KÜLTÜREL MİRAS SEFERBERLİĞİSESLİ MAKALE

NEREDEN NEREYE

Bir devletin tarihi yalnız yaptığı doğruların veya yanlışların toplamı değildir; aynı zamanda hangi şartlarda hangi kararları verdiğinin, o kararların sonraki kuşaklar tarafından nasıl uygulandığının ve zaman içerisinde hangi derslerin çıkarıldığının hikâyesidir.

Türkiye’nin tekke, tarikat, cemaat ve Anadolu irfânıyla ilişkisini de böyle okumak gerekir.

Cumhuriyet’i kuran iradeyi yüz yıl sonra bugünün şartlarıyla yargılamak ne kadar yanlışsa, Cumhuriyet adına yapılmış her uygulamayı tartışılmaz kabul etmek de aynı ölçüde yanlıştır.

Devleti savunmak, devletin hiçbir zaman yanılmadığını söylemek değildir; tam tersine devlet aklını korumak, doğru kararın arkasında dururken uygulamadaki yanlışı da görmeyi gerektirir.

Osmanlı’nın kuruluş dönemine baktığımızda tekke, zâviye, ocak ve Âhî teşkilâtlarının yalnız bugünkü anlamıyla dinî örgütler olmadığını görürüz.

Anadolu ve Rumeli’nin çeşitli bölgelerinde dervişler, Âhîler ve zâviyeler yolcu ağırlıyor, yoksulu doyuruyor, toprağı işliyor, zanaat öğretiyor, usta yetiştiriyor ve yeni yerleşimlerin toplumsal dokusuna katkıda bulunuyordu.

Tekke yalnız zikir yapılan bir yer değildi; şiirin, mûsikînin, hat sanatının, sohbetin, meşkin, mutfağın ve misafirperverliğin de mekânıydı.

Âhî yalnız dinî bir topluluğun mensubu değil, aynı zamanda üretici, usta ve esnaftı.

Bu dünyanın içerisinde Mevlânâ’dan Yunus’a, Hacı Bektaş-ı Velî’den Âhî Evran’a uzanan ve daha sonraki yüzyıllarda Mevlevî, Bektaşî, Alevî ve halk âşıklığı geleneklerinde farklı biçimlerde yaşamaya devam eden büyük bir kültür ve irfân havzası meydana geldi.

Fakat devlet büyüdükçe kurumlar da büyüdü.

Tekkenin vakfı, mülkü, şeyhlik makamı, silsilesi ve toplumsal nüfuzu oluştu; bazı tarikatlar geniş coğrafyalara yayılan kurumsal yapılara dönüştü.

Kültür üretmeye devam ettiler, fakat kurumun bulunduğu yerde kaçınılmaz olarak güç de ortaya çıktı.

Osmanlı Devleti bunun farkına Cumhuriyet’ten çok önce varmıştı.

XIX. yüzyıldaki merkezîleşme sürecinde tekkeler üzerindeki devlet denetimi arttı ve 1866’da Şeyhülislâmlığa bağlı Meclis-i Meşâyih kuruldu.

Osmanlı’nın son döneminde şeyh tayinlerinden tekkelerin idaresine kadar uzanan bir denetim sistemi oluştu.

Dolayısıyla tarikatların devlet karşısındaki konumu Cumhuriyet’in icat ettiği bir mesele değildi; Cumhuriyet, Osmanlı’nın son yüzyılında zaten ortaya çıkmış bir devlet ve otorite meselesini devraldı.

Cumhuriyet’in farkı, meseleyi çok daha köklü biçimde çözmeye yönelmesiydi.

Çünkü 1923’te kurulan devlet yalnız bir hanedanın yerine başka bir idare kurmuyordu; egemenliğin kaynağını değiştiriyordu.

Artık siyasî meşruiyet bir hanedandan, şeyhten, aşiretten, tarikattan veya başka bir şahsî bağlılıktan değil, milletten gelecekti.

Bu bakımdan Cumhuriyet’in tarikat meselesine bakışını yalnız din karşıtlığı üzerinden okumak büyük bir tarih hatâsıdır.

Cumhuriyet’in temel meselesi, yurttaş ile devlet arasına başka bir siyasî ve manevî otoritenin girmesini önlemekti.

Mustafa Kemal Atatürk’ün daha 22 Eylül 1924’te Samsun’da söylediği söz, kurulmak istenen düzenin fikrî temelini açıkça ortaya koyuyordu.

