YÜZ YIL ÖNCE EKİLEN TOHUMLARIN YEŞEREN FİLİZLERİ…
YÜZ YIL ÖNCE EKİLEN TOHUMLARIN YEŞEREN FİLİZLERİ…
“Urfa’daki kurtuluş mücadelesine katılan Kuvayı Milliye kahramanlarından Uceymi Sadun Paşa Iraklı’ydı.
İngilizlere kök söktüren Arap aşireti
lideriydi.
Türk dostuydu…
Babası Sadun paşa, özgürlük yanlısı olduğu için Abdülhamid döneminde tutuklanmış,
Halep zindanında zehirlenerek öldürülmüştü…
Bu trajediye rağmen, oğlu Türk milletine küsmemiş, İngiliz casusu Lawrence’ın sinsi planlarına alet olmamış, Türkleri sırtından hançerlememiş, tam tersine milli bağımsızlık mücadelemizde yanımızda olmayı tercih etmişti.
Mustafa Kemal’le tanışıyorlardı.
Diyarbakır’da ve Halep’teyken, görüşmüşlerdi.
Mustafa Kemal, Samsun’a çıktıktan hemen bir ay sonra
Uceymi Sadun paşa’ya mektup göndermiş, yakında destek isteyeceğini söylemişti.
Ömrü boyunca para biriktirmek yerine insan biriktirmeyi tercih eden Mustafa Kemal’in vizyonu, bizden olmayanları bile bizim mücadelemize dahil etmeyi başarıyordu.
Urfa mücadelesi başlayınca, tekrar temas kuruldu.
Uceymi Sadun paşa kendisine bağlı Arap milis kuvvetleriyle birlikte derhal Mardin’e geldi, Kuvayı Milliye’ye katıldı.
Top, tüfek, cephane verildi.
Bölgeyi bilen Türk subayları emrine verildi.
Alay haline getirildi.
Urfa’ya yürüdü.
Urfa’yla bugünkü Suriye arasındaki bölgeyi tuttu.
Fransızlara kan kusturdu.
Uceymi Sadun paşa, milli mücadele kazanıldıktan sonra Irak’a dönmedi, Türkiye’de kaldı, Gaziantep’e yerleşti.
Cumhuriyet ilan edildikten sonra kendisine toprak verildi.
Dört bin nüfuslu aşiretiyle birlikte Türk vatandaşı oldu.
Sümer soyadını aldı.
Ankara’ya taşındı.
1960 yılında, 73 yaşındayken Ankara’da rahmetli oldu.
Naaşı Türk Bayrağı’na sarıldı.
Ankara’da askeri törenle toprağa verildi.
İngiliz casusu Lawrence’ın maşası olsaydı, kendisine teklif edilen serveti alarak, Türkleri sırtından vursaydı,
eminim Hollywood’da filmleri çekilirdi, bütün dünya tanırdı.
Türk dostu olduğu için, maalesef, Türkiye’de bile tanınmayan kahramanlarımızdan biri oldu…”
Yılmaz Özdil
(Son Cüret *)
Uceymî Sadun Paşa’dan Atatürk’ün barış anlayışına, Basra’dan İstanbul’a uzanan güvenli yoldan Kültürel Mîrâs Seferberliği’ne…
Tarih, milletlerin birbirleri hakkında kurduğu kolay cümlelerden çok daha derindir.
“Türkler şöyle yaptı…”
“Araplar böyle yaptı…”
“Onlar ihanet etti…”
“Bunlar bizi sattı…”
Bu tür hükümler, yüzlerce yıllık müşterek hayatı birkaç siyasî hadiseye indirger.
Oysa aynı savaşın içerisinde, aynı coğrafyada, aynı şartlar altında birbirinden bütünüyle farklı tercihler yapan insanlar vardır.
Birinci Dünya Savaşı bunun en açık örneklerinden biridir.
Arap coğrafyasının bir bölümünde Osmanlı Devleti’ne karşı isyanlar meydana gelirken başka Arap toplulukları, aşiretleri ve askerleri Osmanlı ordusunun yanında savaşmış; İngiliz ilerleyişine karşı direnmiş, asker vermiş, lojistik destek sağlamış, aynı kaderi paylaşmıştır.
