ÜMMET BİLİNCİNDEN YURTTAŞLIK BİLİNCİNE GEÇEMEYEN TOPLUMDA DEMOKRASİNİN İMKÂNSIZLIĞI: SİYASAL İSLAM’IN TOPLUMSAL KÖKENLERİ VE MADDİ ALTYAPISI
Ümmet Bilincinden Yurttaşlık Bilincine Geçemeyen Toplumda Demokrasinin İmkânsızlığı: Siyasal İslam’ın Toplumsal Kökenleri ve Maddi Altyapısı
Sefa Yürükel
Toplumsal Bilinç ve Siyasal Rejim Arasındaki Yapısal Bağın Ötesine Geçmek
Bir siyasal rejimin niteliği, yalnızca anayasal metinler, kurumsal tasarımlar veya siyasal elitlerin tercihleriyle açıklanamaz. Rejimin niteliğini belirleyen en temel faktörlerden biri, o rejimi ayakta tutan veya dönüştüren toplumsal bilinç düzeyidir. Toplumun siyasal kültürü, bireylerin kendilerini nasıl tanımladıkları, siyasal otoriteyle nasıl ilişki kurdukları, hak ve ödevlerini nasıl algıladıkları ve kolektif aidiyetlerini hangi referans çerçevesinde inşa ettikleri, siyasal rejimin demokratik mi yoksa otoriter mi olacağını büyük ölçüde belirler. Bu nedenle, Türkiye’de demokrasinin neden var olamadığını anlayabilmek için, yalnızca iktidarın pratiklerine değil, aynı zamanda bu iktidarı ortaya çıkaran, besleyen ve sürdüren toplumsal tabanın bilinç yapısına da bakmak gerekir.
Ancak bu noktada,”bilinç” kavramını bağımsız, kendi kendini var eden ve tek belirleyici bir “olgu” olarak ele almak analitik bir hataya düşmek anlamına gelir. Toplumsal bilinç veya zihin kodları, bir boşlukta oluşmaz. Bu kodları belirleyen kök sebepleri ve organik süreçleri, yani bilinci şekillendiren maddi gerçeklikleri dikkate almadan yapılacak bir değerlendirme eksik kalacaktır. Bilinç; ekonomik koşullardan, üretim ilişkilerinden ve sınıfsal yapıdan, tarihsel deneyimlerden, devletin kurucu ideolojisinden, eğitim sisteminden, kentleşme dinamiklerinden, mülkiyet ilişkilerinden ve toplumsal örgütlenme biçimlerinden bağımsız olarak şekillenmez.
Dolayısıyla bu makalenin temel iddiası, toplumsal bilincin tek başına belirleyici olduğu değil; siyasal rejimin yeniden üretilmesinde toplumun bilinç ve aidiyet kodlarının da belirleyici bir alan oluşturduğu yönündedir. Mesele, “bilinç mi maddi koşullar mı?” gibi kısır bir ikileme indirgenmemelidir. Maddi koşullar bilinci şekillendirirken, oluşan toplumsal bilinç de siyasal tercihleri, örgütlenmeleri ve mevcut ilişkilerin yeniden üretimini etkiler. Bu, karşılıklı ve organik bir süreçtir. Bu genişletilmiş çerçevede, önce Siyasal İslam’ı iktidara getiren toplumun bilinç yapısının anatomisi çözümlenecek, ardından bu bilinç yapısını üreten ve sürekli kılan maddi, tarihsel ve kurumsal kök sebepler tartışmaya dahil edilecektir.
Ümmet Bilincinin Egemenliği: Yurttaşlığın Reddi ve Dinsel Aidiyetin Siyasallaşması
Yurttaşlık bilinci, modern demokrasinin en temel kültürel ön koşullarından biridir. Yurttaşlık, bireyin kendisini siyasal topluluğun eşit haklara sahip bir üyesi olarak görmesi; siyasal kararlara katılma hakkına ve sorumluluğuna sahip olduğunu bilmesi; hukuk önünde diğer tüm bireylerle eşit olduğunu içselleştirmesi anlamına gelir. Yurttaşlık bilinci, bireyin siyasal otoriteye itaatini hukuka ve anayasaya dayandırır; bu itaat, koşulludur ve belirli sınırları vardır. Yurttaş, siyasal iktidarı denetleme, eleştirme ve gerektiğinde seçim yoluyla değiştirme hakkına sahip olduğunun bilincindedir.
Ümmet bilinci ise yurttaşlık bilincinin tam karşıtıdır. Ümmet kavramı, dinsel aidiyeti siyasal topluluğun temeli olarak kurgular. Birey, kendisini yurttaş olarak değil, ümmetin bir mensubu olarak tanımlar. Bu tanım, siyasal topluluğun sınırlarını dinsel aidiyete göre çizer: Müslüman olanlar topluluğun asli üyeleridir; Müslüman olmayanlar ise ya dışlanır ya da ikincil bir konuma itilir. Ümmet bilinci, bireyin siyasal otoriteye itaatini dinsel bir yükümlülük olarak kurgular. Lider, yalnızca bir siyasal aktör değil, aynı zamanda dinsel cemaatin temsilcisi, hatta bazen dinsel bir kurtarıcı olarak görülür. Bu itaat koşulsuzdur; çünkü itaatin kaynağı hukuk değil, dinsel inançtır. Lideri eleştirmek, yalnızca siyasal bir muhalefet eylemi değil, aynı zamanda dinsel bir sapkınlık, hatta ihanet olarak algılanır.
Bu bilinç yapısını üreten kök sebepler nelerdir?
Öncelikle, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan itibaren uyguladığı laiklik politikalarının, toplumun geniş kesimlerinde bir “dinsel yabancılaşma” ve “mağduriyet” hissi yarattığı tarihsel bir gerçektir. Devletin dini kamusal alandan dışlaması, dindar kesimlerde devlete karşı bir güvensizlik ve kendi cemaatlerine sığınma refleksi geliştirmiştir. Jakoben bir laiklik anlayışının, dini yalnızca kamusal alandan değil, adeta toplumsal hayatın tamamından tasfiye etme çabası, geniş kitlelerde tepkisel bir dinsel kimliklenmeyi tetiklemiştir. Bu tarihsel mağduriyet anlatısı, bugün bile siyasal İslam’ın en güçlü mobilizasyon araçlarından biri olmaya devam etmektedir.
İkinci olarak, 1980 sonrası uygulanan neoliberal ekonomi politikaları ve ihracata dayalı büyüme modeli, Anadolu’da “İslami sermaye” olarak adlandırılan yeni bir burjuva sınıfı yaratmıştır. MÜSİAD gibi örgütlenmeler etrafında toplanan bu sınıf, ekonomik çıkarlarını siyasal alana taşımak için dinsel aidiyeti bir mobilizasyon aracı olarak kullanmıştır (Buğra, 1998; Tuğal, 2009). Devletin merkezi planlamacı ekonomik modelinden piyasa ekonomisine geçiş, geleneksel olarak devletin ekonomik ayrıcalıklarından dışlanmış olan muhafazakâr Anadolu sermayesine yeni fırsatlar sunmuş; bu sermaye de siyasal alana girmek ve iktidarı ele geçirmek için dinsel söylemi ve cemaat ağlarını etkili bir biçimde kullanmıştır.
Üçüncü olarak, Soğuk Savaş döneminde devletin “komünizme karşı” dinsel muhafazakârlığı desteklemesi, tarikat ve cemaatlerin devlet içinde ve toplumda güçlenmesine zemin hazırlamıştır. Devlet, sol hareketlere karşı bir denge unsuru olarak dinsel cemaatleri bilinçli bir şekilde desteklemiş; imam hatip okulları, Kur’an kursları ve dinsel vakıflar bu dönemde devlet eliyle yaygınlaştırılmıştır. Bu kurumsal altyapı, ilerleyen yıllarda Siyasal İslam’ın toplumsal tabanını oluşturacak kadroların yetişmesinde ve örgütlenmesinde kritik bir rol oynamıştır.
Bu maddi ve tarihsel süreçler, ümmet bilincinin yeniden üretilmesinin altyapısını oluşturmuştur. Siyasal İslam’ı iktidara getiren toplumda ümmet bilincinin egemenliği, yurttaşlık bilincinin gelişmesini yapısal olarak engellemiştir. Bu toplum, bireysel haklarını hukuk yoluyla aramak yerine, dinsel cemaatin dayanışma ağlarına sığınmayı tercih etmiştir. Siyasal tercihlerini, parti programlarını, adayların niteliklerini veya kamu politikalarını değerlendirerek değil, dinsel aidiyet sinyallerine bakarak belirlemiştir. “Bizden biri” olarak görülen aday, programı ne olursa olsun desteklenmiş; “bizden değil” olarak görülen aday ise ne kadar yetkin olursa olsun reddedilmiştir. Bu siyasal kültür, demokrasinin gerektirdiği rasyonel seçmen davranışının tamamen ortadan kalkmasına yol açmıştır. Ancak bu “irrasyonel” görünen davranış, aslında o toplumun maddi çıkarlarını, güvenlik arayışını ve tarihsel mağduriyet deneyimini yansıtan kendi içinde “rasyonel” bir stratejidir.
