektedir (Yıldırım, 2017). Bu kırım, yalnızca askeri bir güvenlik tedbiri olarak değerlendirilemez; aynı zamanda planlı bir demografik mühendislik ve toplumsal tasfiye hareketi olarak da görülmelidir. Yavuz, Anadolu’nun çeşitli bölgelerine gönderdiği emirlerle, Kızılbaş/Alevi olduğundan şüphelenilen kişilerin tespit edilmesini, bu kişilerin listelenmesini ve katledilmesini emretmiştir. Bu emirler, yalnızca askeri birlikler tarafından değil; aynı zamanda yerel Sünni halkın da katılımıyla uygulanmıştır. Alevi köyleri yakılmış, Alevi erkekleri kılıçtan geçirilmiş, kadınları ve çocukları köle olarak satılmış, Alevi inanç kurumları yıkılmış, Alevi dedeleri ve ocakları sistematik olarak ortadan kaldırılmıştır. Bu kırımın boyutları, yalnızca fiziksel şiddetle de sınırlı kalmamış; Alevi toplumunun kültürel hafızası, inanç pratikleri ve toplumsal örgütlenme biçimleri de hedef alınmıştır. Alevi toplumunun kolektif hafızasından silinmek istenen bu kırım, bugün hâlâ Alevi toplumunun en derin travmalarından biri olarak yaşamaya devam etmektedir.

İlgini ÇekebilirYAVUZ’UN TÜRK DÜŞMANLIĞININ SONUCU OLUŞAN BUGÜNKÜ ÜMMET-“KÜRT SORUNU” VE BUGÜNKÜ İKTİDARLA PARALELLİK SİYASETİ: TÜRK DÜŞMANLIĞI
Çaldıran Savaşı ve Sonrasında Şiddetin Kurumsallaşması
Çaldıran Savaşı, Yavuz Sultan Selim’in Alevi toplumuna yönelik şiddet politikasının doruk noktası olmuştur. 23 Ağustos 1514 tarihinde gerçekleşen savaşta Safevi ordusunu mağlup eden Yavuz, bu zaferi Alevi toplumuna yönelik yeni bir kırım dalgası için bir fırsat olarak değerlendirmiştir. Savaş sonrasında Anadolu’ya dönen Yavuz, Safevi Devleti’ne sempati duyduğundan şüphelenilen tüm topluluklara karşı sistematik bir şiddet kampanyası başlatmıştır. Bu kampanya, yalnızca askeri bir harekât olarak değil; aynı zamanda toplumsal bir tasfiye hareketi olarak da değerlendirilmelidir. Yavuz, Alevi topluluklarının Anadolu’dan tamamen silinmesini hedeflemiş; bu hedef doğrultusunda Alevi köylerinin yakılmasını, Alevi nüfusun katledilmesini ve hayatta kalanların sürgün edilmesini emretmiştir. Bu şiddet politikası, yalnızca Yavuz döneminde değil; sonraki Osmanlı padişahları döneminde de devam etmiş ve Alevi toplumuna yönelik zulüm, beş yüzyıl boyunca kurumsallaşmış bir devlet politikası haline gelmiştir.
İdris-i Bitlisi’nin Alevi Kırımındaki Rolü: İdeolojik Meşrulaştırmanın ve Diplomatik Entrikanın Mimarı
İdris-i Bitlisi’nin Siyasal Konumu ve Kürt Emirlikleriyle İttifak Stratejisi
İdris-i Bitlisi, Osmanlı-Safevi mücadelesinin en kritik evresinde, Yavuz Sultan Selim’in Doğu Anadolu’daki siyasal stratejisinin başlıca mimarlarından biri olarak öne çıkmıştır. Bitlisi, yalnızca bir bürokrat veya diplomat değil; aynı zamanda Osmanlı merkezi otoritesinin Alevi toplumuna yönelik şiddet politikasının ideolojik meşrulaştırıcısı ve uygulayıcısı olarak da tarihsel kayıtlardaki yerini almıştır. Bitlisi’nin kaleme aldığı Selimname adlı eser, yalnızca dönemin siyasal olaylarını kaydeden bir kronik değil; aynı zamanda Osmanlı merkezi otoritesinin Kürt emirlikleriyle kurduğu ittifakın ideolojik meşrulaştırmasını yapan, dönemin egemen söylemini inşa eden ve Alevi toplumuna yönelik kırımı meşrulaştıran bir metindir. Bitlisi, Kürt beylerini Safevi tehdidine karşı Osmanlı saflarına çekmek için yürüttüğü diplomasiyi, “kızılbaş fitnesine karşı Sünni ittifakın inşası” olarak çerçevelemiştir (Bitlisi, 2015). Bu çerçeveleme, yalnızca bir siyasal ittifakın meşrulaştırılması değil; aynı zamanda Alevi toplumunun şeytanlaştırılması, insanlık dışı muameleye tabi tutulması ve nihayetinde kitlesel olarak katledilmesi için gerekli olan ideolojik zeminin de inşasıdır.
