ALİ DOĞANKÜLTÜR SANATUncategorized

Küllerin Hafızası: Yakılan Kitaplar, Yakılan İnsanlar

İnsanlık tarihi, yalnızca inşa ettikleriyle değil, yaktıklarıyla da yazılır. Ateş, bir yandan medeniyetin başlangıcıdır; öte yandan yok edişin en ilkel ve en kesin aracıdır. Bu yüzden ateşin dili vardır. Ve bu dil, bazen bir kitabın sayfalarında, bazen de bir insanın bedeninde konuşur.

Ateş; gün gelir çok sevgili dostum, ressam Erdal Ateş’in soyadı gibi fırçalarında ve zihninde de alevlenir ve ibret alınacak bir sergiye dönüşür.

Bir sergi salonunda, kömürleşmiş kitapların kokusu yükselir. Yanık kâğıdın o keskin, boğazı yakan kokusu… Ziyaretçi yalnızca bakmaz; hisseder. Görsellik, kokuyla birleşir ve izleyiciyi edilgen bir konumdan çıkarıp tanıklığa zorlar. Çünkü burada yakılan sadece kitap değildir. Düşüncedir, hafızadır, geçmiş ve gelecek arasındaki köprüdür.

Kitap yakmak, aslında korkunun estetik biçimidir. Fikirden korkanların, kelimeden ürkenlerin başvurduğu bir ritüeldir. Tarih boyunca bu ritüel tekrarlandı. Antik dünyanın en büyük bilgi hazinelerinden biri olan İskenderiye Kütüphanesi’nin yok oluşu, yalnızca parşömenlerin değil, insanlığın ortak hafızasının da alevlere teslim edilmesiydi. Yüzyılların birikimi, tek bir karanlık yazgının içinde küle döndü.

Yüzyıllar sonra, modern çağın ortasında, aynı korkunun daha örgütlü ve ideolojik bir biçimi sahne aldı. Nazi Almanya’sı Kitap Yakmaları sırasında meydanlarda yakılan kitaplar, yalnızca sayfalardan ibaret değildi; düşüncenin çeşitliliği, muhalefetin sesi ve insan aklının özgürlüğü hedef alındı. Ateş burada bir sansür aracı değil, bir ideolojinin ilanıydı.

Bu karanlık miras, farklı coğrafyalarda ve dönemlerde yankı buldu. Türkiye’de özellikle 12 Eylül Darbesi sonrasında kitapların toplatılması, yasaklanması ve yakılması, düşüncenin kontrol altına alınmak istendiği başka bir dönemi işaret etti. Raflardan indirilen her kitap, aslında zihinlerden silinmek istenen bir fikri temsil ediyordu.

Yüzyıllar sonra aynı sahne, bir başka coğrafyada yeniden kuruldu. Irak Savaşı sırasında Bağdat Ulusal Kütüphanesi ve sayısız arşiv yağmalandı, yakıldı, yok edildi. O alevler yalnızca kitapları değil; bir halkın tarihini, kimliğini ve geçmişle kurduğu bağı da hedef aldı.

Ama insanlık, daha karanlık bir eşiği de gördü.

Sivas Madımak Katliamı yalnızca bir bina yangını değildir. Orada yanan, bedenlerden çok daha fazlasıdır. Şairlerin, ozanların, düşünürlerin sesi yakılmak istendi. O gün ateş, sadece odunları değil; sözün kendisini hedef aldı. Çünkü söz, tıpkı kitap gibi, insanı özgürleştirir. Ve özgürlük, korkunun en büyük düşmanıdır.

Kitap yakmak ile insan yakmak arasında ürpertici bir akrabalık vardır. İkisinin de amacı aynıdır: Yok etmek. Ama daha derininde, ikisi de bir şeyi itiraf eder: Güçsüzlük. Çünkü güçlü olan, yakmaz. Anlar. Tartışır. Üretir.

O sergideki yanık kitap kokusu, tarihin farklı zamanlarından yükselen dumanlarla birleşir zihnimizde: İskenderiye’den Nazi Almanya’sına, oradan darbe dönemlerine, Bağdat’a ve Sivas’a uzanan görünmez bir hat… Aralarında yıllar, mekânlar, bağlamlar vardır ama öz aynıdır. İnsan, anlamadığı şeyi yok etmeye meyillidir. Ve her yakma eylemi, aslında bir korkunun dışavurumudur.

Sanatçının yaptığı şey tam da burada anlam kazanır: O, yakılanı yeniden görünür kılar. Kömürleşmiş kitapları sergileyerek, yok edilmek isteneni hafızaya geri çağırır. Koku ekleyerek, izleyiciyi rahatsız eder. Çünkü bazı gerçekler rahatsız etmeden anlaşılamaz.

Bu yüzden o sergi bir estetik deneyimden fazlasıdır; bir yüzleşmedir.

Ve belki de en acı gerçek şudur:

Kitaplar yanar, insanlar ölür, ama fikirler—eğer gerçekten yaşatılmışsa—külün içinden yeniden doğar. Tıpkı küllerinden doğan bir Zümrüdü Anka gibi.

Ama bu, yakmanın masum olduğu anlamına gelmez. Tam tersine, her yakma eylemi insanlığa atılmış bir lekedir. Ve bu lekeler, unutuldukça değil, hatırlandıkça temizlenir.

O yüzden hem kitapların küllerini hem de Madımak’ın dumanını hatırlamak zorundayız. Çünkü unutan toplumlar, yeniden yakmaya meyillidir.

Ve belki de en büyük sorumluluğumuz şudur:

Bir daha hiçbir kitabın, hiçbir insanın, hiçbir düşüncenin ateşe verilmediği bir dünya kurmak.

Ali Doğan

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir