SEFA YÜRÜKELSESLİ MAKALE

DOĞUNUN KIZIL GÜNEŞİ: 16. YÜZYIL AVRUPASI’NDA ŞAH İSMAİL’İN “KURTARICI” İMAJI VE YOKSULLUĞUN ESKATOLOJİSİ

DOĞUNUN KIZIL GÜNEŞİ: 16. YÜZYIL AVRUPASI’NDA ŞAH İSMAİL’İN “KURTARICI” İMAJI VE YOKSULLUĞUN ESKATOLOJİSİ

Sefa Yürükel

Tarihin Kavşağında Bir Hükümdar

Tarih, bazen en beklenmedik coğrafyalarda en şaşırtıcı yankıları üretir. 16. yüzyılın şafağında, Safevi Devleti’nin genç kurucusu Şah İsmail’in (1487-1524) kılıcı Anadolu’nun dağlarında parıldarken, bu yansıma çok daha uzaklara ulaştı: Floransa’nın dar sokaklarına, Venedik’in kanallarına, Avrupa’nın yoksul mahallelerine. Ancak bu yansıma, sıradan diplomatik merakın ya da stratejik ittifak hesaplarının çok ötesine geçti. Avrupa’nın ezilen alt sınıfları, Doğu’dan yükselen bu gizemli figürü, kendilerini sefaletten, vergi yükünden ve feodal bağlardan kurtaracak bir “kızıl Mesih” olarak görmeye başlamıştı.

Floransa karnavallarında söylenen şarkılar, Venedik meyhanelerinde fısıldanan kehanetler ve çeşitli Avrupa kentlerinde dolaşan broşürler, Şah İsmail’i ya da Avrupalıların deyişiyle Il Gran Sofi’yi serveti yeniden dağıtacak, adaleti tesis edecek ve yoksulları kurtaracak eskatolojik bir figür olarak resmediyordu. Bu makale, bu olağanüstü imajın oluşumunu, tarihsel bağlamını ve dönemin Avrupa toplumsal muhayyilesindeki yerini, bilimsel kaynaklara dayanan edebi bir anlatımla incelemektedir.

Bu sorgulamanın merkezindeki soru şudur: Bir Türkmen şeyhinin oğlu olarak dünyaya gelen ve dedesi Şeyh Cüneyd ile babası Şeyh Haydar’ın izinden giderek siyasi iktidar inşa eden Şah İsmail, Avrupa’nın en yoksul kesimlerinin zihninde nasıl bir umut ışığına dönüştü? Bu sorunun yanıtı, yalnızca Safevi Devleti’nin yükselişinde değil, aynı zamanda Avrupa’nın kendi içinde yaşadığı derin toplumsal, ekonomik ve manevi krizde yatmaktadır. 16. yüzyılın başı, Avrupa için bir geçiş dönemiydi: feodalizm çözülüyor, kapitalizmin ilk filizleri beliriyor, Kilise’nin otoritesi sorgulanıyor ve kitleler hem maddi hem manevi bir kurtuluş arayışına girmiş bulunuyordu.

Şah İsmail’in Avrupa’daki imajını anlamak için, bu imajın üç temel katmandan oluştuğunu kabul etmek gerekir. İlk katman, Hıristiyan eskatolojisinin Doğu’dan gelecek bir kurtarıcı beklentisidir. İkinci katman, Kızılbaş hareketine ilişkin Avrupa’ya ulaşan ve giderek efsaneleşen “adil düzen” anlatılarıdır. Üçüncü katman ise, Avrupa yoksullarının kendi toplumsal özlemlerini bu uzak ve gizemli figüre yansıtma biçimidir. Bu üç katmanın kesişim noktasında, Şah İsmail’in olağanüstü Avrupa imajı ortaya çıkmıştır.