Selimname’de Alevi Karşıtı Söylemin İnşası ve Şiddetin Meşrulaştırılması
İdris-i Bitlisi’nin Selimname adlı eseri, Alevi toplumuna yönelik şiddetin meşrulaştırılmasında merkezi bir rol oynamıştır. Bitlisi’nin metinlerinde Aleviler, yalnızca siyasal muhalifler olarak değil; aynı zamanda dinsel sapkınlar, toplumsal düzeni tehdit eden unsurlar ve ortadan kaldırılması gereken bir “fitne” olarak tasvir edilmiştir. Bu tasvir, dönemin şiddet politikasının yalnızca askeri bir zorunluluk değil; aynı zamanda dinsel bir görev olarak da görülmesine yol açmıştır. Bitlisi, Alevileri “kızılbaş fitnesi” olarak nitelendirmiş, onların katledilmesini Sünni İslam’ın savunulması için gerekli bir adım olarak sunmuş ve Alevi toplumunun ortadan kaldırılmasını dinsel bir zorunluluk olarak çerçevelemiştir. Bu çerçeveleme, yalnızca dönemin şiddet politikasını meşrulaştırmakla kalmamış; aynı zamanda Alevi toplumuna yönelik zulmün beş yüzyıl boyunca sürecek olan kurumsallaşmasının da ideolojik zeminini oluşturmuştur. Bitlisi’nin Alevi karşıtı söylemi, yalnızca kendi döneminde değil; sonraki yüzyıllarda da Alevi toplumuna yönelik ayrımcılığın ve zulmün meşrulaştırılmasında kullanılan temel ideolojik metinlerden biri olarak işlev görmüştür.
Bitlisi’nin Kürt Emirlikleriyle Kurduğu İttifakın Alevi Toplumu Üzerindeki Sonuçları
İdris-i Bitlisi’nin Kürt emirlikleriyle kurduğu ittifak, Alevi toplumu üzerindeki yıkıcı sonuçlarıyla tarihsel kayıtlara geçmiştir. Bitlisi, Kürt beylerini Safevi tehdidine karşı Osmanlı saflarına çekmek için yürüttüğü diplomaside, Alevi topluluklarını ortak bir düşman olarak konumlandırmış ve Kürt beylerine Alevi topraklarının yağmalanması, Alevi nüfusun katledilmesi ve Alevi inanç kurumlarının yıkılması karşılığında çeşitli ödüller vaat etmiştir. Bu vaatler, Kürt beylerinin Osmanlı saflarına katılmasında etkili olmuş ve Alevi toplumuna yönelik şiddetin yoğunlaşmasına yol açmıştır. Bitlisi’nin kurduğu bu ittifak, yalnızca dönemsel bir askeri işbirliği olarak değil; aynı zamanda Alevi toplumunun beş yüzyıl sürecek olan marjinalleşme, ötekileştirilme ve zulüm deneyiminin başlangıç noktalarından biri olarak da değerlendirilmelidir. Bu ittifak, Alevi toplumunun Anadolu’daki toplumsal konumunu temelden değiştirmiş; Alevileri, yüzyıllar boyunca sürecek olan bir zulüm ve ayrımcılık döneminin özneleri haline getirmiştir.