“Nerede Namaz Kılıyorsa Orası Makbuldür”: Dinsel Pratiklerin Siyasal Meşruiyet Ölçütüne Dönüşmesi
Siyasal İslam’ı iktidara getiren toplumun en belirgin özelliklerinden biri, dinsel pratiklerin siyasal meşruiyetin temel ölçütü haline gelmesidir. Bu toplum için bir siyasal aktörün, kurumun veya uygulamanın meşruiyeti; hukuka, anayasaya veya evrensel etik ilkelere uygunluğundan değil, dinsel ritüellere katılımından ve dinsel görünürlüğünden kaynaklanmaktadır. Namaz kılan bir lider, yolsuzluk yapabilir; ama yine de “bizden biri” olduğu için desteklenir. Camiye giden bir belediye başkanı, kamu kaynaklarını israf edebilir; ama yine de “dindar” olduğu için hoş görülür. Tersine, dindar olmayan veya dindarlığı yeterince görünür olmayan bir aktör, ne kadar dürüst, yetkin veya başarılı olursa olsun, “bizden değil” olduğu için reddedilir.
Bu meşruiyet anlayışının sosyolojik temeli, toplumsal güvenin kaynağının değişmesidir.
Modern demokrasilerde siyasal güven, kurumlara, hukuka ve anayasal düzene duyulan güvene dayanır. Birey, tanımadığı siyasal aktörlere, onları denetleyen bağımsız kurumlar (yargı, medya, sivil toplum) olduğu için güvenir. Oysa Siyasal İslam’ı iktidara getiren toplumda, bu türden kurumsal güven mekanizmaları ya hiç oluşmamış ya da tarihsel olarak derinden zedelenmiştir. Devletin laiklik uygulamaları, dindar kesimler için devletin kurumlarını “tarafsız” değil, “düşman” olarak kodlamıştır. Bu güvensizlik ortamında, bireyler siyasal güveni kurumlardan değil, doğrudan tanıdıkları, gözlemleyebildikleri ve “bizden” olduklarına inandıkları kişilere ve onların görünür dinsel pratiklerine bağlamışlardır.
Namaz kılan lider, “bizden biri” olduğunu her gün, herkesin gözü önünde kanıtlayan kişidir. Bu, modern öncesi toplumlardaki “kişisel güven” ilişkisinin, karmaşık modern siyasal sistemde yeniden üretilmesidir. Kurumsal güvenin çöktüğü veya hiç inşa edilemediği toplumlarda, bireyler güveni soyut ilkelere ve prosedürlere değil, somut kişilere ve onların görünür davranışlarına bağlar. Dinsel pratiklerin bu kadar merkezi bir önem kazanmasının nedeni, onların “bizden olma” halinin en görünür, en somut ve en kolay doğrulanabilir kanıtı olmasıdır. Namaz kılan, oruç tutan, haceti yerine getiren lider, taraftarının zihninde “bizden biri” olduğunu eylemleriyle kanıtlamış demektir.
Bu anlayış, demokrasinin en temel ilkelerinden biri olan liyakat ve hesap verebilirlik ilkelerini tamamen ortadan kaldırmaktadır. Demokraside siyasal aktörler, icraatlarına, kamu kaynaklarını kullanma biçimlerine ve hukuka uygunluklarına göre değerlendirilir. Seçmen, iktidarı denetler ve hesap sorar. Oysa dinsel pratiklerin meşruiyet ölçütü haline geldiği bir toplumda, bu denetim mekanizması işlemez. İktidar, dinsel görünürlüğünü artırarak, yolsuzluklarını, hukuk ihlallerini ve kamu kaynaklarının israfını gizleyebilir. Dinsel söylem, siyasal sorumluluktan kaçışın bir aracına dönüşür.
