YİNE YENİ DÜNYA DÜZENİNDE SON HAMLE “ŞAH-MAT”
“Pasifik Savaşlarına Doğru Teknolojinin Jeopolitiği: Çip, Nadir Toprak ve Güç Dengesi”
Bir zamanlar yalnızca ekonomik verilerle, askeri kapasiteyle ya da diplomatik söylemlerle açıklanmaya çalışılan küresel güç meselesi artık çok daha çıplak, çok daha somut iki temel alanda düğümleniyor. Bunlardan biri çipler, diğeri ise nadir toprak elementleri. Biri modern teknolojinin sinir sistemi, öbürü o sistemin işlemesi için gereken gizli damar. İşte bugün Çin ile Tayvan arasında yeniden belirginleşen yakınlaşma ihtimali, yalnızca iki siyasi yapının ya da iki tarihsel tarafın bir araya gelmesi dünyanın bundan sonraki güç haritasını kimin çizeceğiyle doğrudan ilgilidir.
Bu çerçevede bakıldığında, Çin ile Tayvan arasında gerçekleşen son temas diplomatik bir ziyaretin işaret ettiği asıl tablo, Asya’daki ülkelerin artık Amerika Birleşik Devletleri’nin mutlak himayesine güvenerek yol alamayacaklarını düşünmeye başlamalarıdır. Uzun yıllar boyunca ABD’nin koruma şemsiyesi altında büyüyen, sanayileşen, teknoloji üreten ve küresel sisteme eklemlenen pek çok ülke şimdi yön değiştirmektedir. Bu yeni ikliminin en dikkat çekici işaretlerinden biri de Tayvan’dan Çin’e giden ziyarettir. Artık tarih boyunca düşmanlıkların yerini çıkar ortaklıklarının alması, büyük kırılmaların habercisi olarak okunabilir.
Bugün çip denildiğinde akla yalnızca telefonlar, bilgisayarlar ya da tabletler gelmemelidir. Çip dediğimiz şey, aslında çağdaş uygarlığın en görünmez ama en vazgeçilmez omurgalarından biridir. Eğer çip olmasaydı bugün kullandığımız kameralar olmazdı; objektifler, hassas görüntüleme sistemleri, gelişmiş araç içi donanımlar, akıllı telefonlar, bilgisayarlar, modern uçak rampaları, füze başlıkları, tank zırhlarını yöneten sistemler ve sayısız askeri-sivil teknoloji de bugünkü biçimleriyle varlık gösteremezdi. Kırk yıl önce otomobillerin büyük ölçüde mekanik sistemlerle çalıştığını hatırlamak yeterlidir. Bugün ise aynalardan aydınlatmaya, görüş açılarını hesaplayan birimlerden sürüş destek mekanizmalarına kadar her şey çipler sayesinde yönetiliyor. Çipin olmadığı bir aracın yalnızca metal yığınına yakın bir şey olacağı tespiti abartı değildir. Aynı şey yalnızca otomotiv için değil, uzay sanayiinden savunma teknolojilerine, gündelik hayattan ağır sanayiye kadar geniş bir alan için geçerlidir.
İşte bu nedenle Tayvan’ın elinde tuttuğu çip gücü, herhangi bir ekonomik avantajdan çok daha büyük anlam taşımaktadır. Dünyada üretilen özellikle ileri düzey çiplerin çok büyük bir bölümü Tayvan tarafından üretilmektedir. 4 nanometre ve daha ileri ölçeklerdeki çip üretiminde Tayvan’ın neredeyse tekel konumundadır. 3 ve 2 nanometre düzeyinde ise pazardaki hakimiyeti son derece yüksek olmakla birlikte 1,8 nanometrelik üretimde Tayvan açık ara öndedir. Bu basit bir pazar üstünlüğünden ziyade teknolojik çağın en kritik halkasını tutan bir merkez olduğunu ortaya koymaktadır.
Tayvan’ın sahip olduğu bu güç, tek başına mutlak egemenlik anlamına gelmez. Aksine, çip üretimi bütünlüklü bir zincir sistemi içinde işlediği için, Tayvan her ne kadar son halka gibi görünse de, o son halkaya ulaşan yol başka ülkelerden de geçmektedir. Tayvan’ın ileri seviye çipleri üretebilmesini mümkün kılan dev makinelerin Hollanda tarafından sağlandığı, bu makinelerin içerdiği altyapı ve yazılım tarafında ise Almanya’nın ve dolaylı biçimde Amerika’nın etkisinin devam ettiği görülmektedir. Bu durum açık biçimde şunu ortaya koyar: modern teknoloji dünyasında tam bağımsızlık son derece ender görülen bir durumdur. Zincirin kritik halkalarından biri Tayvan’dır; fakat öteki halkalar olmadan Tayvan’ın bu gücünü aynı şekilde sürdürebilmesi sürdürülebilir değildir. Bu yüzden Tayvan’ın çip alanında güçlüdür; ancak aynı zamanda kırılgan bağımlılıkların çevrelediği bir güçtür.