Alevi Soykırımının Boyutları: Sistematik Şiddetin, Kültürel Kırımın ve Toplumsal Tasfiyenin Belgelenmesi

İlgini ÇekebilirİHANET EDİLEN GÜLBANK: OCAK’IN RUHUNDAN YAVUZ – DEVLETİNİN KILICINA
Fiziksel Şiddetin Boyutları: Katliamlar, Sürgünler ve Demografik Mühendislik
Yavuz Sultan Selim ve İdris-i Bitlisi’nin Alevi toplumuna yönelik uyguladıkları şiddet politikası, yalnızca dönemsel bir kırım olarak değil; aynı zamanda sistematik bir soykırım olarak değerlendirilmelidir. Osmanlı arşiv belgeleri, dönemin kronikleri ve çağdaş tanıklıklar, bu şiddetin boyutlarını açıkça ortaya koymaktadır. Çaldıran öncesinde ve sonrasında gerçekleştirilen katliamlarda on binlerce Alevi hayatını kaybetmiş; Alevi köyleri yakılmış; Alevi nüfusu zorunlu göçe tabi tutulmuş; ve Alevi toplumunun Anadolu’daki varlığı ciddi biçimde tehdit edilmiştir. Bu şiddet, yalnızca fiziksel bir kırım olarak değil; aynı zamanda planlı bir demografik mühendislik olarak da değerlendirilmelidir. Yavuz’un emirleri doğrultusunda, Alevi toplulukları Anadolu’nun çeşitli bölgelerinden sürgün edilmiş; bu toplulukların yerine Sünni nüfus yerleştirilmiş; ve Alevi toplumunun Anadolu’daki demografik varlığı sistematik olarak zayıflatılmıştır. Bu demografik mühendislik, Alevi toplumunun beş yüzyıl boyunca sürecek olan marjinalleşme deneyiminin maddi temellerini oluşturmuştur.
Kültürel Kırımın Boyutları: İnanç Kurumlarının Yıkılması ve Kolektif Hafızanın Silinmesi
Yavuz Sultan Selim ve İdris-i Bitlisi’nin Alevi toplumuna yönelik şiddet politikası, yalnızca fiziksel bir kırım olarak değil; aynı zamanda kültürel bir soykırım olarak da değerlendirilmelidir. Alevi inanç kurumları olan cemevleri, dergâhlar ve ocaklar sistematik olarak yıkılmış; Alevi dedeleri, pirleri ve ocakzadeleri katledilmiş; Alevi inanç pratikleri yasaklanmış; ve Alevi toplumunun kültürel hafızası sistematik olarak silinmeye çalışılmıştır. Bu kültürel kırım, Alevi toplumunun inanç pratiklerini gizli yapılmaya zorlamış; Alevi çocukları Sünni medreselerde asimile edilmiş; Alevi toplumunun kültürel örgütlenme biçimleri ortadan kaldırılmış; ve Alevi toplumu, kendi kültürel kimliğini korumak için sürekli bir mücadele vermek zorunda bırakılmıştır. Bu kültürel kırımın etkileri, bugün hâlâ Alevi toplumunun yaşadığı sorunlarda görülebilmektedir. Alevi toplumu, beş yüzyıl boyunca kendi inanç kurumlarını resmi olarak tanıtamamış; cemevleri ibadethane statüsü kazanamamış; Alevi inanç pratikleri kamusal alanda görünür olamamış; ve Alevi toplumu, kendi kültürel kimliğini korumak için sürekli bir mücadele vermek zorunda kalmıştır.
Toplumsal Tasfiyenin Boyutları: Ötekileştirme, Ayrımcılık ve Zulmün Kurumsallaşması
Yavuz Sultan Selim ve İdris-i Bitlisi’nin Alevi toplumuna yönelik şiddet politikası, yalnızca dönemsel bir kırım olarak değil; aynı zamanda toplumsal bir tasfiye hareketi olarak da değerlendirilmelidir. Bu politika, Alevi toplumunun Anadolu’daki toplumsal konumunu temelden değiştirmiş; Alevileri, yüzyıllar boyunca sürecek olan bir ötekileştirme, ayrımcılık ve zulüm döneminin özneleri haline getirmiştir. Aleviler, beş yüzyıl boyunca “mum söndüren”, “zındık”, “sapkın” gibi iftiralarla damgalanmış; ibadetleri gizli yapılmaya zorlanmış; çocukları Sünni medreselerde asimile edilmiş; toprakları ellerinden alınmış; ve her türlü kamusal alandan dışlanmıştır. Bu toplumsal tasfiye, yalnızca fiziksel şiddet yoluyla değil; aynı zamanda hukuki, idari ve toplumsal mekanizmalar aracılığıyla da uygulanmıştır. Alevi toplumu, Osmanlı hukuk sisteminde “sapkın” olarak nitelendirilmiş; Alevi tanıklıkları mahkemelerde kabul edilmemiş; Alevi mülkleri ellerinden alınmış; ve Alevi toplumu, kamusal alandan sistematik olarak dışlanmıştır. Bu toplumsal tasfiyenin etkileri, bugün hâlâ Alevi toplumunun yaşadığı sorunlarda görülebilmektedir.
