ENERJİ SAVAŞI VE PARA,KÜRESEL DÜZENİN KARANLIK YÜZÜ
TÜRKİYE’NİN STRATEJİK ÖNEMİ
An olarak dünyanın içine sürüklendiği tabloyu anlamaya çalışırken en büyük güçlük, olayların artık tek tek değil, birbirini tetikleyen dalgalar halinde ilerlemesidir. Bir yerde başlayan bir kriz artık sadece başladığı coğrafyanın krizi olmuyor; enerji hatlarını, deniz yollarını, finans piyasalarını, devletlerin güvenlik reflekslerini, toplumların psikolojisini ve en sonunda da ülkelerin kendi iç siyasetini içine alan büyük bir sarsıntıya dönüşüyor. Bu yüzden bugün İran merkezli görünen gelişmelere yalnızca İran meselesi olarak bakmak, olup biteni anlamamaktır. Karşımızda çok daha büyük bir jeopolitik kırılma var. Bu kırılmanın merkezinde yalnızca savaş yok; aynı zamanda devlet aklının zayıflaması, güç merkezlerinin dağılması, finans çevrelerinin hesapları, askeri planlamanın taşkınlaşması, uluslararası hukukta meşruiyetin aşınması ve bölge ülkelerinin yeni bir saflaşmaya zorlanması var. Bu yeni dönemde en tehlikeli şey, olayların gürültüsü içinde özün kaçırılmasıdır. O öz şudur: Dünya artık daha irrasyonel, daha hoyrat, daha öngörülemez ve daha acımasız bir döneme girmiştir.
Bu dönemin en çarpıcı tarafı, büyük güçlerin davranışlarında görülen ciddiyet kaybıdır. Bir zamanlar savaş ve barış kararları, ne kadar tartışmalı olursa olsun, en azından bir stratejik aklın, bir devlet terbiyesinin, bir diplomatik ağırlığın süzgecinden geçerek alınırdı. Bugün ise kamuoyuna yansıyan görüntü başka bir şey söylüyor. Karar vericiler bir tiyatro sahnesindeymiş gibi hareket ediyor, ama oynanan oyun gerçek değil; kanlı, yıkıcı ve uzun vadede bütün insanlığı etkileyecek sonuçlar doğuran bir jeopolitik kumardır. Çelişkili açıklamalar, birkaç gün arayla birbirini boşa düşüren beyanlar, bir yandan ateşkesten söz ederken öte yandan daha ağır bombardıman vaatleri, savaşın süresi hakkında bile netlik veremeyen bir siyasi dil, bütün bunlar tesadüf değildir. Bunlar, merkezî aklın zayıfladığını, iktidarın gösteriyle yer değiştirdiğini, stratejinin yerini içgüdüsel tepkinin aldığını gösteriyor. Bu tablo yalnızca belli isimlerin kişiliğiyle açıklanamaz; daha derinde, mevcut Batı güç sisteminin karar mekanizmalarında oluşan bir aşınmanın işaretidir.
İran üzerinden büyüyen kriz, işte böyle bir küresel düzensizlik ortamında derinleşiyor. Burada mesele yalnızca iki veya üç aktörün çatışması değildir. Mesele, savaşın maliyetinin savaşanlardan çok savaşmayanlara yüklenmesi ve bunun bilinçli bir stratejiye dönüşmesidir. Hürmüz çevresinde ve daha geniş anlamda enerji trafiğinin aksaması, petrolün arz zincirinin bozulması, gemilerin beklemesi, sigorta maliyetlerinin yükselmesi, sevkiyatın gecikmesi, akaryakıt ve LNG tedarikinde yaşanan krizler, artık savaşın görünmeyen cephesidir. Modern çağda bir ülkeye yalnızca bomba atarak değil, küresel dolaşımı sekteye uğratarak da baskı kuruluyor. Bu yüzden enerji fiyatlarındaki yükseliş, Afrika’da ve Asya’da ortaya çıkan akaryakıt kıtlığı, küçük işletmelerin enerji yetersizliği nedeniyle çökmesi, ulaştırma ve havayolu maliyetlerinin artması, hatta tarım girdilerinin önümüzdeki dönemde baskı altına girmesi, bu savaşın doğrudan sonuçlarıdır. Burada çok çıplak bir gerçek var: Güçlü aktörler çatışıyor, faturayı ise dünyanın geri kalanı ödüyor.
