SİVAS KONGRESİ NOTU
SİVAS KONGRESİ NOTU
Sivas Kongresi (4–11 Eylül 1919), yalnızca yabancı askeri işgallere karşı bir direnç hattı değil, Osmanlı coğrafyasının Türk nüfustan arındırılması projelerine karşı verilen hayati bir varoluş mücadelesiydi.
O dönemde Amerikan veya İngiliz mandasını savunan aydın ve siyasilerin gözden kaçırdığı en kör nokta, emperyalist planların yalnızca idari bir vesayet değil, aynı zamanda demografik bir tasfiye operasyonu olduğuydu. Sevr’e giden süreçte Batılı güçler, Türkleri Anadolu’nun asli ve kurucu unsuru olarak değil, bu coğrafyaya sonradan yerleşmiş geçici bir unsur veya “işgalci” olarak kodluyordu. Manda taraftarları, bu emperyalist akıl karşısında teslimiyeti bir kurtuluş reçetesi sanırken; arka planda Türklerin ya asimile edilmesi ya da Orta Asya bozkırlarına “geri gönderilmesi” stratejisi işliyordu.
Bugün de benzer bir tarihsel kırılma, sıkça dile getirilen “bin yıllık kardeşlik” kavramının ardına gizlenen yeni-mühendislik projelerinde kendini göstermektedir. Türk milletini bu topraklarda “geçici bir kiracı” veya “işgalci” statüsüne indirmeye çalışanlar, aslında bir asır önceki mandater zihniyetin güncel aktörleridir. Nitekim siyasi arenada zaman zaman sarf edilen “sizi geldiğiniz bozkırlara geri göndeririz” tehditleri, bu örtülü projenin laftan öteye geçen siyasi tezahürlerinden başka bir şey değildir.
Mustafa Kemal Atatürk’ün Sivas Kongresi’nde çizdiği çerçeve, tam da bu tasfiyeci ve teslimiyetçi akla karşı örülmüş sarsılmaz bir duvardır. Sivas’ta ilan edilen “Manda ve himaye kabul olunamaz” iradesi, yalnızca yabancı bayraklar altına girmeyi reddetmek değil; Türk milletinin bu topraklardaki bin yıllık tapusunu ve egemenlik hakkını hedef alan her türlü zihinsel işgale karşı bir meydan okumaydı. Bugüne taşınması gereken en temel ders şudur: Hangi kisve altında ve hangi “kardeşlik” söylemiyle sunulursa sunulsun, Türk varlığını bu coğrafyadan silmeyi veya tali bir unsur haline getirmeyi hedefleyen projelere karşı verilecek tek yanıt, Sivas’ın o değişmez kararlılığıdır: Ya istiklal, ya ölüm.