Tarihsel Revizyonizm Tehlikesi: Yavuz-İdris İttifakını Aklama Çabalarının Eleştirisi
Tarihsel Gerçeklerin Çarpıtılması ve Alevi Kırımının İnkârı
Günümüzde, Yavuz Sultan Selim ve İdris-i Bitlisi ittifakını aklama ve hatta yüceltme çabaları, tarihsel revizyonizmin en tehlikeli biçimlerinden biri olarak değerlendirilmelidir. Bu çabalar, Alevi toplumunun beş yüzyıllık acısını yok saymakta, bu acıyı önemsizleştirmekte ve Alevi kırımını tarihsel bir zorunluluk olarak meşrulaştırmaya çalışmaktadır. Yavuz Sultan Selim’in “Ortadoğu’yu Osmanlı egemenliğine kazandıran büyük bir stratejist”, İdris-i Bitlisi’nin ise “bilge bir hümanist” olarak sunulması, yalnızca tarihsel gerçeklere saygısızlık değil; aynı zamanda Alevi toplumunun kolektif hafızasına yönelik bir saldırıdır. Bu tür bir tarihsel revizyonizm, soykırım inkârcılığının en tehlikeli biçimlerinden biri olarak değerlendirilmelidir. Yavuz Sultan Selim’in Alevi kırımındaki rolü, İdris-i Bitlisi’nin Alevi karşıtı söylemin inşasındaki işlevi ve bu ittifakın Alevi toplumu üzerindeki yıkıcı sonuçları, tarihsel belgelerle açıkça ortaya konulmuştur. Bu gerçekleri görmezden gelmek veya çarpıtmak, yalnızca tarihsel gerçeklere saygısızlık değil; aynı zamanda Alevi toplumunun adalet talebine yönelik bir inkârdır.
Alevi Kırımının Meşrulaştırılması Çabalarının İdeolojik Temelleri

İlgini ÇekebilirYAVUZ SULTAN SELİM’İN GÜLBANK’A İHANETİ: BİR OCAĞIN YEMİNİ, BİR HALKIN FERYADI
Yavuz-İdris ittifakını aklama çabaları, yalnızca tarihsel bir revizyonizm olarak değil; aynı zamanda Alevi toplumuna yönelik ayrımcılığın ve zulmün devamını meşrulaştıran ideolojik bir yaklaşım olarak da değerlendirilmelidir. Bu çabalar, Alevi toplumunun tarihsel olarak “sapkın”, “zındık” ve “fitne” olarak nitelendirilmesini yeniden üretmekte; Alevi toplumunun beş yüzyıllık zulüm deneyimini yok saymakta; ve Alevi toplumunun haklı taleplerini gayri meşru ilan etmektedir. Bu ideolojik yaklaşım, Alevi toplumunun bugün yaşadığı ayrımcılığın, dışlanmanın ve zulmün de ideolojik zeminini oluşturmaktadır. Alevi toplumunun cemevlerinin ibadethane statüsü kazanması, Alevi inanç pratiklerinin kamusal alanda görünür olması ve Alevi toplumunun tarihsel acılarının tanınması talepleri, bu ideolojik yaklaşım tarafından sürekli olarak engellenmektedir. Bu nedenle, Yavuz-İdris ittifakını aklama çabalarına karşı mücadele etmek, yalnızca tarihsel gerçeklerin savunulması değil; aynı zamanda Alevi toplumunun bugünkü hak mücadelesinin de bir parçasıdır.