Bu durum, Max Weber’in (1922) “karizmatik otorite” ve “geleneksel otorite” kavramlarıyla açıklanabilir. Weber’e göre, rasyonel-hukuki otorite, meşruiyetini hukuktan ve usule uygunluktan alır. Oysa dinsel pratikleri siyasal meşruiyetin ölçütü haline getiren toplum, büyük ölçüde geleneksel ve karizmatik otorite biçimlerine geri dönmüştür. Liderin meşruiyeti, hukuka uygunluğundan değil, dinsel karizmasından ve cemaatin geleneksel değerlerine uygunluğundan kaynaklanmaktadır. Bu meşruiyet biçimi, demokratik hesap verebilirliği yapısal olarak dışlar.
Bu otorite biçimlerine geri dönüş, yalnızca bilinçsel bir tercih değil, aynı zamanda neoliberal dönemde derinleşen gelir eşitsizliği, işsizlik ve güvencesizliğin yarattığı “güçlü lider” arayışının da bir sonucudur. Güvencesiz kitleler, karmaşık siyasal ve ekonomik sorunları çözme kapasitesine sahip olmadığını düşündükleri demokratik kurumlara değil, kendilerine “düzen ve istikrar” vaat eden karizmatik bir lidere sığınırlar. Modern demokrasinin karmaşık müzakere ve uzlaşma süreçleri, ekonomik güvencesizlik içinde yaşayan kitleler için bir “lüks” veya “etkisizlik” olarak görülür. Bu kitleler, sorunlarını hızlı ve kesin biçimde çözeceğine inandıkları güçlü bir lidere itaat etmeyi, belirsiz ve yavaş işleyen demokratik süreçlere tercih ederler.
Tarikat Sadakati ve Lider Kültü: Eleştirel Düşüncenin Yerini Alan Dinsel İtaat
Siyasal İslam’ı iktidara getiren toplumun bir diğer belirleyici özelliği, tarikat sadakatinin ve lider kültünün eleştirel düşüncenin yerini almasıdır. Bu toplumda siyasal aidiyet, rasyonel bir tercih değil, dinsel bir sadakat ilişkisidir. Lider, yalnızca bir siyasal aktör değil, aynı zamanda dinsel bir rehber, bir mürşit, hatta bazen bir kurtarıcı olarak görülür. Bu algı, liderin eleştirilmesini dinsel bir yasak haline getirir. Liderin kararları, politikaları ve uygulamaları ne kadar sorunlu olursa olsun, taraftarları tarafından sorgulanmaz; çünkü sorgulama, dinsel sadakatin ihlali olarak algılanır.
Tarikatların bu süreçteki merkezi rolü, onların yalnızca dinsel cemaatler değil, aynı zamanda birer “ekonomik ve sosyal güvenlik ağı” olarak işlev görmelerinden kaynaklanır.
Özellikle neoliberal dönemde devletin sosyal güvenlik harcamalarını kısması, eğitim ve sağlık gibi temel hizmetleri piyasalaştırması, tarikat ve cemaatlerin bu boşluğu doldurmasına yol açmıştır. Birey, iş bulmak, çocuğuna burs sağlamak, hastane sırası almak, hatta belediyeden yardım koparmak için tarikat ağına ihtiyaç duyar hale gelmiştir. Bu maddi bağımlılık, aynı zamanda siyasal bir sadakat ilişkisini de beraberinde getirir. Tarikata ve onun işaret ettiği siyasal lidere sadakat, yalnızca dinsel bir inanç meselesi değil, aynı zamanda bir hayatta kalma stratejisidir.
Devletin sosyal işlevlerini terk etmesi, bireyleri korunmasız bırakmıştır. Bu boşlukta, tarikat ve cemaat ağları, devletin yerine getirmediği sosyal güvenlik, dayanışma ve yardımlaşma işlevlerini üstlenmiştir. Yoksul bir aile için tarikat, çocuğuna burs sağlayan, hasta yakınına hastane kapılarını açan, işsiz gence iş bulan bir yapıdır. Bu hizmetler karşılığında beklenen tek şey, sadakat ve itaattir. Bu nedenle, tarikat mensubu, siyasal tercihini özgür bir birey olarak değil, tarikat hiyerarşisi içindeki konumuna göre belirlemektedir. Tarikat liderinin veya şeyhinin siyasal tercihi, taraftarlar için bağlayıcıdır. Bu yapı, bireysel siyasal özerkliği ortadan kaldırmakta ve siyasal katılımı dinsel itaatin ve maddi bağımlılığın bir uzantısı haline getirmektedir.
Bu bilinç yapısı, demokrasinin en temel kültürel ön koşullarından biri olan eleştirel düşünme yeteneğini ortadan kaldırmaktadır. Demokrasi, yurttaşların bilgiye erişebildiği, bilgiyi değerlendirebildiği, siyasal aktörleri ve politikaları eleştirel bir gözle sorgulayabildiği bir toplumsal ortamı gerektirir. Oysa tarikat sadakati ve lider kültü, bu yeteneği sistematik biçimde tahrip etmektedir. Taraftar, liderin söylemlerini sorgulamak yerine, onları doğrulayan bilgi kaynaklarına yönelmekte; lideri eleştiren bilgi kaynaklarını ise “yalan”, “fitne” veya “düşman propagandası” olarak reddetmektedir.
Bu durum, Leon Festinger’in (1957) “bilişsel uyumsuzluk” kuramıyla açıklanabilir: Birey, desteklediği liderin bariz bir hatasıyla karşılaştığında, bu uyumsuzluğu gidermek için gerçeği çarpıtmakta, hatayı inkâr etmekte veya haklılaştırmaktadır. Bu bilişsel çarpıtma süreci, yalnızca bireysel psikolojiyle değil, aynı zamanda iktidarın medya üzerindeki tekeliyle de beslenir.
Medyanın büyük bölümünün hükümet yanlısı işadamlarına ait olması veya hükümetin baskısı altında olması, taraftarların yalnızca lideri doğrulayan bir bilgi ekosistemi içinde yaşamasını sağlar. Bu, bir “yankı odası” etkisi yaratır ve eleştirel düşünceyi imkânsızlaştırır. Taraftar, yalnızca liderin söylemlerini doğrulayan bilgi kaynaklarına erişebildiğinde, bilişsel uyumsuzluk yaşama olasılığı da azalır. Liderin hataları, yolsuzlukları veya başarısızlıkları, bu bilgi ekosistemi içinde ya hiç yer almaz ya da “düşmanların iftirası” olarak çerçevelenir. Bu, bir tür “epistemik kapanma” yaratır; taraftar, gerçekliği yalnızca liderin ve onun medya aygıtının çizdiği çerçeveden görebilir hale gelir.
Demokrasinin Kültürel Temellerinin Yokluğu ve Maddi Altyapının Rolü
Siyasal İslam’ı iktidara getiren toplumun bilinç yapısı, demokrasinin kültürel temelleriyle yapısal olarak çelişmektedir. Demokrasi, bireysel özerklik, eleştirel düşünme, hukuka dayalı eşitlik, laik kamusal alan ve çoğulculuk gibi değerlere dayanır. Bu değerler, ancak yurttaşlık bilincinin geliştiği, bireyin kendisini eşit haklara sahip bir yurttaş olarak gördüğü bir toplumsal ortamda yeşerebilir. Oysa ümmet bilincinin, dinsel pratiklere dayalı meşruiyet anlayışının, tarikat sadakatinin ve lider kültünün egemen olduğu bir toplumda, bu değerlerin gelişmesi mümkün değildir.
Ancak bu kültürel değerlerin yokluğunu, yalnızca bir “bilinç eksikliği” olarak görmek, maddi altyapıyı göz ardı etmek olur.
Sınıfsal yapı, demokratik bilincin gelişmesinde kritik bir rol oynar. Barrington Moore’un (1966) meşhur tezi, demokrasinin gelişmesinde bağımsız bir burjuvazinin ve örgütlü bir işçi sınıfının varlığının önemini vurgular. Türkiye’de ise, devlet eliyle yaratılan ve devlete bağımlı kalan bir burjuvazi ile sendikal hakları sürekli tırpanlanan, cemaat ağlarına sığınmak zorunda bırakılan bir işçi sınıfı, demokratik bir denge unsuru oluşturamamıştır. Siyasal İslam’ın yükselişi, bu sınıfsal boşluğu doldurmuş; İslami burjuvazi, dinsel aidiyeti kullanarak ekonomik ve siyasal hegemonya kurarken, güvencesiz ve örgütsüz kitleler de cemaat ve tarikatların sağladığı güvenlik ağlarına ve onların işaret ettiği lidere yönelmiştir.