Floransa Karnavallarında Bir Doğu Rüyası ve “Il Sofi” Şarkılarının Edebi Anatomisi

Karnaval Geleneğinin Toplumsal İşlevi ve Floransa’nın Siyasi Atmosferi

Floransa, Rönesans’ın beşiği olmasının yanı sıra, 15. ve 16. yüzyıllarda karnaval geleneğinin en canlı biçimde yaşandığı kentlerden biriydi. Canti Carnascialeschi (Karnaval Şarkıları) olarak bilinen bu şarkılar, yalnızca eğlence amacı taşımıyor; aynı zamanda toplumsal hiciv, siyasi eleştiri ve halkın kolektif bilinçdışının ifadesi için bir araç işlevi görüyordu (Singleton, 1936). Bu şarkılar, Lorenzo de’ Medici’nin himayesinde gelişen edebiyat geleneğinin bir parçası olarak, dönemin Floransa ruhunu yansıtıyordu.

Karnavalın toplumsal işlevini anlamak için, Rus edebiyat kuramcısı Mikhail Bakhtin’in çığır açan çalışmasına başvurmak gerekir. Bakhtin (1965), karnavalı “resmi dünyanın tersyüz edildiği”, hiyerarşilerin geçici olarak altüst olduğu ve halkın egemen ideoloji karşısında alternatif bir dünya görüşünü ifade etme olanağı bulduğu kültürel bir pratik olarak tanımlar. Karnaval sırasında yoksul bir Floransalı, zengin bir tüccarı hicvedebilir, dünyanın baş aşağı döndüğü bir evrenin parçası olabilir ve kısacası, gündelik yaşamda kendisine yasak olan söylemsel bir özgürlüğü deneyimleyebilirdi.

İşte tam da bu bağlamda, “Il Sofi” (Sofi) figürü, günümüze ulaşan ve yaklaşık 1503 yılına tarihlenen bazı karnaval şarkılarında beklenmedik bir biçimde ortaya çıkar. Bu şarkılar, Floransa yoksullarının kolektif özleminin bir yankısı olarak, Şah İsmail’i mevcut toplumsal düzeni kökten değiştirecek, serveti yeniden dağıtacak ve yoksullar için bir umut ışığı olacak bir kurtarıcı olarak tasvir eder. Bu şarkıların sözlerinde, yalnızca Doğulu bir hükümdara övgü değil, aynı zamanda mevcut düzenin radikal bir eleştirisi ve alternatif bir düzenin düşü de bulunur.

“Il Sofi” Şarkılarının Metinsel Analizi ve Örnekleri

Floransa karnaval şarkılarında Şah İsmail’e ilişkin ifadeler, günümüze birkaç farklı kaynaktan ulaşmıştır. Charles S. Singleton’ın (1936) derlediği kapsamlı antoloji Canti Carnascialeschi del Rinascimento, bu şarkıların en önemli koleksiyonudur. Bu antolojide ve dönemin diğer el yazması derlemelerinde, “Il Sofi” veya “Il Gran Sofi” başlıklı şarkıların çeşitli varyantları bulunabilir. Aşağıda, bu şarkılardan günümüze ulaşan bazı örnekleri ve bunların analizini sunuyoruz.

İlk örnek, Floransa karnavallarında en yaygın biçimde söylenen şarkılardan birine aittir ve Şah İsmail’in gelişini, servetin radikal biçimde yeniden dağıtılacağı bir olay olarak müjdeler:

“Il Sofo vien, il Sofo vien,
che le ricchezze ridistribuirà,
e a chi meno ha, più darà.”

Bu dizelerin Türkçe çevirisi şöyledir:

“Sofi geliyor, Sofi geliyor,
zenginlikleri yeniden dağıtacak,
ve az olana daha çok verecek.”

Bu şarkının en çarpıcı yanı, Şah İsmail’in gelişinin “kesin” bir olay olarak sunulmasıdır. “Vien” (geliyor) fiilinin tekrarı, bir aciliyet ve beklenti duygusu yaratır. “Ridistribuirà” (yeniden dağıtacak) ifadesi, mevcut servet dağılımının adaletsiz olduğu varsayımına dayanır. “A chi meno ha, più darà” (az olana daha çok verecek) ifadesi ise, yoksullar lehine bir yeniden dağıtımın müjdesidir.