Tam bu noktada Çin sahneye çıkmaktadır. Çünkü Çin’in bu tabloyu çok net biçimde gördüğü ve artık Tayvan’a yalnızca askeri ya da politik bir mesele olarak değil, aynı zamanda teknolojik bir ortaklık ve tamamlayıcılık düzleminde bakmaktadır. Çin, dünya çip tekelini elinde bulunduran Tayvan’a bu sebeplerle adeta bir barış çubuğu uzatmıştır. Bu jesti yalnızca siyasi bir yumuşama olarak okumak eksik olur. Asıl verilmek istenen mesaj daha kapsamlıdır: Sizin elinizde bulunan çip tekelini birlikte değerlendirebiliriz. Bu, karşı tarafın direncini azaltmayı amaçlayan sıradan bir yakınlaşma dili değildir; küresel güç dengesini değiştirme potansiyeli taşıyan bir çağrıdır.
Tayvan’ın böyle bir yakınlaşmadan kazancı çiplerle bile kolay kolay kıyaslanamayacak kadar büyük bir stratejik değere sahip olan nadir toprak elementleridir. Çin, dünya nadir toprak elementleri sektörünün yaklaşık yüzde 48,6’sını elinde bulundurmaktadır. Bu oran tek başına bile küresel dengenin ne kadar çarpıcı biçimde Çin lehine dönmüş olduğunu göstermeye yeter. Amerika’nın aynı alandaki payının yalnızca yüzde 2,9 seviyesinde olduğu düşünüldüğünde ise aradaki uçurum daha da görünür hale gelir. Bu fark sadece ekonomik değildir; teknolojik geleceğin üzerinde kimin daha güçlü söz sahibi olacağını belirleyen bir farktır.
Nadir toprak elementlerindeki “Nadir” ifadesi, sanki bu elementlerin yeryüzünde çok az bulunduğu izlenimini verse de bu elementler dünyanın pek çok yerinde, hatta insanların üzerinde yaşadığı toprakların altında dahi bulunabilir. Mesele onların var olması değil, işlenebilmesidir. Bir ton toprağı elersiniz; bazen yalnızca bir gram, bazen bir buçuk gram, bazen ise hiçbir şey elde edemezsiniz. Esas güçlük, bu elementlerin ekonomik ve teknik açıdan ayrıştırılması, saflaştırılması ve son ürün haline getirilmesinde ortaya çıkmaktadır. Bu yüzden nadir toprak elementleri yalnızca bir maden çıkarma meselesi değildir; ileri işleme kapasitesi, sanayi altyapısı, çevresel maliyet ve jeopolitik irade meselesidir. Bu sebeple Çin bu paydada öndedir.
Bugün dünyada füze başlıklarından füze rampalarına, uzay mekiklerinden günlük yaşamda kullandığımız telefonlara, tabletlere, bilgisayarlara, objektiflere ve merceklere kadar sayısız ürün bu elementlerin sağladığı imkânlarla üretilen çiplerle çalışmaktadır. Başka bir ifadeyle, nadir toprak elementleri çağdaş hayatın görünmeyen temel malzemelerinden biridir. Çin’in nadir toprak elementleriyle Tayvan’ın çip gücünün birleşmesi girişimi, yalnızca jeopolitik bir yakınlaşmanın yanı sıra, küresel güç merkezinin yer değiştirmesi olarak görülmelidir.
Amerika Birleşik Devletleri ile İran savaşının galibinin ya da mağlubunun henüz kesin biçimde belli olmamasına rağmen doğurduğu küresel algı yönetimi açısından ABD’nin prestij kaybı açıktır. Bu sebeple özellikle Asya’da bulunan üretim merkezli Singapur, Tayvan, Güney Kore, Endonezya, Malezya ve hatta Japonya gibi ülkeler için artık ABD eski ölçüde güven veren bir koruyucu ülke olarak görülmemektedir.