Bu faturanın en sert biçimde görüldüğü alanlardan biri piyasalardır. Bir günde veya birkaç gün içinde trilyonlarca dolarlık değer kaybı yaşanması yalnızca borsa haberi değildir; bu, küresel sermayenin paniğe kapıldığını, riskin yönetilemez hale geldiğini gösterir. Çünkü sermaye savaş ister ama denetleyebildiği savaşı ister. Kendi kârını büyüten, silah satışını artıran, enerji akışını belli ölçüde manipüle eden, jeopolitik bağımlılık üreten bir savaş sermaye için işlevsel olabilir. Fakat denetim dışına çıkan, deniz yollarını kapatan, tedarik zincirlerini yırtan, tüketici fiyatlarını zıplatan, sigorta ve nakliye maliyetlerini sıçratan, iç siyasal istikrarsızlıkları tetikleyen bir savaş finans kapitalin sinir uçlarına dokunur. Bu nedenle son dönemde bazı Avrupa başkentlerinden gelen frene basma işaretleri önemlidir. Bunların ne kadar ahlaki saiklerle, ne kadar ekonomik kaygılarla verildiği ayrıca tartışılır; ancak şu nettir: Küresel finans çevreleri, sınırsız tırmanmanın kendi düzenlerini de tehdit ettiğini görmeye başlamıştır.
Bununla birlikte burada romantizme kapılmamak gerekir. Bir ülkenin ya da sermaye grubunun savaştan rahatsız olması, otomatik olarak barıştan yana olduğu anlamına gelmez. Çoğu zaman rahatsız olunan şey savaşın kendisi değil, savaşın kontrolsüzlüğüdür. Yani mesele insan hayatı değil, sistem maliyetidir. Bir başka ifadeyle, bazı aktörler “bu kadarı fazla” derken bunu insanlık adına değil, kendi çıkarları adına söyleyebilir. Yine de bu tür çatlakların ortaya çıkması önemlidir. Çünkü bu çatlaklar, Atlantik bloğunun tek sesli bir yapı olmadığını, Batı içinde de çıkar çatışmalarının sertleştiğini ve özellikle Avrupa’daki bazı merkezlerin ABD-İsrail ekseninin sınırsız maceracılığı karşısında tedirgin hale geldiğini gösterir. Bu tedirginlik şimdilik ahlaki değil jeopolitiktir; ama jeopolitikte bazen ahlak kadar önemli olan şey, çıkarların çarpışmasıdır.
İran’ın verdiği mesaj da tam burada anlaşılmalıdır. İran doğrudan yalnız kendisine saldıranlarla sınırlı kalmayan, çevresindeki bölgesel yapıyı ve küresel akışı etkileyen bir karşılık üretmeye çalışıyor. Bu stratejinin özü şudur: “Benim üzerimde baskı kuruyorsanız, bu baskının bedelini sadece ben ödemeyeceğim.” Bu, klasik anlamda simetrik bir savaş mantığı değildir. İran burada, kendi üzerindeki askeri baskıyı dünya ekonomisine maliyet yükleyerek dağıtmaya çalışıyor. Böylece kendisine yönelik saldırıyı yalnız askeri değil ekonomik ve siyasi bir sorun haline getiriyor. Bu stratejinin tehlikesi açıktır; çünkü kontrollü tırmanma iddiasıyla başlayan süreç, kolayca kontrolsüz bir bölgesel kırılmaya dönüşebilir. Fakat İran’ın buradaki hesabı da nettir: Körfez ülkeleri, ABD üsleri, enerji hattı, boğaz geçişleri ve dolaylı lojistik hedefler üzerinden baskıyı genişleterek saldırganları yalnız bırakmamak, onları bölgesel maliyetle yüz yüze getirmek.