Türkiye’de burjuvazi, tarihsel olarak devletten bağımsız bir güç odağı haline gelememiştir. Cumhuriyetin ilk döneminde devlet eliyle yaratılan burjuvazi, devlete bağımlı kalmış; 1980 sonrasında yükselen İslami burjuvazi ise, bu kez dinsel aidiyeti ve cemaat ağlarını kullanarak siyasal iktidarla iç içe geçmiştir. Her iki durumda da burjuvazi, demokratik bir denge unsuru olmaktan ziyade, siyasal iktidarın bir uzantısı veya ortağı olarak işlev görmüştür. Benzer şekilde, işçi sınıfı da tarihsel olarak zayıf örgütlenme kapasitesiyle karakterize edilmiştir. Sendikal hakların sürekli olarak kısıtlanması, taşeronlaştırma ve güvencesiz çalışma biçimlerinin yaygınlaşması, işçi sınıfının kolektif bir siyasal özne olarak hareket etme kapasitesini ciddi biçimde zayıflatmıştır. Bu sınıfsal boşlukta, dinsel cemaatler ve tarikatlar, sınıf temelli örgütlenmenin yerini almış; kitleler, sınıf bilinci yerine dinsel aidiyet etrafında mobilize edilmiştir.
Bu toplum, demokrasiyi yalnızca bir seçim mekanizması olarak algılamaktadır. Seçimler, dinsel aidiyetin siyasal iktidara tahvil edildiği ritüellerdir. Seçmen, oyunu kullanırken, kamu politikalarını, hukukun üstünlüğünü, yargı bağımsızlığını veya ifade özgürlüğünü düşünmez; yalnızca dinsel aidiyetini teyit eder. Bu nedenle, seçim sonuçları demokrasinin işlediğini değil, ümmet bilincinin siyasal alana egemen olduğunu gösterir. Demokrasi, bu toplum için bir değer değil, dinsel cemaatin iktidarını meşrulaştıran bir araçtır.
Bu, Fareed Zakaria’nın (1997) “illiberal demokrasi” kavramıyla tanımladığı durumun tipik bir örneğidir: Seçimler yapılır, oylar sayılır, ancak liberal demokrasinin olmazsa olmazı olan hukukun üstünlüğü, azınlık hakları, ifade özgürlüğü ve yargı bağımsızlığı gibi kurum ve değerler sistematik olarak ortadan kaldırılır. Bu, “seçimli otoriterlik” (Schedler, 2006) veya “rekabetçi otoriterlik” (Esen & Gumuscu, 2016) rejimlerinin tipik özelliğidir. Rejim, varlığını sürdürmek için gereken asgari seçim meşruiyetini elde eder, ancak bu meşruiyeti, demokratik kurumları güçlendirmek için değil, kendi otoriter iktidarını pekiştirmek için kullanır. Seçmen kitlesinin bilinç yapısı, bu otoriterleşme sürecini yavaşlatacak bir direnç üretmek bir yana, ona demokratik bir kılıf sağlar.
Üstelik bu toplum, demokrasinin gerektirdiği çoğulculuğu da reddetmektedir. Ümmet bilinci, siyasal topluluğu dinsel aidiyete göre tanımladığı için, farklı inançlara, yaşam tarzlarına ve siyasal tercihlere sahip bireyleri “öteki” olarak işaretlemektedir. Demokrasinin en temel ilkelerinden biri olan farklılıklara saygı, bu bilinç yapısında yer bulamamaktadır. Çoğunluk, dinsel aidiyetini mutlak hakikatin temsilcisi olarak gördüğü için, azınlıkların haklarını tanımakta isteksizdir. Bu durum, demokrasinin yalnızca çoğunluğun iradesi değil, aynı zamanda azınlık haklarının güvence altına alınması olduğu gerçeğinin bu toplum tarafından kavranamadığını göstermektedir.
Bu çoğunlukçuluk, aynı zamanda maddi bir kaynak paylaşımı meselesidir. İktidar, “bizden” olmayanlara kaynak ve imtiyaz dağıtmamakta, kamu ihalelerini, teşvikleri ve istihdamı kendi cemaat ağlarına yönlendirmektedir. Bu durum, demokrasiyi bir “çoğulculuk” rejimi olmaktan çıkarıp, bir “yağma” rejimine dönüştürme riskini taşır. Kamu kaynaklarının dinsel aidiyete göre dağıtılması, yalnızca demokratik eşitlik ilkesini ihlal etmekle kalmaz, aynı zamanda toplumsal ayrışmayı da derinleştirir. “Bizden” olanlar için kamu kaynaklarına erişim kolaylaşırken, “bizden olmayanlar” sistematik olarak dışlanır. Bu, dinsel aidiyeti ekonomik bir avantaja dönüştürerek, ümmet bilincinin maddi temelini daha da güçlendirir.
Sonuç: Yurttaşlık Bilinci Olmadan Demokrasi Olmaz, Ama Bilinç Tek Başına Dönüşmez
Siyasal İslam’ı iktidara getiren toplumun sosyolojik anatomisi, demokrasinin neden bu topraklarda kök salamadığını açıkça göstermektedir. Yurttaşlık bilincinin yerini ümmet bilincinin aldığı, dinsel pratiklerin siyasal meşruiyetin ölçütü haline geldiği, tarikat sadakatinin ve lider kültünün eleştirel düşüncenin yerini doldurduğu bir toplumda, demokrasinin yaşaması mümkün değildir. Bu toplum, seçimlere katılmakta, oy kullanmakta ve siyasal süreçlere dahil olmaktadır; ancak bu katılım, demokratik bir yurttaşlık pratiği değil, dinsel cemaatin siyasal iktidarını meşrulaştıran bir ritüeldir.
Ancak bu tespit, meselenin yalnızca bir “bilinç” meselesi olduğu anlamına gelmez. Bu bilinç yapısı, tarihsel olarak devletin laiklik uygulamalarının yarattığı mağduriyet hissiyle, neoliberal politikaların yarattığı ekonomik güvencesizlik ve sınıfsal çözülmeyle, devletin sosyal hizmetlerden çekilmesiyle oluşan boşluğu dolduran tarikat ve cemaat ağlarıyla ve medya üzerindeki siyasal tekelleşmeyle beslenmiştir. Yani ümmet bilinci, bu maddi ve kurumsal koşulların içinde ve onlarla birlikte yeniden üretilmektedir.
Demokrasinin yeniden inşası, bu nedenle iki cepheli bir mücadeleyi gerektirir.
Birinci cephe, bilinç dönüşümüdür: Ümmet bilincinden yurttaşlık bilincine, dinsel itaatten eleştirel düşünmeye, tarikat sadakatinden bireysel özerkliğe doğru uzun ve zorlu bir kültürel ve pedagojik süreci gerektirir. Bu süreç, eğitim sisteminin dinselleştirilmesinin sona erdirilmesini, laik ve bilimsel eğitimin yeniden tesis edilmesini, medyanın bağımsızlaştırılmasını ve sivil toplumun güçlendirilmesini zorunlu kılar. Ancak bu kurumsal dönüşümlerin gerçekleşebilmesi için, öncelikle toplumun kendisini sorgulaması, kendi bilinç yapısının demokrasiyle neden çeliştiğini kavraması gerekir.
İkinci cephe ise, maddi altyapının dönüşümüdür. Bilinç dönüşümünü yalnızca eğitim veya medya yoluyla sağlamaya çalışmak, kök sebepleri görmezden gelmek olur. Toplumun geniş kesimlerini cemaat ve tarikat ağlarına bağımlı kılan güvencesizliği ortadan kaldırmak, demokratik yurttaşlık bilincinin maddi zeminini oluşturur. Güçlü bir sosyal devlet, güvenceli istihdam, sendikal örgütlenme özgürlüğü ve gelir dağılımında adalet, bireylerin hayatta kalmak için cemaat ağlarına sığınmak zorunda kalmadığı bir toplumsal ortam yaratır. Ekonomik ve sosyal güvenliğe sahip, örgütlenebilen ve siyasal kararlara katılabilen bireyler, “ümmet mensubu” olmaktan çıkıp “yurttaş” olmaya başlarlar.
Bu iki cephe birbirinden kopuk değildir; aksine, birbirini besleyen ve güçlendiren organik bir bütün oluşturur. Bilinç dönüşümü, maddi koşullardaki değişimden bağımsız gerçekleşemeyeceği gibi, maddi koşullardaki değişim de bilinçteki dönüşüm olmadan kalıcı olamaz. Toplumsal güvenliğin tesis edilmesi, bireylerin cemaatlere bağımlılığını azaltarak eleştirel düşünceye alan açar; eleştirel düşünen yurttaşların varlığı da, sosyal devletin ve demokratik kurumların inşasını talep edecek siyasal iradeyi üretir.
Son tahlilde, demokrasinin olmamasının nedeni, hem iktidarın baskıcı pratiklerinde hem de bu iktidarı ortaya çıkaran ve sürdüren toplumsal bilinç yapısında aranmalıdır. Ancak bu bilinç yapısı da, kendisini var eden ve yeniden üreten maddi, ekonomik ve kurumsal koşullardan bağımsız değildir. Siyasal İslam’ı iktidara getiren toplum, demokrasiyi reddeden bir bilinç yapısına sahiptir; çünkü bu toplum, yurttaş değil, ümmet mensubu olarak konumlanmaktadır. Yurttaşlık bilinci gelişmeden, ümmet bilinci demokrasinin taleplerini karşılayacak biçimde dönüşmeden, bu topraklarda demokrasinin kök salması mümkün olmayacaktır. Ancak bu dönüşüm de, bilinci şekillendiren ekonomik, sosyal ve kurumsal yapılar dönüştürülmeden sağlanamaz. Karşılıklı ve organik olan bu süreci anlamak, demokrasi mücadelesinin yol haritasını da doğru çizmemizi sağlar.
Kaynakça
· Almond, G. A., & Verba, S. (1963). The Civic Culture: Political Attitudes and Democracy in Five Nations. Princeton University Press.
· Arendt, H. (1951). The Origins of Totalitarianism. Harcourt Brace.
· Baudrillard, J. (1981). Simulacres et simulation. Éditions Galilée.
· Buğra, A. (1998). Class, Culture, and State: An Analysis of Interest Representation by Two Turkish Business Associations. International Journal of Middle East Studies, 30(4), 521-539.
· Dahl, R. A. (1971). Polyarchy: Participation and Opposition. Yale University Press.
· Esen, B., & Gumuscu, S. (2016). Rising Competitive Authoritarianism in Turkey. Third World Quarterly, 37(9), 1581-1606.
· Festinger, L. (1957). A Theory of Cognitive Dissonance. Stanford University Press.
· Hale, W., & Özbudun, E. (2009). Islamism, Democracy and Liberalism in Turkey: The Case of the AKP. Routledge.
· Le Bon, G. (1895). Psychologie des foules. Félix Alcan.
· Levitsky, S., & Ziblatt, D. (2018). How Democracies Die. Crown Publishing.
· Linz, J. J. (2000). Totalitarian and Authoritarian Regimes. Lynne Rienner Publishers.
· Moore, B. (1966). Social Origins of Dictatorship and Democracy: Lord and Peasant in the Making of the Modern World. Beacon Press.
· Schedler, A. (2006). Electoral Authoritarianism: The Dynamics of Unfree Competition. Lynne Rienner Publishers.
· Schumpeter, J. A. (1942). Capitalism, Socialism and Democracy. Harper & Brothers.
· Tuğal, C. (2009). Passive Revolution: Absorbing the Islamic Challenge to Capitalism. Stanford University Press.
· Weber, M. (1922). Wirtschaft und Gesellschaft. Mohr Siebeck.
· Yavuz, M. H. (2003). Islamic Political Identity in Turkey. Oxford University Press.
· Zakaria, F. (1997). The Rise of Illiberal Democracy. Foreign Affairs, 76(6), 22-43.
Not:Bu makalenin ortaya çıkmasında, araştırmacı ve yazar Rubil Gökdemir’in ilk makalem olan “Siyasal İslam’ı İktidara Getiren Toplumun Sosyolojik Anatomisi: Ümmet Bilincinden Yurttaşlık Bilincine Geçemeyen Bir Toplumda Demokrasinin İmkânsızlığı” başlıklı çalışmama yönelik değerlendirmesinin ve fikirsel eleştirilerinin önemli bir düşünsel katkısı olmuştur.
Kendisinin, toplumsal bilincin yalnızca siyasal ya da bireysel bilinç üzerinden değil, bu bilinci şekillendiren maddi, tarihsel, ekonomik ve toplumsal koşullarla birlikte ele alınması gerektiğine ilişkin eleştirisi, konuyu daha geniş bir perspektiften yeniden düşünmeme vesile olmuştur.
Bu vesileyle, eleştirel değerlendirmesi ve düşünsel katkısı için Rubil Gökdemir’e teşekkür ederim.