Bunlar özellikle 1980’li yıllardan itibaren büyük ekonomik sıçramalar gerçekleştiren, “Asya Kaplanları” olarak bilinen ya da bu çerçevede değerlendirilen ülkelerdir. Bu süreç henüz topyekûn bir kopuş anlamına gelmese de, zihinsel bir kırılmanın başladığını işaret etmektedir. Bir ülke, koruyucusuna duyduğu inancı tamamen kaybetmeden önce genellikle alternatifleri sessizce değerlendirmeye başlar. Ziyaretler, jestler, sembolik temaslar ve diplomatik yumuşamalar işte tam böyle dönemlerde çoğalır.
Tayvan’dan Çin’e yapılan ziyaret de tam bu çerçeve içinde anlam kazanmaktadır. Bu ziyaretin sıradan bir temas olmadığı, yaklaşık on yıl aradan sonra gerçekleşmesi nedeniyle oldukça önemlidir. Diğer bir açıdan Tayvan’daki ana muhalefet partisi Kuomintang’ın lideri modern Çin ile Tayvan arasındaki ortak tarihsel damarlardan biri olan Sun Yat-sen figürü hem Mao tarafından hem de Çan Kay-şek tarafından saygıyla anılan bir kurucu lider olarak bugünkü modern Çin’in ve Tayvan’ın ortak kurucu babası sayılır böylece bugünkü yakınlaşmanın meşru ve duygusal zeminini hazırlamak suretiyle Kuomintang liderinin Çin’deki ilk ziyaretini Sun Yat-sen’in kabrine gerçekleştirmesi, özellikle simgesel olarak son derece yoğun bir anlam taşımaktadır. Törenin, protokol görevinin ötesinde, bir tür tarihsel bağlılık ve ortak hafıza inşası olarak sunulması amaçlandığını düşündürüyor. Algılar ile yönetilen bu ziyaretin olgulara dönüşebilmesi adına bazen siyasette bir mezarın başında verilen görüntü, bir parlamento konuşmasından çok daha fazla anlam taşıyabilir.
Bu törenden sonra yapılan konuşmanın içeriği ise daha da dikkat çekici; Tayvanlı muhalefet lideri, bundan sonra Amerika Birleşik Devletleri ile birlikte hareket etme kabiliyetlerinin kalmadığını, artık Çin’le ve Uzakdoğu’yla birlikte hareket etmeleri gerektiğini söyledi. Bu sözlerin Çin yönetimi tarafından büyük beğeniyle karşılandı, alkışlandı ve hatta halk tarafından da coşkuyla uğurlandı. Burada amaç açıktır: bu ziyaret yalnızca üst düzey bir siyasi temas değil, aynı zamanda bir zihniyet değişiminin ilanı olarak sunulmakta.
Tayvan parlamentosundaki toplam milletvekili sayısı üzerinden yapılan hesapla, Kuomintang’ın 55 sandalye ile çok güçlü bir yerde durduğu, ileride yapılacak seçimlerde ise iktidarın bir numaralı sahibi haline gelmesi stratejik bir devlet aklı müdahalesi olarak değerlendirirsek, değişim kaçınılmaz görünüyor. Bununla birlikte şu anda iktidarda bulunan koalisyon partisinin Çin’le birleşme ya da bütünleşme çizgisinden farklı bir rota izlemesi ana muhalefetin, hatta oy çoğunluğu bakımından fiili ağırlığın Çin’e yakın bir çizgide bulunması, gelecekteki siyasi yönelimin habercisi olarak 2028 seçimleri kritik bir eşik olarak resmedilmektedir. Eğer Kuomintang bu seçimleri kazanırsa, Çin’le yakınlaşmanın kurumsal zemini çok daha sağlam hale gelebilir. Zaten partinin programında Çin’le yakınlaşma bulunuyor. Burada öne çıkan bir başka tema, Çin ile Tayvan arasındaki ilişkinin yalnızca iki ayrı devlet arasındaki soğuk politik müzakere olarak “iki devlet bir millet” düşüncesini andıran Hong Kong ve Makao örneklerindeki gibi bir model. Yani tamamen ortadan kalkmış bir özerklik değil; anakaraya bağlanan ama kendi belirli özel yapısını koruyan bir siyasi formül ile bir yaklaşıma söz konusu.
Böyle bir çerçevenin, hem Tayvan’daki bağımsızlık hassasiyetini tümden ezmeden hem de Çin’in stratejik hedeflerine hizmet ederek mümkün olabilir. Böyle bir senaryoda anakaraya bağlandığı gün, dünyadaki çip üretim tekeli Çin’in emrine geçmiş olacak; Çin’in elindeki nadir toprak unsurları da Tayvan’ın kullanımına sunulacak. Böylece iki tarafın çıkarı da aynı hatta birleşmiş olacak.