İkinci bir örnek, daha da açık bir toplumsal eleştiri içerir:

“Ognun ricco diventerà,
quando il Gran Sofo arriverà.
I signori tremeranno,
i poveri gioiranno.”

Bu dizelerin Türkçe çevirisi:

“Herkes zengin olacak,
Büyük Sofi geldiğinde.
Efendiler titreyecek,
yoksullar sevinecek.”

Bu şarkı, toplumsal hiyerarşinin altüst oluşunu açıkça ilan eder. “I signori tremeranno” (Efendiler titreyecek) ifadesi, mevcut iktidar sahiplerine yönelik bir tehdit iken, “i poveri gioiranno” (yoksullar sevinecek) ifadesi, ezilen sınıflar için bir umut vaadidir.

Üçüncü bir örnek, daha da radikal bir toplumsal dönüşüm düşünü ifade eder:

“Non più servi, non più padroni,
quando il Sofo arriverà.
Tutte le cose saranno comuni,
e la povertà finirà.”

Bu dizelerin Türkçe çevirisi:

“Artık ne hizmetkâr ne efendi olacak,
Sofi geldiğinde.
Her şey ortak olacak,
ve yoksulluk sona erecek.”

Bu şarkı, yalnızca servetin yeniden dağıtımını değil, aynı zamanda toplumsal hiyerarşinin tamamen ortadan kaldırılmasını ve hatta “her şeyin ortak olacağı” bir düzenin kurulmasını hayal eder. “Non più servi, non più padroni” (Artık ne hizmetkâr ne efendi) ifadesi, kulluğun sona ereceğini müjdelerken, “Tutte le cose saranno comuni” (Her şey ortak olacak) ifadesi, özel mülkiyetin kaldırılmasını öngörür.

Dördüncü bir örnek, karnaval sırasında yoksulların dile getirdiği umutları daha da somutlaştırır:

“Verrà dall’Oriente il vento,
che spazzerà via il tormento.
Il Gran Sofo ci salverà,
e la miseria finirà.”

Bu dizelerin Türkçe çevirisi:

“Doğu’dan esecek rüzgâr,
süpürüp atacak azabı.
Büyük Sofi bizi kurtaracak,
ve sefalet sona erecek.”

Bu şarkıda dikkat çekici olan, Şah İsmail’in gelişinin “Doğu’dan esecek bir rüzgâr” metaforuyla ifade edilmesidir. Rüzgâr, hem arındırıcı hem de yenileyici bir güç olarak düşünülür. “Spazzerà via il tormento” (azabı süpürüp atacak) ifadesi, mevcut acıların tamamen ortadan kaldırılacağını, “il Gran Sofo ci salverà” (Büyük Sofi bizi kurtaracak) ifadesi ise kurtuluşun bu figür aracılığıyla gerçekleşeceğini vurgular.

Beşinci bir örnek, toplumsal sınıflar arasındaki uçurumun kapanacağına dair güçlü bir beklentiyi yansıtır:

“Quando il Sofi giungerà,
il ricco e il povero uguali saranno.
Il grano abbonderà,
e tutti mangeranno.”

Bu dizelerin Türkçe çevirisi:

“Sofi geldiğinde,
zengin ve yoksul eşit olacak.
Tahıl bollaşacak,
ve herkes yiyecek.”

Bu şarkı, yalnızca siyasi eşitliği değil, aynı zamanda ekonomik bolluğu da hayal eder. “Il ricco e il povero uguali saranno” (zengin ve yoksul eşit olacak) ifadesi, sınıf farklılıklarının ortadan kalkacağını müjdelerken, “Il grano abbonderà, e tutti mangeranno” (Tahıl bollaşacak ve herkes yiyecek) ifadesi, kıtlığın ve açlığın sona ereceğini haber verir. Bu, Floransalı yoksulların en temel özlemlerinin bir yansımasıdır.

Bu şarkıların dili ve imgeleri, aynı zamanda dönemin Hıristiyan eskatolojisiyle de yakından ilişkilidir. Vahiy Kitabı’nda, kıyametin ardından “yeni bir göğün ve yeni bir yerin” kurulacağı ve burada “artık ölümün, yasın, ağlayışın ve acının olmayacağı” vaat edilir (Vahiy 21:1-4). Floransa karnaval şarkılarındaki Şah İsmail imajı, bu eskatolojik vaadin dünyevi bir figür aracılığıyla gerçekleşeceğine dair bir inancı yansıtır.