Bu hakîkatin bugün yeterince hatırlanmayan isimlerinden biri Uceymî Sadun Paşa’dır.
Uceymî’nin hikâyesini yalnızca “Türklere sadık bir Arap aşiret lideri” olarak okumak ise meseleyi küçültür.
Çünkü onun hikâyesi bize yalnız geçmişte kimin kimin yanında savaştığını anlatmaz.
Bir imparatorluğun dağıldığı, sınırların yeniden çizildiği, insanların yeni siyasî tercihler yapmaya zorlandığı bir çağda sadakatin, mensubiyetin, müşterek vatan fikrinin ve kültürel hâfızanın ne anlama geldiğini gösterir.
Daha da önemlisi, Mustafa Kemal Atatürk’ün bu şahsiyete nasıl baktığını anlamamızı sağlar.
Ve buradan Türkiye’nin geleceğine kadar uzanan büyük bir yol açılır.
UCEYMÎ SADUN PAŞA VE BİR TERCİHİN AĞIRLIĞI
Uceymî Sadun Paşa, Güney Irak’ın en nüfuzlu aşiret yapılarından Müntefik konfederasyonunun Sadun ailesine mensuptu.
Birinci Dünya Savaşı başladığında önünde yalnız askerî değil, siyasî bir tercih vardı.
İngiltere Basra üzerinden Irak’a ilerliyordu.
Osmanlı Devleti zor durumdaydı.
Savaşın gidişatı Osmanlı lehine görünmüyordu.
İnsanların gerçek tercihi çoğu zaman tam böyle zamanlarda ortaya çıkar.
Uceymî Sadun Paşa Osmanlı tarafında kaldı.
İngiliz ilerleyişine karşı savaştı.
Irak Cephesi’nde Osmanlı kuvvetleriyle birlikte hareket etti.
Şuaybe ve çevresindeki mücadelelerde aşiret kuvvetlerinin önemli isimlerinden biri hâline geldi.
İmparatorluk yenildiğinde de safını değiştirmedi.
Osmanlı Devleti’nin ardından Anadolu’da başlayan Millî Mücadele ile irtibatını sürdürdü.
Böylece onun hikâyesi Irak Cephesi’nden Ankara’ya uzandı.
İşte burada Mustafa Kemal Paşa’nın Uceymî hakkındaki değerlendirmesi çok önemlidir:
“Uceymi Paşa devlete ve hilafet makamına hakikaten sadıktır. Daima çalışmalarımıza faydası dokunmuştur.”
Rauf Bey’in buna verdiği karşılık ise daha da dikkat çekicidir.
“Basra’da iki defa ordumuzu kurtarmıştır.”
Bu sözlerin değeri yalnız Uceymî’nin sadakatini teyit etmesinden kaynaklanmaz.
Asıl dikkat çekici olan, Mustafa Kemal’in Uceymî’ye bakış biçimidir.
ATATÜRK İNSANI KAVMİYLE DEĞİL, FİİLİYLE DEĞERLENDİRİYORDU
Mustafa Kemal Paşa burada Uceymî’yi;
“Arap olduğu hâlde bize sadık kaldı”
diye tarif etmiyor.
Onun kavmini değil, yaptığını esas alıyor.
Bu ayrım son derece önemlidir.
Çünkü dönemin büyük sarsıntıları içerisinde Arap İsyanı gibi ağır bir tecrübe yaşanmış olmasına rağmen Mustafa Kemal Paşa, bütün bir halkı tek bir siyasî hadisenin içine hapsetmiyor.
Kim ne yaptıysa onun üzerinden değerlendiriyor.
İsyan eden isyan etmiştir.
İngilizlerle iş birliği yapan iş birliği yapmıştır.
Fakat Osmanlı ordusunun yanında savaşan, hayatını ortaya koyan ve Millî Mücadele yıllarında Ankara ile bağını sürdüren bir Arap aşiret liderinin hakkını da teslim etmektedir.
İşte tarih şuuru biraz da budur.
Milletleri değil, fiilleri değerlendirmek…
Bir insanı doğduğu kavimle değil, seçtiği tarafla, yaptığı işle ve gösterdiği sadakatle değerlendirmek…
Atatürk’ün yaklaşımının bugün için büyük değeri burada yatmaktadır.
“ARAPLAR BİZİ ARKADAN VURDU” CÜMLESİNİN ÖTESİNE GEÇMEK
Türkiye’de yaklaşık bir asırdır tekrar edilen bazı tarih cümleleri vardır.
Bunlardan en bilineni; “Araplar bizi arkadan vurdu” sözüdür.
Bu cümlenin içerisinde gerçek bir tarihî kırılmanın acısı vardır.
Fakat tarihî hakîkatin tamamı yoktur.
Şerif Hüseyin İsyanı gerçektir.
İngilizlerle iş birliği yapan Arap siyasî unsurları gerçektir.
Ama Osmanlı saflarında savaşan Araplar da gerçektir.
Uceymî Sadun Paşa gerçektir.
Irak Cephesi’nde Osmanlı ordusunun yanında savaşan aşiret kuvvetleri gerçektir.
Çanakkale’de, Filistin’de, Suriye’de, Irak’ta Osmanlı ordusu içerisinde savaşan Arap askerleri de gerçektir.
Dolayısıyla tarih, milletleri topluca “sadık” veya topluca “hain” ilân etme sanatı değildir.
Tarih insanların tercihlerinin toplamıdır.
Bir tarih anlatısı olayların yalnız bir bölümünü seçip geri kalanını unutturuyorsa artık geçmişi açıklamaktan çok bugünkü öfkeleri beslemeye başlamış demektir.
Mustafa Kemal’in Uceymî hakkındaki değerlendirmesi bize burada başka bir yol gösterir.
Hesabı milletlerle değil, fiillerle görmek…
Tarihî acıları inkâr etmemek fakat onları nesiller boyunca taşınacak bir toplu düşmanlığa da dönüştürmemek…
Türkiye’nin geleceği açısından bugün ihtiyacımız olan bakış budur.
ATATÜRK’ÜN BÜYÜK FARKI: TAM BAĞIMSIZLIK İÇİN MÜCADELE, BARIŞ İÇİN DEVLET
Atatürk’ün barış anlayışını doğru okumak gerekir.
O, savaştan korktuğu için barışı savunan bir devlet adamı değildi.
Millî Mücadele’yi örgütleyen, Sakarya’da direnen, Büyük Taarruz’u hazırlayan, işgale karşı silâhlı mücadeleyi yöneten ve tam bağımsızlık ilkesinden taviz vermeyen bir komutandı.
Bu yüzden
“Yurtta sulh, cihanda sulh” sözünü teslimiyetçi bir barış anlayışı olarak okumak mümkün değildir.
Atatürk’ün barışı, bağımsızlığını kaybetmiş insanların boyun eğmesi değildir.
Önce bağımsızlık vardır.
Sonra egemenlik.
Sonra eşitlik.
Sonra karşılıklı saygı.
Ve ancak bunların üzerine kurulmuş gerçek bir barış vardır.
Atatürk emperyalizmle mücadele ederken İngiliz halkını ebedî düşman ilân etmedi.
Yunan ordusuyla savaşırken Yunan milletine karşı sonsuz bir nefret siyaseti üretmedi.
Arap İsyanı’nı yaşarken bütün Arapları “hain” olarak görmedi.
Çünkü onun bakışında mesele milletlerin birbirine düşman olması değil, bağımsızlığı ihlâl eden siyasî güçlerle mücadele etmekti.
İşte Uceymî Sadun Paşa’ya gösterdiği saygı ile “Yurtta sulh, cihanda sulh” anlayışı aynı düşünce kökünden beslenir.
İMPARATORLUK DAĞILDI, FAKAT HÂFIZA DAĞILMADI
Birinci Dünya Savaşı’nın ardından yalnız bir devlet yıkılmadı.
Yüzlerce yıldır birlikte yaşayan şehirlerin, toplulukların, ailelerin, ticaret yollarının ve kültür havzalarının arasına yeni sınırlar çizildi.
Bağdat İstanbul’dan ayrıldı.
Şam Anadolu’dan ayrıldı.
Halep ile Antep’in arasına sınır girdi.
Musul başka bir siyasî yapının içerisinde kaldı.
Basra, Beyrut, Kudüs…
Bir zamanlar aynı büyük coğrafyanın şehirleri olan merkezler yeni devletlerin parçaları oldular.
Fakat haritanın değişmesi insanların hâfızasını bir gecede değiştirmedi.
Çünkü devlet sınırı cetvelle çizilebilir; kültürel hâfızanın sınırı cetvelle çizilemez.
Bugün siyasî haritaya baktığımızda Türkiye, Irak, Suriye, Lübnan, Ürdün ve başka devletleri görüyoruz.
Fakat bu siyasî haritanın altında başka bir harita daha vardır.
Kültürel mîrâs haritası…
Türküler birbirine benzer.
Yemekler birbirine benzer.
Masallar, çocuk oyunları, el sanatları, çarşılar, kahve kültürü, misafirperverlik, düğünler, cenazeler, mimarî ve zanaatlar birbirlerinin izlerini taşır.
Çünkü insanlar yüzyıllar boyunca birbirlerinden öğrendiler.
Birbirlerine öğrettiler.
Birlikte yaşadılar.
Birlikte ürettiler.
Bazen birlikte savaştılar.
Bazen aynı acının yasını tuttular.
İşte yüz yıl önce ekilen tohumlardan biri bu müşterek hâfızadır.
YÜZ YIL ÖNCE EKİLEN TOHUMLAR
Tohum yalnız savaş meydanlarında ekilmedi.
Kut’ül Amare’de ekildi.
Çanakkale’de ekildi.
Bağdat’ın çarşılarında ekildi.
Halep ile Antep arasındaki yollarda ekildi.
Musul’da, Kerkük’te, Şam’da, Kudüs’te, Basra’da ekildi.
Aynı orduda askerlik yapan insanların hâfızasına…
Aynı pazarda alışveriş yapanların…
Aynı türküyü farklı kelimelerle söyleyenlerin…
Aynı ekmeği başka isimlerle pişirenlerin…
Birbirlerinin düğünlerine katılanların…
Birbirlerinin cenazesinde omuz verenlerin hâfızasına ekildi.
Uceymî Sadun Paşa’nın tercihi de o tohumlardan biridir.
Ama bugün yeniden filizlenmesi gereken şey bir imparatorluk değildir.
Tarih geriye döndürülmeyecektir.
Bugünün bağımsız devletleri, milletleri ve sınırları vardır.
Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet’in temel hedefi de geçmişteki imparatorluğu yeniden meydana getirmek değildi.
Amaç; tam bağımsız, egemen, kendi ayakları üzerinde duran bir Türkiye idi.
Ve bu bağımsız Türkiye, komşularının parçalanmasından değil, huzurundan yarar görmeliydi.
TÜRKİYE’NİN GÜVENLİĞİ SINIRDA BAŞLAMAZ
Türkiye’nin geleceğine buradan bakmak gerekir.
Türkiye yalnız kendi sınırları içerisinde güçlü olarak geleceğini güvence altına alamaz.
Çünkü coğrafya buna izin vermez.
Irak yanarken Türkiye tamamen huzurlu olamaz.
Suriye parçalanırken Türkiye bundan etkilenmemiş gibi yaşayamaz.
Kafkasya’da sürekli savaş varsa Anadolu bunun sonuçlarını hisseder.
Karadeniz’de güvenlik bozulursa Türkiye etkilenir.
Doğu Akdeniz’de büyük çatışmalar yaşanırsa Türkiye etkilenir.
Balkanlar yeniden istikrarsızlaşırsa bunun tesiri Türkiye’ye ulaşır.
Dolayısıyla Türkiye’nin güvenliği yalnız hudut çizgisindeki askerî tedbirlerden ibaret değildir.
Türkiye’nin gerçek güvenliği çevresinde barış, istikrar ve müşterek menfaat alanları oluşturabilmesidir.
Atatürk’ün;
“Yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesi tam da burada bugünün Türkiye’si için yeniden anlam kazanır.
Bu söz yalnız dünyaya “savaşmayalım” çağrısı değildir.
Barışı üretecek şartları meydana getirme iradesidir.
BASRA’DAN İSTANBUL’A, İSTANBUL’DAN AVRUPA’YA GÜVENLİ YOL
Daha önce üzerinde durduğumuz Basra’dan İstanbul’a, İstanbul’dan Avrupa’ya uzanan güvenli yol düşüncesi de tam burada anlam kazanıyor.
Bu yol yalnız bir otoyol değildir.
Yalnız bir demiryolu değildir.
Yalnız konteynerlerin, petrolün, doğal gazın veya ticaret mallarının taşındığı lojistik bir hat da değildir.
Basra’dan çıkan bir yükün Bağdat’a, Musul’a, Türkiye’ye, İstanbul’a ve oradan Avrupa’ya güven içerisinde ulaşabilmesi için önce yolun geçtiği coğrafyanın güvenli olması gerekir.
İnsanların birbirine güvenmesi gerekir.
Şehirlerin güvenli olması gerekir.
Sınırların çatışma hattı değil, geçiş kapısı olması gerekir.
Üretimin gelişmesi gerekir.
Ticaretin karşılıklı fayda sağlaması gerekir.
İnsanların birbirini düşman olarak değil, komşu olarak görebilmesi gerekir.
Çünkü; güvenli yol önce insanın zihninde kurulur, sonra toprağın üzerine döşenir.
Basra’dan İstanbul’a demiryolu yapabilirsiniz.
Fakat yolun geçtiği şehirler savaş, yoksulluk, ayrımcılık, terör ve karşılıklı nefret içerisinde yaşıyorsa yalnız ray döşemiş olursunuz.
Türkiye’nin önündeki asıl büyük imkân ise farklıdır.
Ticaret koridorunu bir barış, kültür, üretim ve medeniyet koridoruna dönüştürmek.
BASRA–İSTANBUL–AVRUPA HATTI BİR MEDENİYET YOLUDUR
Basra…
Bağdat…
Musul…
Mardin…
Diyarbakır…
Gaziantep…
Anadolu…
Ankara…
İstanbul…
Ve Avrupa…
Bu güzergâha yalnız ulaştırma mühendislerinin gözüyle bakarsak bir yol görürüz.
Kültürel mîrâsın gözüyle baktığımızda ise binlerce yıllık bir medeniyet havzası görürüz.
Mezopotamya’nın şehirlerini görürüz.
Kadîm ticaret yollarını…
Kervansarayları…
Hanları…
Köprüleri…
Çarşıları…
Pazarları…
Mutfakları…
Masalları…
Müzikleri…
Dilleri…
İnançları…
Ustaları…
Zanaatları…
Ve bunların hepsinin arasında gidip gelen insanı görürüz.
İşte Kültürel Mîrâs Seferberliği bu yüzden Basra’dan İstanbul’a uzanan yolu yalnız bir ticaret yolu olarak görmez.
Yaşayan Kültürel Mîrâs Yolu olarak da görür.
Yol boyunca tarihî çarşılar ihyâ edilebilir.
Kervansaraylar yeniden hayatın içerisine alınabilir.
Yerel ustalar desteklenebilir.
Panayırlar kurulabilir.
Şehirler arasında kültürel kardeşlik ağları oluşturulabilir.
Üniversiteler, enstitüler ve halk üniversiteleri ortak çalışmalar yapabilir.
Çocuklar için kültür ve barış buluşmaları düzenlenebilir.
Gezici tiyatrolar, sirkler, müzik toplulukları, anlatıcılar, ustalar ve sanatçılar şehirden şehre dolaşabilir.
Yol yalnız kamyonları değil; hikâyeleri de taşıyabilir.
TÜRKİYE YALNIZ BİR KAVŞAK OLMAMALI
Türkiye için bugün sıkça şu ifadeler kullanılıyor.
“Lojistik merkez…”
“Enerji merkezi…”
“Doğu ile Batı arasında köprü…”
“Orta Koridor…”
Bunların hepsi önemlidir.
Fakat Türkiye yalnız malların geçtiği bir ülke hâline gelirse sahip olduğu tarihî imkânın çok küçük bir kısmını kullanmış olur.
Bir konteyner Çin’den gelir, Türkiye’den geçer, Avrupa’ya gider.
Bunun ekonomik değeri vardır.
Fakat daha büyük soru şudur.
İnsanlar da birbirine bağlanıyor mu?
Şehirler birbirini tanıyor mu?
Çocuklar birbirlerinin masallarını biliyor mu?
Ustalar birbirleriyle buluşuyor mu?
Üniversiteler birlikte çalışıyor mu?
Müzisyenler, halkbilimciler, sanatçılar, zanaatkârlar birbirine gidip geliyor mu?
Ortak tarihî mîrâs birlikte korunuyor mu?
Eğer bunlar yoksa elimizde yalnız bir lojistik koridor vardır.
Oysa Türkiye çok daha büyük bir şey kurabilir.
Yaşayan bir medeniyet koridoru.
ORTA KORİDOR DA AYNI ŞEKİLDE OKUNMALIDIR
Bu düşünce yalnız güneye doğru değil, doğuya doğru da uzanmalıdır.
Orta Asya’dan Hazar’a, Azerbaycan’a, Türkiye’ye ve Avrupa’ya uzanan Orta Koridor da yalnız yük taşıma hattı değildir.
Semerkant…
Buhara…
Taşkent…
Türkistan…
Bakü…
Tiflis…
Kars…
Erzurum…
Sivas…
Ankara…
İstanbul…
Bunların her biri aynı zamanda büyük kültür merkezleridir.
Böyle bakıldığında Türkiye iki büyük tarihî ve iktisadî hattın kavşağında bulunabilir:
Güneyde;
Basra–Bağdat–Musul–Anadolu–İstanbul–Avrupa hattı…
Doğuda;
Orta Asya–Hazar–Kafkasya–Anadolu–İstanbul–Avrupa hattı…
Bu yollar Anadolu’da buluşabilir.
Ve Türkiye yalnız coğrafî bir kavşak değil;
insanların, kültürlerin, bilginin, üretimin ve barışın kavşağı hâline gelebilir.
KÜLTÜREL MÎRÂS SEFERBERLİĞİ: KORUMADAN İHYÂYA
İşte Kültürel Mîrâs Seferberliği’nin bakışı tam burada klasik kültür politikalarından ayrılır.
Biz geçmişi vitrine koymak istemiyoruz.
Bir kültürü yalnız müzeye taşıyıp hayatın dışına çıkarmak istemiyoruz.
Çünkü kültürel mîrâs bizim için yalnız “korunacak eski şeyler” değildir.
Hayatı yeniden kurma bilgisidir.
Bir köprüyü restore etmek önemlidir.
Ama o köprünün iki yakasındaki insanların tekrar birbirine ulaşması daha önemlidir.
Bir çarşıyı korumak önemlidir.
Ama o çarşıda üretimin yeniden başlaması daha önemlidir.
Bir halk oyununu kayda geçirmek önemlidir.
Ama o oyunu çocukların yeniden öğrenmesi daha önemlidir.
Bir kervan yolunu tespit etmek önemlidir.
Ama o yolu tekrar insan, üretim, sanat ve kültür yolu hâline getirmek daha önemlidir.
Bu yüzden Kültürel Mîrâs Seferberliği;
korumadan ihyâya geçmek ister.
Ve ihyâ yalnız Türkiye’nin kendi içinde değildir.
Müşterek kültür havzalarının yeniden hayat bulması da ihyânın bir parçasıdır.
ÜÇ KORİDOR BİRLİKTE YÜRÜMELİDİR
Türkiye’nin geleceğinde üç büyük koridorun birlikte düşünülmesi gerekir.
Ticaret ve üretim koridoru…
Güvenlik ve barış koridoru…
Kültürel mîrâs koridoru…
Bunlardan biri eksik kalırsa sistem tamamlanmaz.
Ticaret var ama barış yoksa yol kapanır.
Güvenlik var ama üretim yoksa yoksulluk büyür.
Ekonomi var ama kültürel bağ yoksa insanlar birbirine yabancılaşır.
Kültür var ama ekonomik hayat yoksa gençler o coğrafyayı terk eder.
Üçünü birlikte kurabilirseniz artık yalnız bir ulaştırma projesi yapmış olmazsınız.
Bir coğrafyanın hayat damarlarını yeniden birbirine bağlamış olursunuz.
TÜRKİYE’NİN GÜCÜ HÂKİMİYETTEN DEĞİL, GÜVENDEN DOĞMALI
Burada başka milletlerin toprakları üzerinde söz sahibi olmak isteyen bir Türkiye tasavvurundan söz etmiyoruz.
Tam tersine;
kendi Cumhuriyetinden…
Kendi bağımsızlığından…
Kendi sınırlarından…
Kendi kültüründen emin olduğu için başkalarıyla eşit ilişki kurabilen Türkiye’den söz ediyoruz.
Savaştan kazanç sağlamaya çalışan değil;
barıştan değer üreten Türkiye.
Başkasının toprağına göz diken değil;
yollarını birbirine bağlayan Türkiye.
Komşusunun yoksulluğunu fırsat olarak görmeyen;
komşusunun refahını kendi güvenliğinin bir parçası sayan Türkiye.
İnsanları birbirinden ayıran değil;
buluşturan Türkiye.
Medeniyetini yalnız müzelerinde anlatan değil;
günlük hayatında yeniden üreten Türkiye.
Atatürk’ün tam bağımsızlık anlayışı ile Kültürel Mîrâs Seferberliği’nin ihyâ fikrinin buluştuğu yer tam burasıdır.
Bağımsız olacağız ki eşit ilişki kurabilelim.
Kendi kültürümüze sahip çıkacağız ki başka kültürlerden korkmayalım.
Kendi ülkemizde sulhu kuracağız ki çevremizde barışın çoğalmasına katkı verebilelim.
YURTTA SULH, CİHANDA SULH BİR GELECEK PROGRAMIDIR
Atatürk’ün sözünü bugün tekrar edeceksek onu yalnız törenlerde söylenen bir vecize olmaktan çıkarmalıyız.
“Cihanda sulh” hiçbir şey yapmadan dünya barışı dilemek değildir.
Barışı üreten şartları meydana getirmektir.
Ticaret yollarını açık tutmaktır.
İnsanları birbirine bağlamaktır.
Kültürleri birbirine tanıtmaktır.
Ortak menfaatler meydana getirmektir.
Komşunun yoksulluğundan değil refahından fayda görmektir.
Komşunun parçalanmasını değil istikrarını istemektir.
Bir ülkeyi diğerinin karşısında ezmek değil, bağımsız devletleri müşterek faydada buluşturmaktır.
Böyle düşünüldüğünde;
“Yurtta sulh, cihanda sulh” Türkiye’nin önündeki yüzyıl için büyük bir gelecek programına dönüşür.
TÜRKİYE’NİN KENDİ HAKÎKATİ
Bu, Türkiye’ye sonradan giydirilecek yeni bir kimlik değil,
Türkiye’nin kendi tarihî ve coğrafî hakîkatidir.
Anadolu binlerce yıldır yolların kesiştiği topraktır.
İnsanların buluştuğu yerdir.
Kervanların geçtiği yerdir.
Doğudan batıya, kuzeyden güneye kültürlerin birbirine dokunduğu yerdir.
Dolayısıyla Türkiye’nin gelecekteki büyük gücü yalnız fabrikalarının, ordusunun, limanlarının veya demiryollarının büyüklüğünde olmayacaktır.
Bunların hepsi elbette gereklidir.
Fakat gerçek güç;
insanların Türkiye’ye güvenmesidir.
Türkiye üzerinden geçen yolun güvenli olduğunu bilmesidir.
Türkiye ile yapılan ticaretin adaletli olduğunu görmesidir.
Türkiye’nin kültürlerini yok etmeye değil, yaşatmaya yardımcı olduğunu bilmesidir.
Türkiye’nin barıştan yana olduğunu hissetmesidir.
İşte yumuşak güç dediğimiz şeyin en derin biçimi budur.
KÜLTÜREL MÎRÂS SEFERBERLİĞİ’NİN TÜRKİYE TASAVVURU
Bu yüzden Kültürel Mîrâs Seferberliği yalnız geçmişi koruma hareketi değildir.