“Dünyada her şey için, medeniyet için, hayat için, muvaffakiyet için en hakikî mürşit ilimdir, fendir.”

Bunun devamındaki düşünce daha da açıktı.

İlmin ve fennin dışında mürşit aramak gaflet, cehalet ve dalâletti. Bu söz dinin yasaklanması gerektiğini değil, devletin ve toplumun geleceğinin sorgulanamaz kişisel otoritelere değil akla, bilgiye ve bilime dayanması gerektiğini söylüyordu.

1925 yılı Cumhuriyet açısından ağır bir sınav getirdi.

Şeyh Said İsyanı patlak verdi.

Bu isyanın dinî, etnik, siyasî ve bölgesel sebeplerinin ağırlığı tarihçiler arasında bugün de tartışılabilir; fakat Ankara’daki genç Cumhuriyet’in karşısında gördüğü manzara açıktı.

Dinî ve geleneksel otoritenin siyasî iddiayla birleştiği silahlı bir kalkışma meydana gelmişti.

Devletin buna karşı kendisini savunması bir tercih değil, devlet olmanın gereğiydi.

Aynı yıl Atatürk’ün 30 Ağustos 1925’te Kastamonu’da söylediği şu söz bu nedenle yalnız kendi dönemine değil, Cumhuriyet’in geleceğine bırakılmış bir devlet ilkesi olarak okunmalıdır.

“Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, mensuplar memleketi olamaz.”

Atatürk bunun hemen ardından en doğru ve hakikî yolun “tarikat-ı medeniyye”, yani medeniyet yolu olduğunu söylüyordu.

Burada hedef alınan insanın inanması değildi; vatandaşın iradesini başka bir kişiye teslim ettiği müridlik düzeninin devlet ve toplum üzerinde otorite kurmasıydı.

30 Kasım 1925’te tekke ve zâviyelerin kapatılması bu tarihî şartlar içerisinde değerlendirilmelidir.

Genç Cumhuriyet, egemenliğin parçalanmasına izin vermek istemiyordu.

Şeyhin sözü kanunun, tarikat bağlılığının yurttaşlığın, müridlik ilişkisinin ferdî iradenin önüne geçebileceği bir düzeni yeni devlet için tehlikeli görüyordu.

Şeyh Said İsyanı yaşanmış bir devletin bu tehlikeyi hayal ürünü olarak görmediğini de kabul etmek gerekir.

Beş yıl sonra meydana gelen Menemen Vakıâsı bu endişenin bütünüyle temelsiz olmadığını bir kez daha gösterdi.

23 Aralık 1930’da Derviş Mehmet ve beraberindekilerin kalkışması sırasında yedek subay öğretmen Mustafa Fehmi Kubilay ile bekçiler Hasan ve Şevki öldürüldü.

Bu bir cem değildi, semah değildi, zikir veya mûsikî meclisi değildi; kan dökülmüş ve Cumhuriyet düzenine meydan okunmuştu.

Devletin böyle bir hareket karşısında hareketsiz kalması düşünülemezdi.

Bununla birlikte devletin kendisini savunma hakkıyla, her geleneksel dinî ve kültürel faaliyeti güvenlik meselesi saymak aynı şey değildir.

Cumhuriyet’in doğru ilkesini savunurken uygulamadaki bu ayrımı da görmek gerekir.

1930’lu yıllara ait bazı devlet belgelerinde Alevî yurttaşların evlerde cem ve âyin yaptıkları, saz çaldıkları, kadın ve erkeklerin birlikte erkân yürüttükleri için takip edildiğini ve bazılarının “suçüstü” diliyle kayda geçirildiğini görüyoruz.

İşte burada devletin güvenlik refleksinin kültürel ve inançsal alana fazla genişlediği örneklerle karşılaşıyoruz.

Bu noktada Atatürk’ün temel devlet ilkesini yanlış uygulamalardan ayırmak gerekir.

Derviş Mehmet’in elindeki silahla bir zakirin elindeki saz aynı şey değildir.

Şeyh Said’in başında bulunduğu silahlı isyanla bir Alevî köyünde yürütülen cem aynı şey değildir.

Devlet birincisine karşı kendisini korumak zorundadır; ikincisinin varlığını ise bir güvenlik tehdidi saymak zorunda değildir.

Cumhuriyet’in temel fikri, insanın sazını susturmak değil, vatandaşın iradesinin sorgulanamaz bir otoriteye teslim edilmesini önlemek olarak anlaşılmalıdır.

