ZAMANIN DIŞINDA YAŞAYAN ADAM ATATÜRK
En büyük dahi Türkiye’ye nasip olmuştur
Uluç Levent ERTURHAN
Kitabımın içinde kısa bir bölüm
Atatürk’ün Koyu Bir Türkçü Olduğu Gerçekliği
Mustafa Kemal Atatürk’ün, modern Türk ulusunun inşasında ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunda temel taşlardan biri olan Türkçülük düşüncesine sarsılmaz bir inançla ve derinlemesine bağlı olduğu gerçeği, onun ömrü boyunca ortaya koyduğu her adımda, kaleme aldığı her eserde, gerçekleştirdiği her devrimde ve yaptığı sayısız konuşmada, adeta bir mühür gibi, apaçık bir şekilde kendini gösterir.
Ancak burada bahsettiğimiz “Türkçülük” kavramı, yirminci yüzyılın başlarında Avrupa’da hızla yükselen, kan ve toprak temelli, ırkçı, şovenist, yayılmacı ve bir ırkın diğerlerinden üstün olduğu gibi tehlikeli iddialara dayalı milliyetçilik akımlarından veya Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemindeki bazı hayali Turancı ütopyalardan keskin bir biçimde ayrışır ve tamamen farklı, insancıl, akılcı ve gerçekçi bir felsefeye dayanır.
Atatürk’ün Türkçülüğü, dar bir etnik üstünlük veya soy ayrımı iddiası taşımaktan ziyade, Türk milletinin binlerce yıllık tarihsel derinliğini, evrensel medeniyete katkılarını, kültürel zenginliğini ve Anadolu coğrafyasında oluşan ortak birliğini vurgulayan, ona özgü, çağdaş, ilerici ve evrensel değerlerle uyumlu bir milli kimlik inşa etme çabasıdır. Bu Türkçülük, geçmişin küresel imparatorluk hayallerinden, sınır tanımayan yayılmacı ütopyalardan ve bilim dışı ırksal varsayımlardan arınmış, Anadolu coğrafyası içinde var olan, kendi ayakları üzerinde durabilen, tam bağımsızlığı şiar edinmiş ve tüm insanlıkla barış içinde, uygar bir şekilde yaşayarak çağdaşlaşmayı hedefleyen bir ulus devlet bilincinin sarsılmaz temelini oluşturmuştur.
Atatürk’ün bu anlayışı, milletine sadece fiziki bağımsızlığını değil, aynı zamanda ruhsal, düşünsel ve kültürel bağımsızlığını da kazandırarak, kendi potansiyelinin farkına varma, özgüven kazanma ve evrensel uygarlık ailesinin eşit, onurlu ve saygın bir üyesi olma bilinci aşılayan derinlikli, çok boyutlu bir uyanış hareketidir. Bu hareket, geçmişin ataletini, cehaletini ve geri kalmışlığını yıkarak geleceğe güçlü bir sıçrayışın dinamosu olmuş, bir ulusu küllerinden yeniden yaratmıştır.
Osmanlı İmparatorluğu’nun son demlerinde yaşanan derin ideolojik, siyasi ve ekonomik kaos, çokuluslu yapının parçalanma sürecini hızlandırmış, imparatorluğu bir arada tutan geleneksel bağlar ve kurumlar zayıflamıştı. “Osmanlı milleti” kavramı, başta Balkanlar olmak üzere çeşitli bölgelerdeki ayrılıkçı hareketlerin, dış müdahalelerin ve Batı’dan ithal edilen milliyetçilik akımlarının etkisiyle geçerliliğini yitirmişti. Yerine ise çeşitli ideolojik arayışlar baş göstermişti ki bunların her biri, imparatorluğun dağılmasını engelleme veya yeni bir çıkış yolu bulma amacı taşıyordu; ancak hiçbiri Mustafa Kemal’in vizyonu kadar gerçekçi ve başarılı olamamıştı:
Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılmasını önlemek amacıyla geliştirilen fikir akımlarından ilki olan Osmanlıcılık, din ve etnik köken gözetmeksizin ortak bir üst kimlik oluşturmaya çalışsa da Balkan Savaşları ve Arap coğrafyasındaki isyanlar bu idealin toplumsal bir vatandaşlık bilincine dönüşemediğini kanıtlamıştır. Bu yaklaşımın yetersiz kalmasıyla öne çıkan Pan-İslamcılık, tüm Müslümanları Halife sancağı altında birleştirmeyi hedeflemiş; ancak Birinci Dünya Savaşı’ndaki cihat çağrısının karşılıksız kalması ve yerel iş birlikleri, dini duyguların siyasi bir bağlayıcı güç oluşturmakta sınırlı kaldığını göstermiştir. Son olarak tüm Türk topluluklarını tek bayrak altında toplama hayaliyle ortaya çıkan Pan-Türkizm ise jeopolitik gerçeklerle ve uluslararası dengelerle örtüşmeyen, pratik imkânları aşan riskli bir ütopya olarak kalmış; askeri ve siyasi tecrübeler ışığında uygulanabilirliği olmayan bir ideal olarak tarihteki yerini almıştır.
İşte bu ideolojik enkazın ortasında, Osmanlı’nın dağılma sürecinin tüm sancılarını yaşamış, cepheden cepheye koşmuş, siyasi ve sosyolojik olayları yakından gözlemlemiş bir komutan ve düşünür olarak Mustafa Kemal, Kurtuluş Savaşı’nın sıcak atmosferinde, yepyeni bir milliyetçilik ve ulus bilinci anlayışını inşa etmeye başladı. Bu anlayış, geçmişin tüm hatalarından ve hayallerinden ders çıkarmış, reel politikayı, sosyolojik ve antropolojik gerçekleri temel alan, ancak aynı zamanda geleceğe yönelik, modern, ilerici ve bilimsel bir perspektife sahipti.
Onun Türkçülüğü, bir etnik kökene veya üstün ırk söylemine dayanmıyor, tam aksine, ortak bir vatan toprağı üzerinde yaşayan, ortak bir geçmişi ve geleceği paylaşan, ortak bir kültüre sahip çıkan bireylerin oluşturduğu bir siyasi ve kültürel birlikteliği ifade ediyordu. Bu yeni kimlik, Türk milletini, ümmet veya hanedanlık kavramının ötesinde, kendi kendini yöneten, modern ve egemen bir ulus olarak konumlandırıyordu. Bu sadece bir kurtuluş değil, aynı zamanda bir varoluş ve yeniden doğuş felsefesiydi.
Atatürk’ün bu “koyu Türkçülüğü”, sadece Kurtuluş Savaşı’nın bir motivasyon kaynağı ve milli birleştirici bir ruh olmakla kalmamış, aynı zamanda kurulacak Türkiye Cumhuriyeti’nin siyasi, hukuki, sosyal, kültürel ve hatta ekonomik temellerini de atmıştır. O, milletleşme sürecini bir ideolojik dayatma olarak değil, Anadolu’nun köklü kültürel ve demografik gerçekliğini temel alan ve bu gerçekliği çağdaş bir kimlikle harmanlayan organik bir süreç olarak görmüştür.
Onun Türkçülüğü, ayrıştırıcı değil, birleştirici; geriye dönük, muhafazakar veya statik değil, ileriye dönük, dinamik ve reformist; dışlayıcı değil, kapsayıcı bir nitelik taşımıştır. Bu, onun, “Ne mutlu Türküm diyene!” sözüyle özetlediği, coğrafi sınırlara, ortak kültüre ve ortak geleceğe dayalı, etnik köken ayrımı yapmayan vatandaşlık temelli milliyetçilik anlayışının bir ürünüydü.