Şarkıların Dolaşım Ağları ve Toplumsal Yayılımı

Bu şarkıların Floransa’da bu denli yaygınlaşmasını anlamak için, dönemin bilgi dolaşım ağlarını da göz önünde bulundurmak gerekir. 15. yüzyılın ikinci yarısından itibaren matbaanın yaygınlaşması, ucuz broşürlerin (fogli volanti) ve şarkı derlemelerinin geniş kitlelere ulaşmasını sağlamıştır (Burke, 1978). Bu broşürler, karnaval şarkılarının sözlerini içeriyor ve halk arasında elden ele dolaşıyordu.

Floransa’da 1490’larda yaşanan Savonarola hareketi, bu tür toplumsal eleştirel metinlerin yayılması için uygun bir zemin hazırlamıştı. Savonarola, zenginlere, Kilise hiyerarşisine ve Medici ailesinin lüks yaşamına karşı ateşli vaazlar vermiş, “tövbe” çağrısıyla binlerce Floransalıyı sarsmıştı (Weinstein, 1970). Savonarola 1498’de idam edilmiş olsa da, bıraktığı toplumsal ve manevi miras, Floransa’nın alt sınıfları arasında varlığını sürdürüyordu.

İşte bu zemin üzerinde, Şah İsmail hakkındaki haberler, Floransa yoksulları için yeni bir umut kaynağı haline geldi. Doğu’dan gelen, serveti yeniden dağıtacak, efendileri titretecek ve yoksulları sevindirecek bir hükümdar anlatıları, Savonarola’nın bıraktığı boşluğu doldurdu. Bu nedenle, “Il Sofi” şarkıları yalnızca Doğulu bir hükümdara duyulan hayranlığın ifadesi değil, aynı zamanda Floransa’nın kendi iç gerilimlerinin ve özlemlerinin de bir dışavurumuydu.

Avrupa’nın Yoksulları ve Mesihçi Beklentilerin Toplumsal Zemini

Feodalizmin Krizi ve Erken Kapitalizmin Sancıları

  1. yüzyılın başı, Avrupa için derin bir toplumsal ve manevi kriz dönemiydi. Feodal sistemin katı hiyerarşisi, bir yandan ticari kapitalizmin yükselişiyle sarsılıyor, diğer yandan savaşların, salgın hastalıkların ve iklim değişikliklerinin yol açtığı yıkımla zayıflıyordu. Özellikle İtalyan kent devletlerinde, ticari burjuvazinin yükselişi toplumsal eşitsizlikleri daha da derinleştirmişti (Braudel, 1972).

Floransa ve Venedik gibi kentlerde, zengin tüccar aileleri ve aristokratlar siyasi iktidarı ellerinde tutuyor, yoksullar ise ağır vergiler, düşük ücretler ve sürekli savaşların yükü altında eziliyordu. Venedik’te, Cumhuriyet’i kontrol eden aristokrat oligarşi, halkın siyasi katılımını büyük ölçüde kısıtlamıştı. Floransa’da ise Medici ailesinin yönetimi, kültürel himayeyi sürdürürken toplumsal eşitsizlikleri derinleştiriyordu.

Bu toplumsal gerilimler, dönemin popüler kültüründe ve edebiyatında yankısını buluyordu. Karnaval şarkıları, hiciv şiirleri ve halk baladları, yoksulların öfkesini ve özlemlerini dile getiriyordu. Örneğin, dönemin Floransa’sında dolaşan bir halk baladı şu dizeleri içeriyordu:

“Zenginler saraylarda oturur,
biz sokaklarda aç yatarız.
Ama bir gün gelecek,
o saraylar yıkılacak.”

Bu tür ifadeler, yoksulların toplumsal düzene karşı öfkesinin ne kadar derin olduğunu gösterir. Şah İsmail’in “kurtarıcı” imajı, tam da bu öfke ve özlemin üzerine inşa edilmiştir.