Ne var ki 1925’te yapılan hukukî düzenleme tarikat kurumlarını ortadan kaldırsa da insanların inanma, dayanışma, aidiyet ve maneviyat ihtiyacını ortadan kaldırmadı.

Tekkeler kapandı, fakat toplumsal ilişkiler bütünüyle kaybolmadı; bazı tarikat çevreleri evlerde ve gayriresmî ağlarda yaşamaya devam etti.

Devlet kurumu ortadan kaldırmıştı, fakat kurumun doğduğu sosyolojik zeminin yerine aynı kuvvette yeni bir toplumsal yapı koymak kolay değildi.

İkinci büyük kırılma 1946’dan sonra başladı.

Türkiye çok partili hayata geçtiğinde artık siyasetin karşısında yalnız yurttaş değil, aynı zamanda seçmen vardı.

Din politikalarındaki yumuşama sanıldığı gibi 1950’de Demokrat Parti’nin iktidara gelmesiyle bir gecede başlamadı; CHP döneminin son yıllarında din eğitimi yeniden gündeme geldi, imam-hatip kursları açıldı ve Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi kuruldu.

Demokrat Parti döneminde ise dinin kamusal görünürlüğü daha da arttı.

Buradaki temel değişim din özgürlüğünün genişlemesinden ibaret değildi; siyaset aynı zamanda dinî toplulukların toplumsal ve dolayısıyla seçimsel ağırlığını da keşfetmeye başladı.

Cumhuriyet’in ilk dönemindeki “devlet tarikatın siyasî otoritesine izin vermez” ilkesi zaman içerisinde başka bir hesaba dönüşme tehlikesiyle karşılaştı.

Bir dinî topluluk geniş bir insan kitlesini etkileyebiliyorsa, o kitlenin siyasî değeri de vardı.

Böylece bir zamanlar devletin güvenlik meselesi olarak gördüğü örgütlü dinî güç, çok partili siyasetin bazı dönemlerinde temas kurulabilecek bir toplumsal güç hâline geldi.

1950’lerden itibaren hızlanan köyden şehre göç bu değişimi daha da büyüttü.

Köyünden şehre gelen insan yalnız evini ve tarlasını bırakmıyordu; imecesini, komşuluk ağını, köy odasını, ustasını ve geleneksel dayanışma düzenini de geride bırakıyordu.

Şehirde barınmaya, işe, eğitime, arkadaşlığa ve aidiyete ihtiyaç duyduğunda bu boşluğun bir bölümünü dinî cemaatler doldurdu.

Öğrenci evleri, yurtlar, burslar, esnaf dayanışması, yayıncılık ve daha sonra vakıflar ile şirketler ortaya çıktı.

Böylece Osmanlı’nın tekkesinden farklı yeni bir yapı doğmaya başladı: modern cemaat ağı.

Soğuk Savaş bu gelişmeye başka bir boyut ekledi.

Komünizmin büyük tehdit olarak görüldüğü yıllarda din, bazı çevrelerde yalnız inanç alanının değil, komünizme karşı toplumsal direncin de unsurlarından biri olarak değerlendirildi.

1960’lardan 1980’lere uzanan siyasî kutuplaşma, öğrenci hareketleri, darbeler ve şehirleşme içerisinde cemaatler de modern örgütlenme araçlarını kullanmayı öğrendi.

Matbaa, yayınevi, dernek, vakıf, öğrenci yurdu, okul, ticaret ağı ve uluslararası bağlantılar eski tekkenin dünyasında bulunmayan ölçekte imkânlar sağladı.

12 Eylül 1980 sonrasında ise bu süreç yeni bir safhaya ulaştı.

Dinî yapıların bir bölümü toplumsal, ekonomik ve eğitim alanındaki etkinliklerini genişletirken devlet kurumlarına mensup yerleştirme meselesi de Türkiye’nin geleceğini belirleyecek kadar ciddi bir tehlikeye dönüşmeye başladı.

Fethullah Gülen yapılanmasının özellikle 1980’lerden itibaren askerî okullar, emniyet, yargı ve diğer kamu kurumlarında sistematik kadrolaşma faaliyetlerini artırdığına ilişkin akademik çalışmalar bulunmaktadır.

Burada Türkiye’nin yalnız bir iktidarın veya yalnız bir siyasî partinin hatâsından söz etmesi yeterli değildir.

Bu yapı onlarca yıl içerisinde, farklı siyasî dönemlerden geçerek büyüdü.

