DEVLET BABA…
Bizim dilimizde çok eski ve güçlü bir söz vardır; “Devlet Baba.”
Devleti baba olarak görür, ondan bizi korumasını, doyurmasını, iş vermesini, yol yapmasını, adâlet dağıtmasını bekleriz.
Fakat bu benzetmenin içinde farkına varmadan kabul ettiğimiz tehlikeli bir taraf da vardır.
Baba evin büyüğüdür; buyurur, yasaklar, gerektiğinde cezalandırır ve çocuklarının iyiliğini onlardan daha iyi bildiğini düşünür.
Devlet de kendisini böyle görmeye başladığında hizmet eden olmaktan çıkar, hükmeden bir güce dönüşür.
Hele o baba despotlaşırsa artık evlâdına “Sen ne istiyorsun?” diye sormaz; “Senin için neyin iyi olduğunu ben bilirim.” der.
Nerede yaşayacağına, nasıl yaşayacağına, ne üreteceğine, ne öğreneceğine, hattâ zaman zaman ne düşüneceğine kadar karar vermeye kalkar.
İtiraz edeni nankör evlât, eleştireni düşman, farklı düşüneni tehlike olarak görmeye başlar.
Oysa devlet baba değildir.
Devlet, milletin evlâdıdır.
Çünkü devleti doğuran millettir.
Onu kuran, vergisiyle besleyen, memurunun maaşını ödeyen, ordusuna evlâdını gönderen, okulunu, hastanesini, yolunu, köprüsünü var eden millettir.
Devletin sahip olduğu hiçbir şey gökten inmemiştir.
Hazinesindeki para milletindir, makamları milletindir, kamu binaları milletindir, toprağı milletindir; o makamlarda oturanlara verilen yetki de millet tarafından belirli bir süre ve belirli şartlarla emânet edilmiştir.
Öyleyse devletin vazifesi milletine babalık taslamak değil, kendisini dünyaya getiren millete hayırlı bir evlât olmak olmalıdır.
Hayırlı evlât atasının evini başına yıkmaz; onu korur.
Toprağını hoyratça satmaz; işler, bereketlendirir ve gelecek nesillere bırakır.
Anasının suyunu kirletmez, deresini betonun altına gömmez, ormanını talan etmez.
Babasından kalan tarihî evi “eskimiş” diyerek yıkıp yerine beton dikmez; onu onarır, yaşatır ve kendisinden sonra gelecek çocuklara emânet eder.
Hayırlı devlet de böyledir.
Köylüsüne “Köyünü bırak, şehre gel.” demez; köyünde insanca yaşayabileceği şartları kurar.
Çiftçisini yalnızca üretirken hatırlamaz; toprağını ekip biçebilmesini güvence altına alır.
Esnafını dev sermayelerin karşısında yalnız bırakmaz.
Ustasının elindeki bilgiyi ölmeden kayda geçirir, çırağını yetiştirir.
Çocuğuna yalnızca diploma vermez; ona dilini, kültürünü, tarihini, sanatını ve yaşadığı toprağın bilgisini öğretir.
Hayırlı devlet vatandaşının hayatına mümkün olduğunca az hükmeder, fakat vatandaş dara düştüğünde mümkün olduğunca güçlü biçimde yanında durur.
İnsanların nasıl yaşayacağını belirlemek yerine, birbirlerinin hakkını çiğnemeden özgürce yaşayabilecekleri düzeni kurar.
Kanunu korkutmak için değil hakkı korumak için, polisi sindirmek için değil güvenliği sağlamak için, vergiyi saltanatını büyütmek için değil ortak ihtiyaçları karşılamak için kullanır.
Çünkü devletin büyüklüğü saraylarının büyüklüğüyle, makam araçlarının sayısıyla, bürokrasisinin ihtişamıyla ölçülmez.
Devletin büyüklüğü, vatandaşının devlete ne kadar az muhtaç bırakıldığı ve ihtiyaç duyduğunda ona ne kadar kolay ulaşabildiğiyle ölçülür.
Bir devlet düşünün ki köylü kendi köyünde üretebiliyor, genç kendi memleketinde gelecek kurabiliyor, yaşlı korkmadan yaşayabiliyor, sanatçı özgürce üretebiliyor, çocuk nitelikli eğitim alabiliyor, hasta parasını düşünmeden tedavi olabiliyor, vatandaş mahkeme kapısına vardığında karşısındaki kim olursa olsun adâletin işleyeceğinden emin olabiliyor.
İşte güçlü devlet budur.
Çünkü güçlü devlet, karşısında zayıf insanlar isteyen devlet değildir.
Güçlü devlet, güçlü insanlar yetiştiren devlettir.
Bunun için devletin küçülmesi gereken yerde küçülmesi, büyümesi gereken yerde büyümesi gerekir.
Vatandaşın sofrasında, fikrinde, hayat tarzında ve özel hayatında küçülmeli; adâlette, eğitimde, sağlıkta, afetlerde, çevrenin korunmasında ve güçsüzün hakkını güçlüye karşı savunmakta büyümelidir.
Belki de artık “Devlet Baba” sözünü yeniden düşünmenin zamânıdır.
Millet çocuk değildir ki başında sürekli bir baba bulunsun.
Millet, devletin efendisidir.
Cumhuriyet fikrinin özü de burada yatar. Makam sahibi olanlar sahip değil, emânetçidir; vatandaş tebaa değil, devletin gerçek sahibidir.
Devlet de bu büyük milletin kendi elleriyle büyüttüğü müşterek evlâdıdır.
İyi yetişirse atasının toprağını korur, anasının suyuna sahip çıkar, kardeşleri arasında ayrım yapmaz, aileden topladığını kendi saltanatına harcamaz, yaşlananlarına bakar, çocuklarını yetiştirir ve kendisine bırakılan mîrâsı çoğaltarak gelecek nesillere teslim eder.
Kötü yetişirse kendisini evin sahibi sanmaya başlar.
İşte mesele tam da burada düğümleniyor.
Biz devletten şefkatli bir despot olmasını değil, adâletli ve hayırlı bir evlât olmasını istemeliyiz.
Çünkü millet devlet için değil, devlet millet için vardır…
KÜLTÜREL MİRAS SEFERBERLİĞİ
09.09.2026