Eğer Çin teknolojik liderliğini sürdürebilmek adına uzlaşmayı dener ve sonuç alamazsa, “zor oyunu bozar” anlayışıyla da hareket edebilir. Bu yaklaşım, Çin’in bölgesel gücünün yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda caydırıcı siyasi ve askeri karakterine de uygun. Bu çerçevede Tayvan’ın bugüne kadar zaten Amerika’ya bağımlı olduğu açık iken Amerika Birleşik Devletleri’nin rolü yeniden önem kazanır.
Tayvan için asıl soru ise bundan sonra Amerika’ya bağımlı kalmanın mı, yoksa Çin’e bağımlı hale gelmenin mi tercih edileceğidir. Tayvan kendi başına güçlü, zengin ve etkili bir yapı olabilir; fakat küresel teknolojik ve güvenlik zincirleri içinde hiçbir aktör tam anlamıyla yalıtılmış bir şekilde yaşayamaz. Bu yüzden mesele, “bağımsızlık mı bağımlılık mı?” olmaktan çok, “hangi bağımlılık daha güvenli, daha kazançlı ve daha sürdürülebilir?” sorusuna dönüşmektedir.
Bu soruya verilen cevap ise oldukça nettir: Amerika’nın koruma kapasitesine duyulan güven sarsılmıştır; Çin ise yeni koruyucu olarak öne çıkmaktadır. Hatta yalnızca Tayvan için değil, Güney Kore, Singapur, Endonezya, Malezya ve hatta Japonya için bile bu yeni koruyucu arayışının geçerli olduğu görülmektedir. Rusya da ihtimaller arasında anılsa da, onun bu ülkeleri koruyacak büyüklükte ve sağlamlıkta bir kalkan sunamadığı, bu yüzden asıl çekim merkezinin Çin olması yeni bir bölgesel düzenin merkezi haline gelmesi gelecekte muhtemel hazırlıkları yapılan pasifik savaşlarına da bir olgunluk kazandırıyor.
Vietnam’dan üst düzey yetkililerin Pekin’e gitmesi, Kamboçya’dan, Laos’tan, Sri Lanka’dan başka aktörlerin de Çin ile görüşecek olması tesadüf olamaz. Bununla birlikte Amerika’nın Singapur’un dünya devi haline gelmesinde, Güney Kore’nin yükselişinde, Japonya’nın savaş sonrası yeniden büyük bir ülke olarak inşa edilmesinde Amerika’nın payı olduğu kabul edilmektedir. Endonezya ve Malezya için de aynı şeyi söyleyebiliriz.
Yani burada ABD’yi tamamen önemsizleştiren bir çizgide düşünemeyiz ayrıca romantizme de kapılamayız. Ancak asıl nokta şudur: eski koruyucu büyüktü, güçlüydü ve uzun süre iş gördü; fakat artık aynı güveni vermemektedir. Eski odak güç zayıfladığı bir yerde yeni odak güç arayışı başlar. Buradan bakıldığında, Tayvan’ın Çin’le yakınlaşması yalnızca iki taraflı bir mesele olmaktan çıkmakta; bütün Asya’nın geleceğine dair işaretler taşımaktadır. Eğer Tayvan gibi kritik bir teknoloji merkezi bile Amerika yerine Çin’le daha sıcak bir hat kurmaya başlarsa, bunun psikolojik etkisi çok geniş olur. Çünkü Tayvan yalnızca sembolik değil, stratejik bir sınavdır. Amerika’nın etkisi altındaki çip dağıtım düzeni, bugüne kadar Çin’i dar boğazda tutan başlıca unsurlardan biriydi. Sırf bu sebeple bile Hürmüzün önemini çok iyi anlamamız gerekiyor.
Yani Tayvan’ın ürettiği bütün çipler esasen Amerika Birleşik Devletleri’nin yönlendirmesiyle dünya pazarlarına dağıtılmakta ve Çin bu durumun sıkıntısını yaşamaktadır. Yani mesele yalnızca kimin ürettiği değil; kimin yönlendirdiği, kimin erişebildiği ve kimin dışarıda bırakıldığı meselesidir.