Devletin çeşitli kurumlarında yer buldu, eğitim ve ekonomik ağını genişletti, toplumun bir kesiminde “hizmet hareketi” görüntüsü altında meşruiyet kazandı ve değişik dönemlerde siyasî aktörlerle ilişkiler kurdu.

Daha sonraki yıllarda sağlanan siyasî ve bürokratik imkânların yapılanmayı olağanüstü ölçüde güçlendirdiği gerçeği de saklanmamalıdır.

Devleti gerçekten savunmak, hangi dönemde kim hata yaptıysa onu tarihten silmeye çalışmak değil, aynı hatânın bir daha yapılmaması için açıkça ortaya koymaktır.

Akademik çalışmalar da örgütün gücünün stratejik kamu kurumlarındaki kadrolaşmadan geldiğini ve bu sürecin uzun yıllara yayıldığını vurgulamaktadır.

Ve nihayet 15 Temmuz 2016 gecesi Türkiye, yaklaşık bir asır önce Atatürk’ün neden “Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, mensuplar memleketi olamaz” dediğini yeniden ve çok ağır bir bedelle hatırladı.

Devletin ordusundaki subay, bağlılığını devletinden önce bir dinî öndere veriyorsa mesele artık ibadet değildir.

Hâkim kararını hukuktan önce örgüt hiyerarşisine göre veriyorsa mesele inanç değildir.

Polis emir-komuta zincirinin dışında başka bir yapıya bağlıysa mesele cemaat özgürlüğü değildir.

Devlet memurunun yükselmesini liyakat değil mensubiyet belirliyorsa mesele din hürriyeti değildir.

Bunların adı devlet içinde başka bir devlet kurmaktır.

15 Temmuz darbe teşebbüsü tam da bu nedenle yalnız bir darbe girişimi olarak değil, müridlik ilişkisinin devlet kurumlarına taşınmasının nereye varabileceğinin Cumhuriyet tarihindeki en ağır örneklerinden biri olarak okunmalıdır.

FETÖ/PDY’nin kamu kurumlarında oluşturduğu yapılanma ve 15 Temmuz’a uzanan süreç üzerine yapılan çalışmalar, örgütün özellikle TSK, emniyet ve yargı gibi stratejik alanlarda uzun süreli kadrolaşmasını bu teşebbüsün temel unsurlarından biri olarak değerlendirmektedir.

İşte burada Atatürk’ün iki sözü yaklaşık yüz yıl sonra birbirini tamamlıyor.

“Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, mensuplar memleketi olamaz.”

Ve:
“En hakikî mürşit ilimdir, fendir.”

Çünkü Cumhuriyet’in istediği insan mürid değil, yurttaştır.

Kendi aklıyla düşünen, soran, araştıran, vicdanıyla karar veren, devlet görevine girdiğinde yalnız Anayasa’ya, kanuna ve milletine karşı mesuliyet taşıyan hür yurttaş…

15 Temmuz’un bize yeniden hatırlattığı Cumhuriyet ilkesi budur.

Fakat buradan çıkarılacak ders yeniden 1920’lerin yasakçılığına dönmek de değildir.

Çünkü yüz yıllık tarih bize başka bir şeyi daha öğretmiştir.
İrfân ile örgüt aynı şey değildir.

Bugün Mevlevî Semâ Âyini insanlığın kültürel mîrâsı olarak görülüyor.

Alevî-Bektaşî Semahı da yaşayan kültürel mîrâs olarak tanınıyor.

Bir zamanlar kapatılan tekkelerin ürettiği mûsikîyi, şiiri, hat sanatını, mutfak kültürünü ve meşk geleneğini bugün korumaya çalışıyoruz.

Bir zamanlar bazı devlet belgelerinde “suçüstü” diliyle kaydedilen saz ve semah bugün kültürel hafızamızın parçası olarak değerlendiriliyor.

Nereden nereye…

Bu değişim Cumhuriyet’in yenilgisi değildir.
Tam tersine, Cumhuriyet’in gelişebilme kabiliyetidir.

Devlet yanlış uygulamasını düzeltebiliyorsa, geçmişte yeterince ayıramadığı şeyleri bugün ayırabiliyorsa, bundan devlet küçülmez; büyür.

Şimdi yapılması gereken, yüz yılın iki büyük hatâsını da tekrar etmemektir.

Bir taraftan inanç ve irfânı güvenlik tehdidi gibi görmeyeceğiz; öte taraftan dinî örgütlenmeye devlet içerisinde dokunulmaz alan açmayacağız.

Bir Alevî dedesinin cem yürütmesiyle bir örgüt liderinin kamu kurumlarında gizli hiyerarşi kurmasını aynı şey saymayacağız.