Sonuç: Tarihsel Yüzleşmenin ve Adaletin Zorunluluğu
Yavuz Sultan Selim ve İdris-i Bitlisi ittifakının Alevi toplumu üzerindeki yıkıcı sonuçları, tarihsel belgelerle açıkça ortaya konulmuştur. Bu ittifak, yalnızca dönemsel bir siyasal işbirliği olarak değil; aynı zamanda Alevi toplumuna yönelik sistematik bir soykırımın planlayıcısı ve uygulayıcısı olarak da tarihsel kayıtlara geçmiştir. Yavuz Sultan Selim’in Alevi kırımındaki rolü, İdris-i Bitlisi’nin Alevi karşıtı söylemin inşasındaki işlevi ve bu ittifakın Alevi toplumu üzerindeki yıkıcı sonuçları, yalnızca tarihsel bir mesele olarak değil; aynı zamanda bugün hâlâ süren bir toplumsal travmanın, bir kültürel kırımın ve bir insanlık suçunun parçası olarak değerlendirilmelidir.
Alevi toplumu, beş yüzyıldır süren zulme, asimilasyona ve inkâra rağmen ayakta kalmayı başarmış, inançlarını, kültürünü ve toplumsal örgütlenmesini korumuş ve bugün haklarını talep eden güçlü bir toplumsal hareket haline gelmiştir. Bu hareketin talepleri, yalnızca Alevi toplumunun çıkarlarını değil; aynı zamanda Türkiye’deki tüm ezilenlerin, tüm ötekileştirilenlerin ve tüm hak arayanların çıkarlarını da temsil etmektedir. Alevi toplumunun tarihsel acılarının tanınması, bu acılarla yüzleşilmesi ve bu acıların telafi edilmesi, yalnızca Alevi toplumunun değil; tüm toplumun demokratikleşmesi için de zorunludur. Tarihsel yüzleşme olmadan, geçmişin yaraları sarılmadan ve adalet tesis edilmeden, demokratik ve seküler bir geleceğin inşası mümkün değildir. Bu nedenle, Yavuz-İdris ittifakının Alevi toplumu üzerindeki yıkıcı sonuçlarının tanınması, bu ittifakın Alevi kırımındaki rolünün kabul edilmesi ve Alevi toplumunun haklı taleplerinin karşılanması, tarihsel adaletin tesisi için elzemdir. Alevi toplumu, kendi tarihsel mücadelesini sürdürmeye, kendi haklarını savunmaya ve kendi geleceğini inşa etmeye kararlıdır.
Kaynakça
Aydın, S. & Yıldırım, R. (2016). Kızılbaşlık, Alevilik ve Osmanlı Devleti. İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları.
Bitlisi, İ. (2015). Selimname (çev. H. Kırlangıç). Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları.
Bozarslan, H. (2020). Türkiye’de Kürt Meselesi: Şiddet, Direniş ve Müzakere. İstanbul: İletişim Yayınları.
Mélikoff, I. (2011). Hacı Bektaş: Efsaneden Gerçeğe (çev. T. Alptekin). İstanbul: Cumhuriyet Kitapları.
Sümer, F. (1976). Safevi Devletinin Kuruluşu ve Gelişmesinde Anadolu Türklerinin Rolü. Ankara: Selçuklu Tarih ve Medeniyeti Enstitüsü Yayınları.
Yıldırım, R. (2017). Aleviliğin Doğuşu: Kızılbaş Sufiliğinin Toplumsal ve Siyasal Temelleri (1300-1501). İstanbul: İletişim Yayınları.
Yüksel, M. (2019). “İdris-i Bitlisi’nin Selimname’sinde Kızılbaş Söylemi ve Dönemin İdeolojik Mücadelesi”. Tarih ve Toplum Araştırmaları Dergisi, 12(3), 45-78.
Zelyut, R. (2011). Yavuz Sultan Selim Döneminde Anadolu’da Alevi Kıyımı. İstanbul: Kaynak Yayınları.
Ocak, A. Y. (1998). Osmanlı Toplumunda Zındıklar ve Mülhidler (15.-17. Yüzyıllar). İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları.
Savaş, S. (2013). XVI. Asırda Anadolu’da Alevilik. Ankara: Vadi Yayınları.
Imber, C. (1990). The Ottoman Empire, 1300-1481. İstanbul: The Isis Press.
Allouche, A. (1983). The Origins and Development of the Ottoman-Safavid Conflict (906-962/1500-1555). Berlin: Klaus Schwarz Verlag.