Elbette Amerika Birleşik Devletleri’nin bu oyunu bozmak isteyecektir, Washington’un buna sessiz kalması beklenmez. Fakat burada sermaye değişiminde yer alan aktörlerin oyuna sürdüğü oyuncuların kimler olacağı da artık yavaş yavaş gün yüzüne çıkmaktadır. Bugün Amerika Birleşik Devletleri istenilen esnekliğe, kudrete ve caydırıcılığa artık tam anlamıyla sahip değildir. Bu nedenle oyunu bozma iradesi olsa bile, eskisi kadar etkili davranamayabilir. Özellikle Trump’ın Esptein dosyaları ile tam anlamıyla İsrail’in kuklası olmuşken akıl sağlığının sorgulandığı ve iç dinamiklerin aleyhte çalışmaları pek çok açıdan tüm dinamikleri hatta Papayı dahi karşısına alması da çabası… Trump için yolu sonu yaklaşırken ABD kendi içinde üretim ekonomisine geçemez ise daha büyük çıkmazlara gireceği de aşikardır…
Bütün bu tablo bir araya getirildiğinde ortaya çıkan şey, sıradan bir dış politika değerlendirmesinden çok daha fazlasıdır. Bu; aynı anda tarih, teknoloji, hammadde siyaseti, büyük güç rekabeti, seçim hesapları, sembolik ziyaretler ve bölgesel psikoloji üzerine kurulan geniş bir jeopolitik tasvirdir. Sun Yat-sen’in mozolesine bırakılan çelenkten Hollanda’nın devasa litografi makinelerine, oradan Çin’in nadir toprak hâkimiyetine ve Amerika’nın azalan prestijine kadar uzanan bütün unsurlar tek bir büyük anlatıda birleşmektedir. Bu anlatının özü şu cümleyle özetlenebilir: Yeni dünya düzeni yalnızca silahla kurulmayacaktır; çiple, hammaddeyle ve kimin kiminle birlikte yürüyeceğine dair siyasi cesaretle kurulacaktır.
Bu yüzden Tayvan’dan Çin’e yapılan ziyaret basit bir diplomatik adım değildir. O ziyaret, ortak tarihin hatırlatılmasıyla meşrulaştırılan, ortak çıkarla derinleştirilen ve küresel güç değişimi bağlamında anlam kazanan bir işarettir. Her işaret hemen sonuca dönüşmez; her temas da yeni bir çağın kapısını anında açmaz. Ama bazı ziyaretler vardır ki, onların yankısı protokol salonlarının çok ötesine geçer. Çünkü o ziyaretler yalnızca bugün için değil, yarın için yapılır. Tayvan ile Çin arasındaki bu yakınlaşma ihtimali de tam böyle bir yerde durmaktadır. Henüz kesinleşmiş bir birleşme değildir; fakat yalnızca ihtimal olarak bile dünya siyasetini sarsacak bir hattır.
Bugün için belki herkes aynı sonuca varmayabilir. Kimileri bu tabloyu fazla iddialı bulabilir, kimileri Amerika’nın gücünü hâlâ yeterli görebilir, kimileri de Tayvan toplumunun Çin’le böylesine ileri bir yakınlaşmaya kolay kolay razı olmayacağını düşünebilir. Bunların tamamı tartışılabilir. Ancak şu gerçeği görmezden gelmek mümkün değildir: çipler ve nadir toprak elementleri çağın en kritik iki unsurudur ve bu iki unsurun merkezinde duran aktörler arasındaki her hareket bütün dünyayı ilgilendirir. Üstelik bu hareket, tarihsel hafızanın, siyasi zorunluluğun, ekonomik hesapların ve güvenlik kaygılarının aynı anda devreye girdiği bir alanda yaşanıyorsa, sonuçlarının sıradan olması beklenemez.
ABD/İsrail – İran savaşı, İsrail-Lübnan saldırılarını geniş çerçeveden bir bu bakış açısıyla ele aldığımızda enerji koridorlarının yeni bölgesel aktörleri ve değişen dünya düzeninde hegemon güçlerin para piyasalarındaki stratejik oyunlarının maliyetini tüm insanlık olarak bizler de ödüyoruz. Bu strateji savaşlarının son durağı olan Türkiye’nin merkezi konumu gereği varlık mücadelesini yalnızca Türk’çe bakış açısıyla kendi çıkarları doğrultusunda vazgeçilmez kadim denge politikaları ile yönetmesi elzemdir. Kişisel çıkarlar doğrultusunda hareket edecek lükü olmayan sistemin bu politikaların dışına çıkma eğilimi dahi intihar etmek olur. Şahsen böyle bir sonucu asla öngörmüyorum, olasılıklar dahilinde dahi olması beni rahatsız ediyor ancak önlemleri almak açısından kamuoyu vicdanı olarak yapılması gereken çok fazla ödevlerimiz olduğunun da farkına varmalıyız…
Güneş Altuner
10.04.2026