Mevlevî semâsıyla müridinin iradesini teslim alan siyasî şeyhlik düzenini birbirine karıştırmayacağız.

Âhîliğin usta-çırak terbiyesini yaşatırken kamu görevinde liyakatin yerine mensubiyet koymayacağız.

Devlet hiçbir tarikata düşman olmamalıdır; fakat hiçbir tarikatın devleti de olmamalıdır.

Devlet vatandaşın neye inanacağını belirlememelidir; fakat devlet memurunun kime itaat edeceği konusunda en küçük bir tereddüt bulunmamalıdır.

İnsan şeyhine hürmet edebilir, dedesine bağlanabilir, mürşidinden mânevî eğitim alabilir; fakat devlet görevlisi olduğu anda üzerinde yalnız hukukun, milletin ve devletin meşru hiyerarşisinin emri bulunmalıdır.

İşte Kültürel Mîrâs Seferberliği açısından Anadolu İrfânına bakışımız da burada berraklaşmaktadır.

Biz 1925 öncesinin tarikat düzenini geri getirmeyi teklif etmiyoruz.

Tekkeyi devlet içerisinde yeniden siyasî güç merkezi hâline getirmeyi hiç istemiyoruz.

Biz o dünyanın içinden doğmuş irfânı, mûsikîyi, sözü, edebi, erkânı, zanaatı, dayanışmayı, usta-çırak terbiyesini ve insan yetiştirme geleneğini ihyâ etmek istiyoruz.

Mevlevî’nin neyini yaşatacağız; mürid ordusunu değil.

Alevî-Bektaşî’nin sazını, nefesini, cemini ve semahını yaşatacağız; siyasî imtiyazı değil.

Âhî’nin meslek ahlâkını ve usta-çırak bağını yaşatacağız; sorgusuz itaati değil.

Yunus’un sözünü yaşatacağız; Yunus’u herhangi bir grubun mülkü hâline getirmeyeceğiz.

Çünkü Anadolu İrfânı bir cemaatin tapulu malı değildir.

Milletin müşterek mîrâsıdır.

Ve Cumhuriyet bu mîrâsın düşmanı değil, hâmisi olmalıdır.

Atatürk’ün yüz yıl önce söylediği sözü de bugünün bilgisiyle böyle okumalıyız.

Cumhuriyet şeyhler, dervişler ve müritler tarafından yönetilen bir ülke olmayacaktır; çünkü Cumhuriyet’te egemenlik milletindir.

Bununla birlikte milletin Yunus’unu, Mevlânâ’sını, Hacı Bektaş-ı Velî’sini, Âhî Evran’ını, sazını, neyini, nefesini, semâsını ve semahını silmek Cumhuriyet’in görevi değildir.

Bunları siyasî ve örgütsel tahakkümden ayırarak gelecek kuşaklara taşımak, bugün Cumhuriyet’in kültürel mesuliyetidir.

Yüz yıllık tecrübenin sonunda varmamız gereken yer ne 1925 öncesine dönmek ne de 15 Temmuz’a giden ihmalleri tekrar etmektir.

Yolumuz daha açıktır.

İnanç hürdür.

Vicdan hürdür.

İrfân mîrâstır.

Devlet tektir.

Egemenlik milletindir.

Devlet görevinde ölçü liyâkattir.

Mürşidimiz ise akıl, ilim ve fendir.

Saz ile silahı ayıracağız.

İrfân ile taassubu ayıracağız.

Mîrâs ile örgütü ayıracağız.

Hürmet ile itaati ayıracağız.

İnanç ile iktidarı ayıracağız.

Fakat devleti milletten, milleti de bin yıllık kültürel hâfızasından ayırmayacağız.

Çünkü mesele Cumhuriyet ile Anadolu İrfânı arasında tercih yapmak değildir.

Mesele, Anadolu’nun irfânını Cumhuriyet’in aklıyla; Cumhuriyet’in devlet nizamını Anadolu’nun insanlık birikimiyle buluşturabilmektir.

İşte yüz yılın sonunda varmamız gereken yer budur.

Tekkeyi değil irfânı ihyâ edeceğiz; tarikatı değil mîrâsı yaşatacağız; mürid değil hür yurttaş yetiştireceğiz ve Cumhuriyet’i hiçbir kişinin, şeyhin, cemaatin veya örgütün değil, yalnız milletin devleti olarak koruyacağız…

Kültürel Miras Seferberliği

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir