İZLETİLERKÜLTÜREL MİRAS SEFERBERLİĞİ

TÜRKÇE VE KÜLTÜREL MÎRÂS SEFERBERLİĞİ…

TÜRKÇE VE KÜLTÜREL MÎRÂS SEFERBERLİĞİ…

DİLİ KORUMAK, EKİNİ KORUMAKTIR

Bir milletin kültürel mîrâsı önce dilinde doğar.

İnsan dünyaya gözlerini açtığında önce annesinin sesini duyar.

Ninnisini, adını, yakınlarını, toprağını, suyunu, dağı, taşı, hayvanları ve tabiatı o sesin içinden öğrenir.

Dil, insanın yalnızca konuşmasını sağlamaz.

İnsanın dünyayı nasıl gördüğünü, nasıl düşündüğünü, nasıl hissettiğini ve kendisini hangi kültüre ait bildiğini de belirler.

Bu sebeple dil, Somut Olmayan Kültürel Mîrâsın en temel taşıyıcısıdır.

Sözlü anlatımlar, destanlar, masallar, efsaneler, türküler, ağıtlar, ninniler, bilmeceler, atasözleri, deyimler, dualar, alkışlar, kargışlar, tekerlemeler, törenler, gelenekler ve meslek bilgileri dil sayesinde doğar; dil sayesinde yaşar ve dil sayesinde kuşaktan kuşağa aktarılır.

Dil kaybolduğunda yalnızca kelimeler kaybolmaz.

O kelimelerin taşıdığı hayat da kaybolur.

Bir ekmeğin adı unutulduğunda, o ekmeğin tarifi de unutulur.

Bir tarım âletinin adı unutulduğunda, onunla birlikte bir üretim biçimi de ortadan kalkar.

Bir düğün geleneğinin sözleri unutulduğunda, törenin mânâsı eksilir.

Bir türkünün yöresel söyleyişi kaybolduğunda, yalnızca sesler değil; o türküyü doğuran coğrafyanın duygusu da silinir.

Bir yer adı değiştirildiğinde, o yerin binlerce yıllık hâfızası görünmez hâle gelir.

Bu sebeple Türkiye’de başlatılması gereken Türkçe Seferberliği, yalnızca yabancı kelimelere karşı yürütülecek bir dil mücadelesi değildir.

Bu seferberlik; Türkçenin bütün ağızlarını, yerel kelimelerini, sözlü anlatılarını ve bu kelimelerle birlikte yaşayan kültür dünyasını koruyacak büyük bir Kültürel Mîrâs Seferberliği olmalıdır.

KÜLTÜR, EKİNDİR…

Kültür kelimesinin kökünde ekip biçmek vardır.

Toprak hazırlanır.

Tohum ekilir.

Su verilir.

Filiz büyür.

Başak olgunlaşır.

Ekin biçilir.

Harmanda birleşir.

Kültür de böyle doğar.

Toprak insandır.

Tohum, kültürel mîrâstır.

Dil, tohumu taşıyan ve yeşerten sudur.

Yerel kültürler ekindir.

Millî kültür ise farklı bölgelerden gelen ekinlerin müşterek harmanıdır.

Harmanı büyütmek için ekini yok edemeyiz.

Yerel kültürü ortadan kaldırarak millî kültür kurulamaz.

Çünkü millî kültür, yerel kültürlerin tek biçime sokulması değil; onların kendi renkleriyle, sesleriyle ve özellikleriyle bir araya gelmesidir.

Ege’nin zeybekliği, Karadeniz’in horonu, Trakya’nın karşılaması, İç Anadolu’nun bozlağı, Doğu Anadolu’nun barı, Torosların Yörük kültürü, Rumeli’nin türküleri, köylerin düğünleri, şehirlerin esnaf gelenekleri aynı olmak zorunda değildir.

Onları birleştiren şey birbirlerine benzemeleri değil; aynı büyük kültür harmanına kendi ekinleriyle katılmalarıdır.

Her yörenin sözü, sesi, tavrı ve anlatma biçimi korunmalıdır.

Çünkü Türkiye’nin Türkçesi, yalnızca tek bir şehirde konuşulan ölçünlü dilden ibaret değildir.

Türkçe; Anadolu’nun, Rumeli’nin, Kafkasların, Balkanların, Akdeniz’in, Ege’nin, Karadeniz’in ve bütün Türk Dünyasının yüzyıllar boyunca işlediği büyük bir dil ırmağıdır.

Bu ırmağın her kolu değerlidir.

YEREL AĞIZLAR YANLIŞ TÜRKÇE DEĞİLDİR

Yerel ağızlar, düzeltilmesi gereken konuşma kusurları değildir.

Onlar Türkçenin yaşayan hâfızasıdır.

Bugün bir köyde kullanılan eski bir kelime, yüzyıllar önce yazılmış bir metnin kapısını açabilir.

Bir ninenin söylediği söz, Türkçenin unutulduğu sanılan bir döneminden bugüne ulaşmış olabilir.

Bir çobanın hayvanlara verdiği adlarda tabiat bilgisi vardır.

Bir çiftçinin toprağı anlatırken kullandığı kelimelerde iklim, mevsim ve üretim bilgisi saklıdır.

Bir ebenin doğumla ilgili sözlerinde kadim sağlık bilgileri bulunur.

Bir ustanın meslek terimlerinde yüzyılların tecrübesi yaşar.

Bir denizcinin rüzgârlara verdiği adlar, yalnızca hava durumunu değil; denizle kurulmuş hayat ilişkisini de anlatır.

Bu kelimeler sözlüklerde bulunmadığı için değersiz değildir.

Tam aksine, henüz sözlüklere girmemiş olmaları onları daha büyük bir dikkatle korumamızı gerektirir.

Çocuklara ortak yazı dili öğretilmelidir; fakat evlerinde, köylerinde ve yörelerinde duydukları dil küçümsenmemelidir.

Bir çocuğa ailesinin konuştuğu dilin “bozuk” olduğu söylendiğinde, yalnızca telaffuzu düzeltilmez; çocuğun ailesiyle, köyüyle ve geçmişiyle kurduğu bağ da yaralanır.

Ölçünlü Türkçe hepimizin müşterek anlaşma dilidir.

Yerel ağızlar ise Türkçenin kökleri, dalları, çiçekleri ve meyveleridir.

Biri diğerinin düşmanı değildir.

Müşterek dil bizi birleştirir; yerel söyleyişler bizi zenginleştirir.

HER KELİME BİR KÜLTÜR KAPISIDIR

Kelimeler yalnızca nesnelere verilmiş adlar değildir.

Her kelime, insan ile hayat arasında kurulmuş bir ilişkidir.

“İmece” yalnızca birlikte çalışmak değildir; müşterek mesuliyetin adıdır.

“Askı” yalnızca bir ekmek bırakmak değildir; ihtiyaç sahibini incitmeden paylaşmanın yoludur.

“Yarenlik” yalnızca sohbet değildir; ahlâkın, edebin, musikînin ve dayanışmanın yaşatıldığı bir cemiyet düzenidir.

“Âhîlik” yalnızca esnaflık değildir; üretimin ahlâkla birleşmesidir.

“Toy”, “şölen”, “kurultay”, “oba”, “ocak”, “yayla”, “kışlak”, “harman”, “bereket”, “helâlleşmek” ve “gönül almak” gibi kelimeler, tek bir yabancı kelimeyle karşılanamayacak kadar geniş bir hayat anlayışı taşır.

Bir millet kelimelerini kaybettiğinde, o kelimelerin temsil ettiği davranışları da zamanla kaybetmeye başlar.

İmece kelimesi unutulursa imece kültürü zayıflar.

Âhîlik yalnızca tarih kitaplarında kalırsa iş ahlâkı da hayattan çekilir.

Harman yalnızca tarım terimi sayılırsa birlikte üretmenin ve paylaşmanın mânâsı eksilir.

Bu yüzden Türkçe Seferberliği, kelimeleri sözlüklerde saklama işi değildir.

Kelimelerin taşıdığı kültürü yeniden hayata geçirme hareketidir.

TÜRKÇENİN BÜTÜN HÂFIZASI KAYDA ALINMALIDIR

Türkiye’nin bütün köy, mahalle, ilçe ve şehirlerinde büyük bir sözlü kültür derlemesi başlatılmalıdır.

Her yerleşim yerinde yaşayan en yaşlı kuşakların hâfızası, vakit kaybetmeden kayda alınmalıdır.

Yerel kelimeler, deyimler, atasözleri, bilmeceler, masallar, efsaneler, türküler, ağıtlar, ninniler, çocuk oyunları, düğün sözleri, bayramlaşma biçimleri, meslek terimleri, mutfak adları, yer adları ve tabiat bilgileri derlenmelidir.

Ancak insanlara yalnızca “Bildiğiniz eski kelimeler nelerdir?” diye sormak yeterli değildir.

İnsan, hayatın içinden çekilmiş bir kelimeyi tek başına hatırlamayabilir.

Bu sebeple kültürel mîrâs unsurları kendi yaşama ortamları içinde araştırılmalıdır.

Tarlaya çiftçiyle gidilmeli…

Dağa çobanla çıkılmalı…

Tezgâhın başında ustayla oturulmalı…

Hamur, o ekmeği yıllardır yapan ellerle birlikte yoğrulmalı…

Türkü, onu hangi hâdisenin doğurduğunu bilen insanlardan dinlenmeli…

Düğün, cenaze, yağmur duası, hasat, yayla göçü ve bayram gelenekleri kendi bağlamı içinde anlaşılmalıdır.

Çünkü kültürel mîrâs yalnızca anlatılan bilgi değildir.

Yaşanırken kazanılan ve uygulanırken aktarılan bilgidir.

HER KÖY KENDİ SÖZLÜĞÜNÜ HAZIRLAMALIDIR

Türkçe ve Kültürel Mîrâs Seferberliği’nin ilk büyük adımlarından biri Köy Sözlükleri olmalıdır.

Her köy kendi sözlüğünü hazırlamalıdır.

Bu sözlükte yalnızca kelimeler ve karşılıkları değil; kelimelerin kimler tarafından, hangi işlerde, hangi zamanlarda ve hangi mânâlarda kullanıldığı da anlatılmalıdır.

Kelimenin sesi kaydedilmelidir.

Mümkünse kelimeyi kullanan insanın görüntüsü alınmalıdır.

Kelimenin bağlı olduğu eşya, meslek, yemek, gelenek veya tabiat unsuru fotoğraflanmalıdır.

Bir kelime bir yemekle ilgiliyse tarifi de kaydedilmelidir.

Bir meslekle ilgiliyse ustası ve yapım aşamaları gösterilmelidir.

Bir türküyle ilgiliyse hikâyesi ve yöresel icrâsı belgelenmelidir.

Bir yer adıysa o yerin tarihî ve kültürel mânâsı araştırılmalıdır.

Böylece sözlük, yalnızca kelimeleri açıklayan bir kitap değil; köyün yaşayan kültürel mîrâs atlası hâline gelmelidir.

Köy sözlükleri birleşerek ilçe sözlüklerini…

İlçe sözlükleri şehir sözlüklerini…

Şehir sözlükleri Türkiye’nin büyük Türkçe ve Kültürel Mîrâs Atlasını meydana getirmelidir.

ÇOCUKLAR HÂFIZANIN MİRASÇISI OLMALIDIR

Bu seferberliğin merkezinde çocuklar bulunmalıdır.

Her çocuk ailesinin ve yaşadığı yerin kültürel mîrâs araştırmacısı olmalıdır.

Çocuklardan büyüklerine şu soruları sormaları istenmelidir.

Bizim köyümüzde eskiden hangi kelimeler kullanılırdı?

Bu yerin eski adı neydi?

Hangi oyunlar oynanırdı?

Hangi türküler söylenirdi?

Düğünler nasıl yapılırdı?

Hangi yemekler pişirilirdi?

Hangi zanaatlar vardı?

Yağmur, rüzgâr, toprak ve mevsimler nasıl adlandırılırdı?

Böylece çocuk yalnızca ödev yapmış olmaz.

Ninesiyle, dedesiyle, köyüyle ve geçmişiyle yeniden konuşmaya başlar.

Yaşlı insan kendisini artık işe yaramaz görmez; hâfızanın taşıyıcısı olduğunu fark eder.

Çocuk da kültürel mîrâsın seyircisi değil, mirasçısı ve gelecekteki aktarıcısı olur.

Okullarda yerel masal anlatma, türkü derleme, sözlük hazırlama, yer adı araştırma ve yaşayan ustaları tanıma çalışmaları yapılmalıdır.

Her okul kendi çevresinin Kültürel Mîrâs Defterini oluşturmalıdır.

TÜRKÇE BİLİMİN VE ÜRETİMİN DİLİ OLMALIDIR

Bir millet kendi diliyle bilim yapamıyorsa, düşüncede tam bağımsız değildir.

Üniversitelerde hazırlanan tezler, araştırmalar ve bilimsel yayınlar öncelikle güçlü ve anlaşılır bir Türkçeyle yazılmalıdır.

Dünyaya sunulması gereken çalışmalar daha sonra başka dillere çevrilmelidir.

Her bilim ve meslek alanında Türkçe terimler geliştirilmelidir.

Fakat yeni kelimeler masa başında ve halka rağmen üretilmemelidir.

Türkçenin tarihî birikiminden, yerel ağızlarından, meslek dillerinden ve yaşayan anlatım gücünden yararlanılmalıdır.

Belki bugün yabancı bir kelimeyle anlatmaya çalıştığımız kavramın Türkçe karşılığı, bir Anadolu köyünde çoktan yaşamaktadır.

Üniversiteler yalnızca yabancı kaynaklara yönelmemeli; halkın taşıdığı bilgiyi de araştırmalıdır.

Çiftçinin toprak bilgisi…

Çobanın hayvan ve tabiat bilgisi…

Ustanın malzeme bilgisi…

Ebenin doğum hâfızası…

Aşçının ölçüsüz fakat şaşmaz tarifi…

Yörüğün göç yolları…

Balıkçının su ve rüzgâr bilgisi…

Bunların her biri kültürel mîrâstır ve kendi kavramlarıyla kayda geçirilmelidir.

Bilim, halkın bilgisini küçümsememeli; onu incelemeli, doğrulamalı, geliştirmeli ve yeniden toplumun hizmetine sunmalıdır.

YABANCI DİL ÖĞRENMEK, TÜRKÇEDEN VAZGEÇMEK DEĞİLDİR

Türkçe Seferberliği dünyaya kapanma hareketi değildir.

Çocuklarımız başka dilleri öğrenmelidir.

Dünyanın bilimini, sanatını ve düşüncesini takip etmelidir.

Fakat başka dilleri öğrenirken kendi dilinde düşünme, anlama ve anlatma yeteneğini kaybetmemelidir.

Sorun yabancı dil bilmek değildir.

Sorun, kendi dilinde bilim yapamamak, sanat üretememek ve gelecek tasarlayamamaktır.

Kökü sağlam olan ağaç, dallarını dünyanın her yönüne uzatabilir.

Türkçe güçlendikçe başka dillerle daha sağlıklı ilişkiler kurabiliriz.

Dünyanın eserlerini Türkçeye, Türkçenin büyük eserlerini de dünya dillerine çevirebiliriz.

Her dil insanlığın kültürel mîrâsıdır.

Türkçeyi sevmek başka dillere düşmanlık etmek değil; insanlığın müşterek kültür bahçesine kendi çiçeğimizle katılmaktır.

ŞEHİRLER KENDİ DİLİNİ KAYBETMEMELİDİR

Bir şehrin dili, tabelalarından ibâret değildir.

Mahalle adları, çeşme kitâbeleri, pazar sesleri, esnaf hitapları, sokak lakapları, meydan adları, çocuk oyunları ve günlük konuşmaları o şehrin dil hâfızasını oluşturur.

Şehirleri birbirine benzeyen beton yığınlarına dönüştürdüğümüzde, yalnızca mimarîyi değil; yerel dili de kaybederiz.

Mahalle yok olunca mahalle kültürünün kelimeleri unutulur.

Pazar kaybolunca üretimin ve alışverişin dili değişir.

Usta dükkânını kapatınca mesleğin kelimeleri de susar.

Köy boşalınca toprağın, suyun, hayvanların ve mevsimlerin adları unutulur.

Bu sebeple Türkçeyi korumak için kültürün yaşadığı mekânları da korumak gerekir.

Köyü, mahalleyi, çarşıyı, pazarı, meydanı, kahveyi, atölyeyi, bağı, bahçeyi, yaylayı ve harman yerini yaşatmadan, bu mekânlarda doğmuş kelimeleri yaşatamayız.

Dil, hayatın dışında korunamaz.

TÜRK DİLİ VE KÜLTÜREL MÎRÂS EVLERİ

Her il ve ilçede Türk Dili ve Kültürel Mîrâs Evleri kurulmalıdır.

Bu evler resmî yazışmalar yapan bürolar değil; kültürün yaşadığı buluşma alanları olmalıdır.

Masal anaları çocuklara masal anlatmalı…

Âşıklar ve ozanlar gençlerle buluşmalı…

Meddahlar hikâye söylemeli…

Ustalar mesleklerini öğretmeli…

Yerel kelimeler ve sözlü anlatılar kaydedilmeli…

Gençler yazı, konuşma, hitabet, derleme ve belgeleme eğitimi almalı…

Köy sözlükleri ve kültürel mîrâs atlasları burada hazırlanmalıdır.

Türk Dil Kurumu, üniversiteler, belediyeler, okullar, halk bilimciler, dil bilimciler ve yerel kültür taşıyıcıları arasında müşterek bir çalışma düzeni kurulmalıdır.

Ancak yerel kültür, yalnızca uzmanların incelediği bir malzeme hâline getirilmemelidir.

Kültürel mîrâsın asıl sahibi ve yaşatıcısı halktır.

Uzmanların vazifesi halka ait olanı halkın elinden almak değil; halkla birlikte korumak, belgelemek ve gelecek kuşaklara aktarılmasına yardımcı olmaktır.

DİLİ DONDURMAK DEĞİL, YAŞATMAK…

Yaşayan dil değişir.

Yeni kelimeler alır, yeni anlamlar üretir, başka kültürlerle karşılaşır ve kendisini yeniler.

Türkçeyi korumak onu geçmişin içinde dondurmak değildir.

Mesele değişimi yasaklamak değil; değişimin Türkçenin kendi üretme gücünü ortadan kaldırmasına izin vermemektir.

Türkçe yeni bilimsel kavramlar üretmelidir.

Teknolojinin dili olmalıdır.

Yazılımlarda, dijital oyunlarda, sinemada, yapay zekâda ve geleceğin bütün iletişim araçlarında güçlü biçimde yer almalıdır.

Yerel ağızlar, sözlü anlatılar ve kültürel mîrâs unsurları dijital ortamlarda kayda alınmalı; herkesin ulaşabileceği büyük bir Türkçe Kültürel Hâfıza Ağı kurulmalıdır.

Fakat kayıt altına almak tek başına korumak değildir.

Bir türküyü arşive koymak, onu yaşatmaya yetmez.

O türkü yeniden söylenmelidir.

Bir oyunu görüntülemek yetmez.

Çocuklar o oyunu yeniden oynamalıdır.

Bir mesleğin araçlarını müzeye koymak yetmez.

Usta yeni çıraklar yetiştirmelidir.

Bir kelimeyi sözlüğe yazmak yetmez.

O kelimenin karşılık bulduğu hayat yeniden kurulmalıdır.

CEZADAN ÖNCE ŞUUR, YASAKTAN ÖNCE ÜRETİM

Türkçe korkuyla korunamaz.

Baskıyla sevdirilemez.

İnsanları kullandıkları kelimeler sebebiyle suçlamak, cezalandırmak ve susturmak Türkçeyi güçlendirmez.

Türkçeyi güçlendirecek olan; daha iyi eğitim, daha çok kitap, daha nitelikli yayın, güçlü tercüme çalışmaları, yaşayan kültür ortamları ve toplumun katılımıdır.

Kamu kurumları, eğitim kuruluşları ve yayın organları açık, doğru ve anlaşılır Türkçe kullanmalıdır.

Türkçe iş yeri ve ürün adları teşvik edilmelidir.

Şehirlerin tarihî yer adları korunmalıdır.

Radyo ve televizyonlarda yerel anlatılara, ağızlara, türkülere, halk hikâyelerine ve geleneksel sanatlara daha geniş yer verilmelidir.

Ancak bu seferberliğin ruhu ceza değil, şuur olmalıdır.

Yasak değil, üretim olmalıdır.

Tek tipleştirme değil, müşterek dil içinde kültürel çeşitliliği yaşatma iradesi olmalıdır.

EKİNDEN HARMANA…

Türkiye’nin kültürel zenginliği, bütün yörelerin aynı biçimde konuşmasından ve yaşamasından doğmaz.

Tam tersine, her yörenin kendi rengini, sesini, sözünü ve geleneğini koruyarak müşterek bir geleceğe katılmasından doğar.

Yerel kültür ekindir.

Millî kültür harmandır.

Medeniyet ise o harmandan insanlığa sunulan berekettir.

Ekin olmazsa harman olmaz.

Köylerin, kasabaların ve şehirlerin yerel kültürlerini yok ederek millî kültürü büyütemeyiz.

Yerel ağızları susturarak Türkçeyi zenginleştiremeyiz.

Yaşayan kültürü müzelere kapatarak kültürel mîrâsı koruyamayız.

Türkçe Seferberliği, her yörenin kendi sözünü Türkçenin büyük söz varlığına katma seferberliği olmalıdır.

Her köy bir ekin alanıdır.

Her yerel kelime bir tohumdur.

Her yaşayan insan hazinesi bir hâfıza taşıyıcısıdır.

Her çocuk geleceğin kültür aktarıcısıdır.

Her okul bir derleme merkezi…

Her ilçe bir kültürel mîrâs alanı…

Her şehir büyük harmanın bir parçası olmalıdır.

DİL GİDERSE, HAYATIN MÂNÂSI DA GİDER

Dil giderse yalnızca kelimeler kaybolmaz.

Ninniler susar.

Türküler hikâyesiz kalır.

Masallar anlatıcısını kaybeder.

Yer adları mânâsını yitirir.

Ustaların bilgisi çıraklara ulaşamaz.

İnsanlar atalarının ne söylediğini anlayamaz hâle gelir.

Kuşaklar arasındaki gönül köprüsü yıkılır.

Fakat bir millet dilini yaşatırsa yalnızca geçmişini korumaz.

Bilimini kurar.

Sanatını geliştirir.

Üretimini mânâlandırır.

Kültürünü geleceğe taşır.

Dünyaya kendi sözüyle katılır.

Bu sebeple Türkiye’de başlatılacak Türkçe Seferberliği yalnızca bir dil seferberliği değildir.

Bu, köyden şehre, çocuktan yaşlıya, topraktan sanata, ustadan çırağa ve geçmişten geleceğe uzanan büyük bir Kültürel Mîrâs Seferberliğidir.

Her çocuk bir kelime öğrensin.

Her aile bir hikâye anlatsın.

Her köy kendi sözlüğünü hazırlasın.

Her ilçe yaşayan kültürel mîrâsını belirlesin.

Her şehir kendi dil ve kültür atlasını oluştursun.

Her usta bir çırak yetiştirsin.

Her sanatçı Türkçenin sesini çoğaltsın.

Her bilim insanı Türkçeye yeni bir kavram kazandırsın.

Ve herkes kendisine şu soruyu sorsun.

Ben kendi dilimden, yöremden ve kültürel mîrâsımdan geleceğe ne taşıyorum?

Çünkü dil, kültürel mîrâsın yalnızca bir unsuru değildir.

Dil; masalı masal, türküyü türkü, töreni tören, bilgiyi bilgi ve insanı kendi kültürünün mensubu yapan müşterek hâfızadır.

Türkçeyi korumak, yalnızca kelimeleri korumak değildir.

Türkçeyi korumak; ekini, toprağı, insanı ve o insanın binlerce yılda kurduğu mânâ dünyasını korumaktır.

Şimdi dili hayattan, kültürü insandan ve mîrâsı yaşadığı topraktan ayırmadan büyük bir seferberlik başlatmanın zamanıdır.

TÜRKÇE VE KÜLTÜREL MÎRÂS SEFERBERLİĞİ…

Ekin yerinde yaşasın…

Her yöre kendi sesiyle konuşsun…

Bütün sesler Türkçenin büyük harmanında buluşsun…

Ve Türkçe, geçmişimizin hâfızasından geleceğimizin kurucu diline dönüşsün diye;
Kültürel Miras Seferberliği *

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir