ALEVİLERİN ATATÜRK’E VE LAİK CUMHURİYETE DESTEĞİ
Ali Taş
30 Mayıs 2026
Alevi toplumu, yüzyıllar boyunca Osmanlı İmparatorluğu’nun mezhepçi, Sünni-Hanefi merkezli baskıcı idari yapısı tarafından ötekileştirilmiş; “rafızi”, “zındık” ve “kızılbaş” gibi ifadelerle aşağılanarak sistematik katliamlara ve ayrımcılığa maruz kalmıştır. Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde başlatılan Milli Mücadele ve ardından kurulan Cumhuriyet, Aleviler için bu dışlayıcı düzene karşı tarihsel bir kırılma noktası teşkil etmiştir.
Atatürk, Alevilere yönelik dışlayıcı politikalara son vererek onları hukuken “özgür ve eşit yurttaş” statüsüne kavuşturmuştur. Cumhuriyet’in ilan ettiği laiklik, akılcılık ve çağdaşlaşma vizyonu ile tarikat tabanlı yapılara karşı duruşu, Aleviliğin özünde yer alan felsefe ile yapısal bir uyum göstermiştir. Bu bağlamda, hilafetin ve medreselerin kaldırılması ile Tekke ve Zaviyelerin kapatılması gibi radikal adımlar, Alevi toplumu nezdinde birer özgürleşme hamlesi olarak kabul görmüştür.
Bu tarihsel ittifakın en somut örneklerinden biri, Hacı Bektaş Veli Dergâhı’nın son postnişini Cemalettin Çelebi’nin daha 1919 yılında Mustafa Kemal’e verdiği açık destektir. Batı Anadolu başta olmak üzere pek çok bölgede Alevi dedeleri, Kuvâ-yi Milliye saflarına fiilen katılarak yeni kurulan modern devletin harcında ve kurucu iradesinde asli unsur olarak yer almışlardır.
Cumhuriyet’in İlk Dönemi:
Atatürk’ün Öncelikleri ve Süre Kısıtı
Mustafa Kemal Atatürk’ün Cumhurbaşkanlığı dönemi 1923 ile 1938 yılları arasında, yalnızca 15 yıllık kısa bir süreyi kapsamaktadır. Bu kısıtlı zaman zarfında kurucu irade; uzun süren savaşlardan bitap düşmüş, ekonomik olarak çökmüş bir halkı ayağa kaldırmak ve köklü yapısal devrimleri hayata geçirmek mecburiyetindeydi.
Bu doğrultuda; Saltanatın kaldırılması (1922), Hilafetin kaldırılması (1924), Harf Devrimi (1928) ve kadınlara seçme ile seçilme hakkının tanınması (1934) gibi öncelikli inkılaplar, laik ve muasır bir Türkiye’nin kurumsal altyapısını inşa etmek adına hızla gerçekleştirildi. Ancak dönemin çetin jeopolitik ve sosyo-ekonomik şartları ile Atatürk’ün erken vefatı, Aleviliğin kamusal alanda kurumsal olarak tanınması ve devlet nezdinde tam manasıyla temsil edilmesi gibi daha kapsamlı ve derinlemesine yapısal düzenlemelerin tamamlanmasına fırsat vermemiştir.
Osmanlı Mirası ve Alevi Toplumunun Görünmezliği:
Cumhuriyet’in kuruluşuyla birlikte, Osmanlı döneminden sarkan kronik sosyolojik sorunların bir anda ortadan kalkması mümkün olmamıştır. Yüzyıllar boyunca merkeze uzak kırsal bölgelere, dağ köylerine itilen; idari ve bürokratik mekanizmalardan tamamen yalıtılan ve inanç ritüellerini “sır” içinde, gizlilikle yürütmek zorunda bırakılan Alevi toplumu, bu tarihsel arka plan nedeniyle Cumhuriyet’in ilk yıllarında da kentleşmesini tamamlayamamıştı. Büyük şehirlerde, bürokraside ve karar alma mekanizmalarında yeterince görünür olamayan Alevi kitlesinin kurumsal ve hukuki talepleri, dönemin şartlarında örgütlü ve güçlü bir biçimde seslendirilememiştir.
Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Kuruluş Amacı ve Evrimi:
Atatürk, dinin siyasi emellere alet edilmesini, hurafeleri ve din istismarını modern devlet yapısı için en büyük tehditlerden biri olarak görmüştür. Osmanlı’nın son demlerinde Şeyhülislam fetvalarının siyaseti tahakküm altına alması ve tarikatların devlet mekanizmalarına doğrudan müdahale etmesi, dinin siyasal çıkarların aracı haline gelmesine yol açmıştı.
Bu yozlaşmanın önüne geçmek amacıyla 1924 yılında Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB) ihdas edilmiştir. Kurumun asli varlık gerekçesi; dini faaliyetleri devletin denetimi ve gözetimi altında tutmak, din üzerinden yürütülen istismarı engellemek ve kamusal alanda laik düzene uygun bir nizam sağlamaktı. Ne var ki, ilerleyen zaman diliminde bu kurum, kuruluş felsefesinin aksine, ağırlıklı olarak yalnızca Sünni inanç ritüellerini ve anlayışını temsil eden monolith (tek tipçi) bir yapıya bürünmüştür. Bu kurumsal dönüşüm, Alevilerin kendilerini devlet mekanizmasında dışlanmış ve inançsal düzeyde temsil edilmemiş hissetmelerine zemin hazırlamıştır.
1938 Sonrası Dönem:
Mezhepçi Zihniyetin Yeniden İnşası
Atatürk’ün 1938 yılındaki vefatının ardından, Cumhuriyet’in benimsediği laiklik ilkesinin içi siyasi aktörler tarafından zamanla boşaltılmıştır. Özellikle çok partili demokratik hayata geçiş süreciyle birlikte, oy kaygısı güden popülist siyaset, mezhep eksenli söylemleri ve politikaları yeniden canlandırmıştır.
Bu süreçte Alevilerin eşit yurttaşlık talepleri dönemsel hükümetler tarafından sistematik olarak göz ardı edilmiştir. Pek çok Alevi araştırmacı ve tarihçinin de mutabık kaldığı üzere; modern Türkiye’de Alevilerin karşılaştığı sosyo-politik sorunlar Cumhuriyet devrimlerinin özünden veya felsefesinden değil; tam aksine Atatürk sonrası dönemde bu devrimlerin ruhundan uzaklaşılması, Osmanlı’dan miras kalan mezhepçi refleksiyonların ve Emevi-Abbasi geleneğinden beslenen statükocu zihniyetin yeniden devlet katına taşınması sebebiyle neşet etmiştir.
Demokrat Parti Dönemi ve Asimilasyon Pratikleri:
1950 yılında iktidara gelen Adnan Menderes liderliğindeki Demokrat Parti (DP) dönemi, devletin din politikalarında muhafazakâr ve geleneksel kodlara dönüşün hızlandığı bir evre olmuştur. Alevi entelektüelleri ve çevreleri tarafından bu döneme yöneltilen temel eleştiriler şu başlıklar altında yoğunlaşmaktadır:
- Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Sünni merkezli kurumsal yapısının tahkim edilmesi,
- Tarihsel olarak Alevi nüfusun yoğun olduğu köylere, yerel halkın inanç pratikleri gözetilmeksizin sistematik olarak cami inşa edilmesi,
- Cemevlerinin yasal birer ibadethane olarak tanınmaması ve hukuki statü dışı bırakılması,
- Alevi yerleşim birimlerine, Sünni fıkıh geleneğine göre eğitilmiş din görevlilerinin (imamların) atanması.
Söz konusu idari uygulamalar, Alevi toplumu tarafından kültürel ve inançsal kimliği eritmeyi amaçlayan birer “asimilasyon politikası” olarak nitelendirilmiş ve toplumsal hafızada derin izler bırakmıştır.
Sonuç:
Tarihsel bir projeksiyonla bakıldığında; Mustafa Kemal Atatürk’ün kısıtlı ömrü, Osmanlı İmparatorluğu’ndan devralınan çok boyutlu ve ağır enkazı tasfiye etmeye hasredilmiş; bu zorlu süreçte Alevilerin kurumsal temsiliyetine yönelik adımlar nihayete erdirilememiştir. Diyanet İşleri Başkanlığı ise başlangıçta laik düzeni koruma ve denetleme aracı olarak kurgulanmışken, sonraki siyasi iklimlerde çoğunluk mezhebinin hamisi konumuna evrilmiştir.
Bugün Alevilerin dile getirdiği; inanç özgürlüğü ve yuttaşlık hakkı, cemevlerinin ibadethane olarak yasal güvenceye kavuşturulması ve kamusal alanda adil temsil gibi talepler, tarihsel bir hak arayışının ve adalet arzusunun tezahürüdür. Bu demokratik mücadele; herhangi bir inanç grubuna karşı bir konumlanış yahut dine yönelik bir düşmanlık ihtiva etmemektedir. Aksine; evrensel insan hakları, anayasal laiklik, toplumsal adalet ve insan onurunun korunması adına yürütülen meşru bir hak ve özgürlük mücadelesidir.