Türkiye’nin geleceğini kültür üzerinden yeniden düşünme teklifidir.
İhyâ edilmiş Anadolu…
Köylerinin yeniden üretime katıldığı bir Türkiye…
İnsan ölçeğinde şehirler…
Yaşayan çarşılar…
Meydanlar…
Çeşmeler…
Köprüler…
Panayırlar…
Usta-çırak ilişkisi…
Âhîlik…
Halk Üniversiteleri…
Türk Halkbilimi ve Kültürel Mîrâs Enstitüleri…
Yaşayan İnsan Hazineleri…
Çocukların sanatla, tabiatla ve üretimle yetiştiği yeni hayat alanları…
Ve bütün bunların dış dünyaya açıldığı güvenli kültür yolları…
Basra’ya uzanan yol…
Orta Asya’ya uzanan yol…
Balkanlara uzanan yol…
Kafkasya’ya uzanan yol…
Avrupa’ya uzanan yol…
Türkiye kendi içinde ihyâ olurken çevresindeki kültür havzalarıyla da yeniden konuşmaya başlayabilir.
Ama bu konuşmanın dili hâkimiyet değil; müşterekliktir.
YÜZ YIL SONRA YEŞEREN FİLİZ
Uceymî Sadun Paşa’nın hikâyesine yeniden dönelim.
Bir asır önce Irak çöllerinde bir Arap aşiret lideri, kaderini Anadolu’da yaşayan insanlarla müşterek görebilmişti.
Mustafa Kemal Paşa da onun kavmine değil, sadakatine baktı.
İşte yüz yıl önce ekilen tohumlardan biri budur.
Bugün o bağın siyasî biçimini yeniden kurmamız gerekmiyor.
Ama içindeki güveni, komşuluğu, sadakati ve müşterek hayat bilgisini yeniden üretebiliriz.
Belki yüz yıl önce Uceymî’nin atlılarının geçtiği topraklardan yarın hızlı trenler geçecek.
Belki eski kervan yollarının yanında yeni ticaret yolları uzanacak.
Belki Basra’dan çıkan bir yük İstanbul üzerinden Avrupa’ya ulaşacak.
Belki Orta Asya’dan çıkan başka bir yük yine Anadolu üzerinden dünyaya açılacak.
Ama asıl başarı bunların hiçbiri olmayacaktır.
Asıl başarı, o yolların geçtiği şehirlerde insanların birbirlerini yeniden komşu olarak görebilmeleridir.
Çünkü yol yalnız mal taşımaz.
İnsan taşır.
Bilgi taşır.
Sanat taşır.
Müzik taşır.
Masal taşır.
Usta taşır.
Çocuk taşır.
Dostluk taşır.
Ve doğru kurulursa
“barış” taşır.
İşte yüz yıl önce ekilen tohumların bugün yeşermesi gereken filizi budur.
Bir imparatorluk değil;
barış büyüsün.
Hâkimiyet değil;
güven büyüsün.
Yeni sınırlar değil;
yeni yollar büyüsün.
Öfke değil;
müşterek hâfıza büyüsün.
Türkiye de geçmişinden aldığı bu hâfızayı geleceğin barış yollarına dönüştürebilsin.
Basra’dan İstanbul’a…
Orta Asya’dan Anadolu’ya…
İstanbul’dan Avrupa’ya
yollar açılsın.
Ama yalnız ticarete değil;
insana açılsın.
Yalnız sermayeye değil;
kültüre açılsın.
Yalnız bugüne değil;
geleceğe açılsın.
Atatürk’ün bir asır önce gösterdiği istikamet de işte o zaman gerçek mânâsına kavuşacaktır.
Tam bağımsız Türkiye…
Yurtta sulh.
Cihanda sulh…
Ve Kültürel Mîrâs Seferberliği’nin büyük hedefi de bunun üzerine yükselsin…
Kendi hâfızasını ihyâ etmiş, kendi ayakları üzerinde duran, çevresine korku değil güven veren; yolların, kültürlerin, üretimin ve barışın buluştuğu bir Türkiye…
İşte yüz yıl önce ekilen tohumlardan yeşermesini beklediğimiz asıl filiz budur…
Kültürel Miras Seferberliği *