İsrail’in ve ABD’nin hesapları ise başka bir mantıkla işliyor. Burada kısa vadede üstünlük sağlamaya, mümkün olan en yüksek zararı vererek karşı tarafın altyapısını, füze kapasitesini ve psikolojik direncini yıpratmaya dönük bir anlayış var. Bu anlayış, sivil altyapıyı hedef gösteren, elektrik ve enerji dağıtım sistemlerini yok etmeyi meşru görebilen, bunun da ötesinde sivillerin hayatını doğrudan bir baskı unsuru olarak kullanan bir anlayıştır. Burada artık savaşın sınırları fiilen kaldırılmış durumda. Altyapının çökertilmesi, şehirlerin yaşanamaz hale getirilmesi, göçün bir silah gibi kullanılması, sınır bölgelerinin boşaltılması, bütün bunlar insanlık açısından yalnızca ahlaki bir çöküş değil, aynı zamanda geleceğin savaş normlarının da karartılmasıdır. Bugün bir yerde normalleştirilen hukuksuzluk, yarın başka coğrafyalarda emsal haline gelir. En büyük tehlike de budur. Çünkü savaşın kuralı bozulduğunda sadece cephe değil, bütün dünya güvensizleşir.
Bugünkü tabloyu daha da vahim hale getiren şey, bu yıkımın stratejik sonuç vermeyebilecek olmasıdır. Tarih bize ağır bombardımanla her zaman siyasi teslimiyet sağlanamadığını defalarca göstermiştir. Şehirler dümdüz edilir, sivil kayıplar artar, altyapılar çökertilirse korku üretilebilir; ama bu otomatik olarak irade kırılması anlamına gelmez. Tam tersine, bazı toplumlar ağır baskı altında daha da sertleşir, dağılır gibi görünürken direnç üretir. Bu nedenle yalnızca ateş gücüne güvenen her strateji, rakibin toplumsal hafızasını, tarihini, ideolojik direncini ve coğrafi derinliğini küçümseme riski taşır. Büyük güçlerin tarihte en çok düştüğü hata da budur: Karşı tarafı eksik okumak. Düşmanı teknik kapasiteyle ölçmek ama moral, inanç, yayılma esnekliği ve yıpratma gücü gibi unsurları ihmal etmek. Bu ihmal, savaşın başında kibir üretir; sonunda ise maliyet patlaması doğurur.
Nitekim kara harekâtı ihtimali bu yüzden birçok açıdan intiharvari bir senaryo olarak beliriyor. Deniz piyade grupları, hava indirme birlikleri, amfibi unsurlar, ileri üsler ve yüksek teknolojili silah sistemleri, harita üzerinde etkileyici görünür. Fakat İran gibi hem coğrafi hem demografik hem de asimetrik kapasite bakımından derinlikli bir hedef karşısında bunların yetersiz kalması mümkündür. Hele ki saldıran tarafın lojistik kırılganlıkları, mühimmat üretim sıkıntıları, savunma sistemlerindeki yıpranma, pahalı platform kayıpları ve uzun süreli savaş ekonomisine hazırlıksızlığı dikkate alındığında, mesele daha da çarpıcı hale geliyor. Kâğıt üstünde güçlü görünmek başka, uzun süreli yıpratma savaşını kaldırabilmek başkadır. Savaş yalnızca taarruz kabiliyetiyle değil, ikmal, üretim, personel devamlılığı ve siyasi iradeyle kazanılır. Bugün görülen manzara, özellikle ABD cephesinde bu alanlarda ciddi kırılganlıkların bulunduğuna işaret ediyor.
Mühimmat ve üretim sorunu bu çerçevede çok kritiktir. Savunma sanayiinin gücü, yalnızca en modern silahları tasarlayabilmek değildir; o silahları sürdürülebilir şekilde ve savaş temposuna uygun miktarlarda üretebilmektir. Eğer bir sistem yıllık üretim kapasitesinin çok üzerinde bir tüketim hızına girerse, en gelişmiş ordu bile birkaç ay içinde stratejik baskı altına girebilir. Son dönemde çeşitli füze stokları, önleme sistemleri ve deniz-hava platformları üzerinden yapılan tartışmalar da tam burada anlam kazanıyor. Görünen o ki, uzun sürecek, çok cepheli ve yüksek yoğunluklu bir çatışma için gerekli sanayi altyapısı artık eskisi kadar rahat işlemiyor. Bu da Atlantik merkezli güç projeksiyonunun parlak görüntüsünün arkasında ciddi yapısal çatlaklar bulunduğunu düşündürüyor. Generallerin ve komutanların kamuoyuna yaptıkları açıklamalarda “üretim” vurgusunun öne çıkması bile aslında başlı başına bir itiraftır.
Savaşın bir başka boyutu da içerideki sınıfsal eşitsizliktir. Büyük devletlerin dışarıda yürüttüğü askeri maceraların bedelini çoğu zaman toplumların alt katmanları öder. Gönüllü ordu sistemlerinde bile, cepheye gidenlerin önemli bir bölümünün ekonomik zorunluluklar, eğitim imkânı, burs ya da sosyal yükseliş umudu nedeniyle bu yolu seçtiği bilinir. Ölümler başladığında, savaşın ağır bedeli siyasal sloganlarla değil tabutlarla konuşur. Bu nedenle herhangi bir müdahalenin iç siyasette nasıl bir tepki doğuracağı, yalnızca zafer ya da yenilgiyle değil, “kim ölüyor?” sorusuyla da ilgilidir. Eğer savaş yükü ağırlıklı olarak yoksulların, azınlıkların, fırsat eşitsizliğinin ittiği çocukların omuzlarına bindiriliyorsa, bu durum bir süre sonra ahlaki meşruiyet krizine dönüşür. Savaş propagandası bir yere kadar işler; cenazeler geldikçe hakikat daha gür konuşmaya başlar.
Buradan bakıldığında, mevcut Amerikan yönetiminin ve çevresindeki ideolojik koalisyonun yapısı ayrıca dikkat çekiyor. Burada yalnızca klasik devlet elitlerinden oluşan rasyonel bir stratejik kadro görünmüyor. Daha çok popülizm, ideolojik saplantı, dini-mesiyanik söylem, gösteri siyaseti ve finansal çıkar ağlarının iç içe geçtiği bir kümelenme var. Bu kümelenmenin içinde MAGA damarından neokon eğilimlere, evanjelist beklentilerden savaş ekonomisinden nemalanan çevrelere kadar geniş bir yelpaze bulunduğu anlaşılıyor. Böyle bir bileşim, kriz zamanlarında tutarlı bir devlet aklı üretmekten çok, iç baskılar ve ideolojik takıntılar arasında savrulma eğilimi doğurur. Bu nedenle kararlar bazen stratejik değil psikolojik, bazen askerî değil teatral, bazen de ulusal çıkar değil klik hesapları üzerinden alınır. Küresel sistem için en tehlikeli durum da budur: Dünyanın kaderini etkileyen düğmelerin başında, eylemleri öngörülebilir olmayan kadroların bulunması.
Tam da bu noktada, mesele yalnızca Washington-Tel Aviv hattının ne yaptığı değil, diğer merkezlerin nasıl pozisyon aldığıdır. Fransa, İspanya, İngiltere, hatta daha uzak görünen bazı aktörlerin belirli konularda frene basmaları boşuna değildir. Bu devletler elbette masum değildir; fakat her biri sistemin nereye gittiğini kendi hesabına göre okumaktadır. Kimisi ABD’nin yükünü sonsuza kadar taşımak istemiyor, kimisi kendi iç kamuoyunun tepkisini gözetiyor, kimisi de ekonomik çarkların durmasından korkuyor. Sonuçta Atlantik dünyasında bir iç gerilim doğuyor. Bu gerilim, NATO’nun gelecek yıllardaki birliğini, Avrupa’nın güvenlik mimarisini ve ABD’nin müttefiklerinden beklentilerini doğrudan etkileyecektir. Bu yüzden bugün Avrupa içinden yükselen her itiraz yalnızca bugünkü savaşa değil, savaş sonrası düzenin nasıl kurulacağına dair bir işarettir.
Küba ve Meksika gibi örnekler de aslında bu küresel sarsıntının yansımalarıdır. Büyük güçlerin dikkat dağıtma, iç müdahale hazırlama, medya üzerinden psikolojik zemin oluşturma ve zayıf halkaları kollama alışkanlığı yeni değil. Fakat bugün bu hamleler daha çıplak biçimde görülüyor. Bir ülkede etkisiz gibi görünen medya figürleri, sosyal medya fenomenleri, renkli ama siyasi açıdan yüzeysel profiller, bir anda büyük yayın organlarında dolaşıma sokuluyor. Bu, klasik yumuşak güç siyasetiyle psikolojik harp arasındaki çizginin silikleştiğini gösteriyor. Bir devletin iç istikrarsızlığını beslemek için artık ille de askeri işgal gerekmiyor; medya, ekonomik baskı ve sembolik figürler üzerinden zemin hazırlanabiliyor. Bu yüzden bugün herhangi bir ülkede görülen “masum” medya ilgisinin arkasında, yarının rejim tasarımının denemeleri de bulunabilir.
Fakat bütün bu küresel tablo içinde Türkiye açısından asıl kritik mesele, bu fırtınanın tam iki cephesi arasında bulunmamızdır. Güneyimizde Levant’tan Körfez’e uzanan savaş kuşağı, kuzeyimizde ise Karadeniz merkezli Rusya-Ukrayna gerilimi var. Bu iki hat yalnızca coğrafi değil, stratejik olarak da Türkiye’yi baskı altına alıyor. Biz hem enerji yollarının, hem deniz geçişlerinin, hem hava sahası denklemlerinin, hem de NATO-Rusya geriliminin merkezindeyiz. Dolayısıyla Türkiye’nin böyle bir dönemde en çok ihtiyaç duyduğu şey serinkanlı, milli ve çok boyutlu bir denge siyaseti olmalıdır. Fakat tartışma tam da burada başlıyor: Türkiye gerçekten bu dengeyi mi kuruyor, yoksa giderek daha fazla Atlantik güvenlik mimarisinin ileri unsurlarından biri haline mi geliyor?
Adana’da kurulması planlanan çok uluslu kolordu meselesi ile boğazlar çevresinde ortaya çıkan yeni deniz unsur komutanlığı tartışması, bu soruyu daha da çarpıcı hale getiriyor. Çünkü bunlar sadece teknik düzenleme olarak görülemez. Askeri karargâhların, komuta yapılarının ve görev tanımlarının coğrafyaya yerleşmesi, gelecekteki stratejik yönelimlerin habercisidir. Bir ülke bazı karargâhları kabul ederken yalnızca bina ve personel kabul etmez; aynı zamanda belirli bir tehdit tanımını, belirli bir harekât ufkunu ve belirli bir ittifak refleksini de kabul eder. Bu yüzden bu tür gelişmelerin “zaten karar alınmıştı”, “bunlar rutin işlerdir”, “sadece koordinasyon amaçlıdır” gibi açıklamalarla geçiştirilmesi doğru değildir. Jeopolitikte ayrıntı diye bir şey yoktur; ayrıntı sandığınız şey, yarının fiili angajman zemini olabilir.
Türkiye’nin tarihsel tecrübesi burada çok net bir ders verir. Karadeniz’in sakin tutulması, boğazların uluslararası gerilimlerden uzak yönetilmesi ve Montrö rejiminin titizlikle korunması, Cumhuriyet’in en önemli stratejik başarı alanlarından biridir. Montrö yalnızca bir hukuki metin değildir; Türkiye’nin egemenliği kadar Karadeniz’deki genel dengeyi de koruyan bir güvenlik zırhıdır. Bu zırhın ruhu, bölge dışı güçlerin Karadeniz’e sınırsız ve kalıcı biçimde yerleşmesini engellemektir. Çünkü Karadeniz’in mantığı Atlantik’in mantığı değildir. Burada tonaj, süre, bildirim ve geçiş rejimi gibi sınırlar boşuna konulmamıştır. Hepsi, Karadeniz’i dış müdahaleye kapalı ve kıyıdaş devletler arasında daha kontrollü bir denge alanı yapmak içindir. Bu yüzden Karadeniz’in ve boğazların NATO’nun kurumsal-harekât kimliğiyle aşamalı biçimde iç içe geçirilmesi, teknik değil stratejik bir kırılma riski taşır.
Bu risk sadece kuzeyle sınırlı değildir. Güneyde de Türkiye’yi İran eksenli bir çatışma hattına psikolojik ve askeri olarak yaklaştırma girişimleri dikkat çekiyor. Sözde İran’dan geldiği iddia edilen füzelere dair anlatıların kamuoyuna sürekli benzer kalıplarla servis edilmesi, NATO unsurlarının Türkiye’yi koruduğu temasının öne çıkarılması, savunma psikolojisinin adım adım bu eksene oturtulması, basit bir güvenlik iletişimi değildir. Burada kamuoyu algısı inşa ediliyor. Amaç, Türkiye’yi ileride daha açık bir pozisyona çekebilecek bir zemin hazırlamak olabilir. Oysa Türkiye’nin çıkarı, ne İran’ın yanında maceracı bir çizgiye savrulmakta ne de Atlantik adına İran’a karşı ileri karakol rolü üstlenmektedir. Türkiye’nin çıkarı, kendi topraklarını ve denizlerini koruyarak dışarıdaki yangını kendi içine taşımamaktadır.
Bu çerçevede boğazlara yakın yerde bir tankere yapılan saldırı, üzerinde çok daha fazla durulması gereken bir olaydır. Çünkü bu saldırı sadece bir gemiye verilmiş zarar değildir; Türkiye’nin deniz güvenliği, çevre güvenliği, ekonomik güvenliği ve stratejik caydırıcılığı açısından alarm zili niteliği taşır. Petrol yüklü bir tankerin boğaz ağzına bu kadar yakın bir noktada hedef alınması, üstelik bunun çok daha büyük bir çevresel ve insani felakete dönüşme ihtimali varken, basit bir olay gibi ele alınamaz. Eğer patlama gövdenin daha kritik bir bölümünde gerçekleşseydi, ortaya çıkabilecek kirlilik yalnızca deniz trafiğini değil, Marmara’yı, balıkçılığı, kıyı yaşamını ve İstanbul’un tamamını etkileyecek bir felakete dönüşebilirdi. Bu yüzden burada mesele yalnızca Ukrayna’nın, Rusya’nın ya da başka bir aktörün eylemi değil; Türkiye’nin burnunun dibinde deniz terörünün fiilen gerçekleşmiş olmasıdır.
İşte tam bu yüzden, Türkiye’nin önceliği uzak prestij görevlerinden önce kendi çevresindeki deniz güvenliğini azami düzeyde sağlamaktır. Mavi Vatan tatbikatları elbette önemlidir; amfibi görev kuvvetlerinin uluslararası sorumlulukları da belirli şartlarda prestij unsurudur. Ancak dünya olağanüstü bir kırılma dönemine girmişken, tankerlerimiz ve çevremizdeki enerji trafiği risk altındayken, kıta sahanlığımızın yakınında sabotaj ihtimali büyümüşken, devlet aklı önce yakın çevreyi tahkim etmelidir.
Gerekirse konvoy düzeni, gerekirse daha geniş eskort uygulaması, gerekirse bekleme ve toplu geçiş yöntemi, gerekirse kıta sahanlığından itibaren daha yoğun deniz güvenlik tedbirleri düşünülmelidir. Devletin temel görevi güvenliktir; güvenlik ise törenle değil, tehdit nerede büyüyorsa orada tedbirle sağlanır.
Türkiye’nin NATO ile ilişkisi de bu bağlamda yeniden ve soğukkanlı biçimde düşünülmek zorundadır. NATO bir zamanlar Türkiye için belirli bir savunma şemsiyesi işlevi görmüş olabilir; fakat dünya değişmiştir. Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla ittifakın tarihsel varlık sebebi fiilen sona ermişken, NATO’nun kendine yeni görev alanları icat ederek doğuya, güneye ve hatta Kuzey Atlantik dışına taşması, onu bir savunma örgütünden çok küresel güç projeksiyonu aracına dönüştürmüştür. Afganistan’dan Yugoslavya’ya, Libya’dan Doğu Akdeniz’deki güvenlik mimarisine kadar uzanan çizgi, bu dönüşümün açık göstergesidir. Dolayısıyla mesele artık “NATO iyi mi kötü mü?” gibi basit bir ikilikle ele alınamaz. Mesele şudur: NATO bugün Türkiye’ye güvenlik mi üretmektedir, yoksa yeni riskler mi taşımaktadır? Bu soruya sloganla değil, son gelişmelerin soğuk muhasebesiyle cevap vermek gerekir.
Eğer ittifakın kurumsal kimliği Türkiye’yi Karadeniz’de Rusya’yla, güneyde İran hattıyla, daha geniş planda ise İsrail-ABD merkezli jeopolitik tercihlerin içine çekme kapasitesi taşıyorsa, burada risk hesabı yeniden yapılmalıdır. Hele ki ABD’nin kendisinin giderek daha öngörülemez, daha içe kapanık, daha maliyet duyarlı ve müttefiklerine kriz anında ne ölçüde destek vereceği belirsiz bir çizgiye girdiği düşünülürse, Türkiye’nin başkalarının stratejisine fazla angaje olması daha da sakıncalı hale gelir. Çünkü bir gün büyük bir kriz çıktığında, başkalarının planlarına eklemlenmiş olmanın bedelini, o planları yapanlar değil, coğrafyanın içinde yaşayanlar öder. Türkiye coğrafyası gereği böyle bir lüksü taşımaz. Bizim için yanlış ittifak ayarı, varoluşsal sonuçlar doğurabilir.
Bu nedenle bugün ihtiyaç duyulan şey kör bir anti-NATO refleksi de değildir, saf bir NATO romantizmi de değildir. İhtiyaç duyulan şey, Türkiye’nin milli çıkarlarını merkeze alan sert bir gerçekçiliktir. Bu gerçekçilik, gerektiğinde iş birliği yapar, gerektiğinde mesafe koyar, gerektiğinde hayır der, gerektiğinde yeni bölgesel denge mekanizmaları üretir. Karadeniz’de geçmişte kurulmuş olan bölgesel iş birliği modelleri ve deniz güvenlik yapıları bize bunu göstermiştir. Türkiye isterse dışarıdan dayatılan güvenlik şablonlarına mahkûm olmadan, kendi bölgesinde denge kurabilen öncü bir aktör olabilir. Bunun için önce zihinsel bağımsızlık gerekir. Çünkü bağımsızlık sadece tank ve gemi sayısıyla değil, tehdidi kimin tanımladığıyla ilgilidir. Eğer tehdidin adını başkaları koyuyorsa, savunmanın rotasını da başkaları belirler.
BlackRock CEO’sunun gelişi gibi açıklaması yapılmayan üst düzey temaslar da bu açıdan ayrıca düşündürücüdür. Böyle dönemlerde finans çevrelerinin ziyaretleri yalnızca ekonomik nezaket olarak okunamaz. Büyük sermaye, jeopolitik dalgaları önceden koklar; kriz nereye yönelecek, hangi ülke ne taviz verecek, hangi altyapı, hangi kanal, hangi borç mekanizması, hangi stratejik proje öne çıkacak, bunları takip eder. Dolayısıyla böyle temaslarda mesele sadece para değildir; para ile jeopolitik beklenti arasındaki bağdır. Türkiye ekonomik sıkışıklık, bölgesel savaş baskısı ve ittifak gerilimleri arasında manevra yaparken, karşısına çıkacak her finansal teklifin stratejik bir dipnotu olacaktır. Bu yüzden ekonomik ilişkileri güvenlik denklemlerinden ayırarak okumak artık mümkün değildir.
Bütün bu tablo içinde en can alıcı soru şudur: Türkiye kendi kaderini gerçekten kendi aklıyla mı tayin ediyor, yoksa büyük güçlerin birbirine karşı kurduğu oyunda giderek daha fazla taşeronlaştırılan bir alana mı dönüşüyor? Bu soru ağırdır ama sorulmak zorundadır. Çünkü bugün bizim için esas mesele ideolojik konfor değil, jeopolitik hayatta kalıştır. Ne romantik Batıcılık ne hamaset dolu Avrasyacılık tek başına çözüm üretir. Türkiye’nin ihtiyacı, bütün güç merkezleriyle ilişki kurabilen ama hiçbirinin ileri karakolu olmayan bir bağımsızlık çizgisidir. Bu çizgi, boğazları korur, Karadeniz’i sakin tutar, güneyde yangını kendi içine taşımaz, deniz güvenliğini artırır, enerji yollarını gözetir, çevresel felaket risklerini ciddiye alır ve askeri yapılanmaları hep şu soruyla tartar: “Bu, Türkiye’nin güvenliğine mi yarıyor, yoksa bizi başkasının savaşına mı yaklaştırıyor?”
An itibariyle geldiğimiz aşamada, dünyanın ihtiyacı daha fazla silah, daha fazla gösteri, daha fazla slogan değil; daha fazla akıldır. Ama dünya aklın değil, taşkınlığın çağından geçiyor. Bu yüzden orta büyüklükte ama stratejik önemde ülkelerin hata yapma lüksü daha da azalmıştır. Türkiye bu ülkelerin başında gelir. Bizim yapmamız gereken, ne gelişmeleri küçümsemek ne de büyük blokların korku siyasetine teslim olmaktır. Bizim yapmamız gereken, tarihten, coğrafyadan ve devlet tecrübesinden süzülmüş o temel ilkeye geri dönmektir: Türk devlet aklı, kendi çıkarını başkasının planının altında ezdirmediği sürece güçlüdür. Eğer bu ilke unutulursa, en güçlü ordular bile yanlış savaşların yükünü taşır; en parlak diplomatik cümleler bile felaketi önleyemez.
Sonuç olarak bugün İran merkezli savaş dalgası, yalnızca bir cephe hattı değil, yeni dünya düzensizliğinin aynasıdır. Bu aynada görünen şey, küresel sistemin çürümesidir. Devlet aklının yerini gösteri aldığında, savaş hukuktan koptuğunda, enerji yolları silaha dönüştüğünde, finans çevreleri barışı değil maliyet hesabını düşündüğünde ve ittifak sistemleri güvenlik üretmek yerine risk taşımaya başladığında, dünya sadece daha tehlikeli olmaz; aynı zamanda daha ahlaksız hale gelir. Böyle zamanlarda ülkelerin gerçek karakteri ortaya çıkar. Kimisi başkasının gücüne yaslanır, kimisi kendi aklını kurar. Kimisi korkudan susar, kimisi çıkarı için yön değiştirir, kimisi de en zor anda bile bağımsızlık iradesi gösterir. Türkiye’nin önündeki sınav tam budur. Eğer kendi boğazını, kendi denizini, kendi hava sahasını, kendi güvenliğini, kendi halkının geleceğini başkalarının jeopolitik ajandalarından üstün tutabilirse, bu fırtınadan yara alsa bile yönünü kaybetmeden çıkabilir. Ama eğer geçici ittifakların, dışarıdan tanımlanan tehditlerin ve gösterişli ama riskli askeri yapılanmaların peşine takılırsa, o zaman bugünün krizleri yarının daha ağır bedellerine dönüşür.
Şu an yapılması gereken şey, duygusal tepkilerle savrulmak değil; çok sert, çok soğuk ve çok milli bir muhasebe yapmaktır. Türkiye’nin çıkarı nedir, risk nereden geliyor, hangi yapı güvenlik üretiyor, hangisi yeni cepheler açıyor, hangi karargâh yarın bizi bağlayacak, hangi söylem kamuoyunu psikolojik olarak hazırlıyor, hangi sessizlik yeni tavizlerin habercisi, bütün bunlar berrak biçimde tartışılmalıdır. Çünkü tarih bize şunu defalarca göstermiştir: Bir milletin kaderi çoğu zaman savaş meydanında değil, savaşa hangi akılla yaklaştığında belirlenir.
Şimdi de asıl mücadele budur. Akıl ile taşkınlık arasında, bağımsızlık ile angajman arasında, milli çıkar ile taşeronluk arasında bir tercih yapılmaktadır. Türkiye bu tercihi doğru yaparsa yalnız kendini korumaz; bulunduğu coğrafyada denge kuran, akıl üreten, ağırlık koyan bir merkez haline gelir. Yanlış yaparsa, büyük güçlerin birbirine fırlattığı taşların arasında kalan bir ülkeye dönüşür. Böylesi bir çağda en büyük ihtiyaç, kendi devlet aklına, kendi jeopolitik sezgisine ve kendi bağımsızlık iradesine yeniden sarılmaktır.
02.04.2026
Güneş Altuner
Kaynakça:
John Mearsheimer – The Tragedy of Great Power Politics, 2001
Zbigniew Brzezinski – The Grand Chessboard, 1997
Halford Mackinder – Democratic Ideals and Reality, 1919
Daniel Yergin – The Prize, 1991
Michael T. Klare – Resource Wars, 2001
International Energy Agency raporları
David Harvey – The New Imperialism, 2003
Immanuel Wallerstein – World-Systems Analysis, 2004
Carl von Clausewitz – On War
Martin van Creveld – The Transformation of War, 1991
War by Other Means, 2016
Cem Gürdeniz – Mavi Vatan Yazıları
Montrö Boğazlar Sözleşmesi üzerine akademik çalışmalar