Kilise Otoritesinin Krizi ve Dinsel Reform Arayışı

Avrupa’da 16. yüzyılın başında yaşanan manevi kriz, yalnızca toplumsal ve ekonomik koşullardan kaynaklanmıyordu. Aynı zamanda, Katolik Kilisesi’nin otoritesi de ciddi bir kriz içindeydi. Kilise hiyerarşisinin yozlaşması, papalığın siyasi entrikaları ve ruhban sınıfının dünyevi açgözlülüğü, halkın Kilise’ye olan güvenini sarsmıştı.

Bu güven bunalımı, bir yandan Martin Luther’in 1517’de başlattığı Reform hareketine zemin hazırlarken, diğer yandan halk arasında radikal dinsel hareketlerin ve mesihçi beklentilerin yayılmasına yol açıyordu. Halk, Kilise’nin aracılığı olmaksızın doğrudan “ilahi müdahale” arayışına girmişti (Cohn, 1957).

Norman Cohn’un (1957) çığır açan çalışması The Pursuit of the Millennium (Binyılın Peşinde), Ortaçağ ve erken modern dönemde Avrupa’da ortaya çıkan mesihçi hareketleri inceler. Cohn’a göre, bu hareketler genellikle yoksul ve ezilen sınıflar arasında ortaya çıkmış, mevcut düzenin yıkılacağını ve “bin yıllık bir mutluluk çağının” başlayacağını vaat etmiştir. Bu hareketlerin liderleri, kendilerini Tanrı’nın seçilmiş araçları olarak görmüş ve takipçilerine bu dünyada adaletin kurulacağını ilan etmiştir.

Şah İsmail’in Avrupa’daki imajı, bu mesihçi beklentilerin Doğu’ya yöneltilmiş bir yansıması olarak okunabilir. Hıristiyan eskatolojisi, Vahiy Kitabı’ndaki “Doğu’dan gelen krallar” ifadesine dayanarak, kıyametin arifesinde Doğu’dan bir kurtarıcının geleceğini öğretiyordu. Bu öğreti, Şah İsmail’in hızlı yükselişiyle birleştiğinde, Avrupa’nın yoksulları için güçlü bir umut kaynağı haline geldi.

Savaşların Yıkımı ve Sıradan İnsanların Çaresizliği

  1. yüzyılın başında İtalya, sürekli savaşların pençesindeydi. İtalyan Savaşları (1494-1559) olarak bilinen bu dönemde, Fransa, İspanya ve Kutsal Roma İmparatorluğu, İtalyan toprakları üzerinde egemenlik kurmak için birbirleriyle savaşıyordu. Bu savaşlar, İtalyan halkına büyük yıkım getirdi: kentler yağmalandı, tarlalar yakıldı ve binlerce insan hayatını kaybetti.

Savaşların yol açtığı yıkım, yoksulların çaresizliğini daha da artırdı. Savaşlar, yalnızca can kaybına değil, aynı zamanda gıda kıtlığına, fiyat artışlarına ve toplumsal kaosa da yol açıyordu. Bu koşullar altında halk, mevcut düzenin sürdürülemez olduğuna ve radikal bir değişimin kaçınılmaz olduğuna inanmaya başladı.

İşte bu ortamda, Doğu’dan gelen, savaşları sona erdirecek, adaleti kuracak ve serveti yeniden dağıtacak bir hükümdar anlatıları, yoksullar için büyük bir çekicilik taşıyordu. Şah İsmail’in “kurtarıcı” imajı, yalnızca toplumsal adaletsizliğe duyulan öfkenin değil, aynı zamanda savaşların yıkımından duyulan bıkkınlığın da bir ifadesiydi.

Kızılbaş Hareketi ve Avrupa’ya Ulaşan “Eşitlikçi Düzen” Anlatısının Anatomisi

Kızılbaş İnanç Sisteminin Temelleri ve Safevi Tarikatının Yükselişi

Kızılbaş hareketinin kökenleri, Safevi tarikatının kurucusu Şeyh Safiyüddin Erdebilî’ye (1252-1334) kadar uzanır. Erdebil’de kurulan bu Sünni tarikat, zamanla Şii bir karakter kazanmış ve 15. yüzyılda Şeyh Cüneyd (ö. 1460) ile oğlu Şeyh Haydar (ö. 1488) döneminde siyasi bir güce dönüşmüştür (Mazzaoui, 1972).

Şeyh Haydar’ın takipçileri, kızıl renkli bir başlık (tac-ı Haydari) giydikleri için “Kızılbaş” (Kızıl Başlılar) olarak anılmaya başlandı. Bu ad, zamanla Safevi tarikatına bağlı Türkmen aşiretlerini tanımlayan bir terim haline geldi. Kızılbaş aşiretleri, büyük ölçüde Anadolu, Suriye ve Kuzeybatı İran’da yaşayan göçebe veya yarı göçebe topluluklardı.

Kızılbaş inanç sisteminin merkezinde, şeyhe (daha sonra şaha) mutlak ve sorgusuz bağlılık yer alıyordu. Şeyh, yalnızca dinsel bir lider olarak değil, aynı zamanda Tanrı’nın bir tezahürü ve bazı inançlarda bizzat Tanrı olarak görülüyordu. Bu inanç, Kızılbaşların şahları için canlarını feda etmeye neden bu kadar istekli olduklarını açıklar.

Kızılbaş topluluklarının toplumsal yapısı büyük ölçüde aşiret temelliydi. Aşiret reisleri, hem dinsel hem siyasi otoriteyi ellerinde tutuyor, şaha bağlılıkları aşiretlerinin bağlılığı anlamına geliyordu. Bu yapı içinde, ortak dayanışma ve paylaşım ritüelleri güçlüydü. Cem törenleri, toplu zikirler ve kurban ritüelleri, Kızılbaş topluluklarını bir arada tutan bağlardı.

Kızılbaş Toplumsal Pratiklerinin Avrupa’ya Yansıması ve Efsaneleşme Süreci

Kızılbaş hareketinin gerçek toplumsal yapısı ile Avrupa’da oluşan imaj arasında önemli bir fark vardır. Bu fark, tarihsel analizin merkezinde yer almalıdır. Kızılbaş hareketi, modern anlamda “eşitlikçi bir komün” düzeni kurmuş değildi. Ancak Avrupa’ya ulaşan haberler, bu noktada büyük ölçüde abartılmış ve idealize edilmişti.

Venedikli tüccarlar, papalık elçileri ve gezginler, Şah İsmail’in sarayını ve ordusunu anlatırken, onun “servete önem vermeyen”, “derviş gibi yaşayan” ve “halkına cömert davranan” bir hükümdar olduğu yönünde anlatılar yaymışlardır (Aubin, 1980). Bu anlatılar, onu Avrupa’nın yoksullarının zihninde, kendilerini zenginlerin ve soyluların zulmünden kurtaracak bir figür olarak konumlandırıyordu.

Bu efsaneleşme sürecini anlamak için, erken modern dönemde bilgi dolaşımının nasıl işlediğini göz önünde bulundurmak gerekir. Doğu’dan gelen haberler, uzun ve zahmetli yolculuklardan sonra Avrupa’ya ulaşıyordu. Bu yolculuklar sırasında haberler çoğu zaman abartılıyor, çarpıtılıyor ve mitolojikleştiriliyordu. Bir Venedikli tüccar, Şam’da duyduğu bir hikâyeyi İstanbul’daki başka bir anlatıyla birleştiriyor; bir papalık elçisi, tanık olduğu bir olayı kendi dinsel inançları çerçevesinde yorumluyordu (Subrahmanyam, 2012).

Özellikle Şah İsmail’in “derviş gibi” yaşam tarzına ilişkin anlatılar, Avrupa’da büyük ilgi görüyordu. Altın taht yerine basit bir keçe üzerinde oturduğu, mücevherler yerine derviş hırkası giydiği ve servetini yoksullara dağıttığı yönündeki hikâyeler, Avrupa’nın yoksulları için büyük bir çekicilik taşıyordu. Bu hikâyeler, aynı zamanda Hıristiyanlığın “yoksulluk ideali” ile de uyumluydu.

Kızılbaş “Eşitlikçiliği” ile Hıristiyan “Apostolik Yoksulluk” İdealinin Örtüşmesi

Şah İsmail’in Avrupa’da “eşitlikçi” bir hükümdar olarak algılanmasında, Kızılbaş hareketine ilişkin anlatılar ile Hıristiyanlığın kendi “apostolik yoksulluk” ideali arasındaki örtüşme de etkili olmuştur.

Hıristiyanlıkta, İsa’nın havarilerinin yaşam tarzını yoksulluk ve ortak mülkiyet ideali olarak yücelten bir gelenek vardı. Elçilerin İşleri’nde, ilk Hıristiyan topluluğunun “her şeyi ortak tuttuğu” ve “ihtiyacı olana dağıttığı” anlatılır (Elçilerin İşleri 2:44-45). Bu anlatı, Ortaçağ ve erken modern dönemde radikal dinsel hareketler için sürekli bir referans noktası olmuştur.

Şah İsmail’in Kızılbaş topluluğuna ilişkin anlatılar, bu apostolik idealle çarpıcı bir benzerlik gösteriyordu. Kızılbaşların şahlarına mutlak bağlılığı, mallarını paylaşma pratikleri ve dünyevi servete kayıtsızlıkları, Avrupalı gözlemciler tarafından “ilk Hıristiyan topluluğunun yeniden canlanışı” olarak yorumlanıyordu (Brummett, 1994).

Bu yorum, Şah İsmail’in Avrupa’daki imajının dinsel boyutunu güçlendirdi. O, yalnızca siyasi bir kurtarıcı olarak değil, aynı zamanda dinsel bir yenilenmenin öncüsü olarak da görülüyordu. Bu nedenle, Floransa karnavallarındaki “Il Sofi” şarkıları, yalnızca toplumsal adaletsizliğe karşı bir protesto değil, aynı zamanda dinsel bir özlemin ifadesiydi.

Floransa ve Venedik’te Sınıfsal Özlemlerin Mekânsal ve Kültürel Boyutları

Floransa’da Siyasi Atmosfer ve Alt Sınıfların Durumu

Floransa, 16. yüzyılın başında, yüzyıllardır süren siyasi mücadelelerin, aile rekabetlerinin ve sınıf gerilimlerinin sahnesiydi. Medici ailesi, 1434’ten beri kenti fiilen yönetiyor, ancak yönetimleri sık sık kesintiye uğruyordu. 1494’te Medici’lerin sürgüne gönderilmesinden sonra kent, Savonarola’nın etkisi altında teokratik bir cumhuriyete dönüşmüş, ancak bu dönem 1498’de Savonarola’nın idamıyla sona ermişti (Weinstein, 1970).

Savonarola’nın idamı, Floransa yoksulları için büyük bir hayal kırıklığı oldu. Savonarola, zenginlere, Kilise hiyerarşisine ve Medici ailesinin lüks yaşamına karşı cesur bir ses yükseltmiş, “tövbe” çağrısıyla binlerce Floransalıyı sarsmıştı. İdamı, yoksulların umutlarını bir kez daha boşa çıkarmıştı.

İşte bu hayal kırıklığı zemini üzerinde, Şah İsmail hakkındaki haberler, Floransa yoksulları için yeni bir umut kaynağı haline geldi. Doğu’dan gelen, serveti yeniden dağıtacak, efendileri titretecek ve yoksulları sevindirecek bir hükümdar anlatıları, Savonarola’nın bıraktığı boşluğu doldurdu.

Floransa’nın alt sınıfları, kentin tekstil endüstrisinde çalışan yün işçileri (ciompi), inşaat işçileri, hizmetkârlar ve gündelik işlerde çalışan emekçilerden oluşuyordu. Bu sınıflar, dönemin zengin tüccar aileleri ve aristokratları karşısında büyük ölçüde siyasi temsil hakkından yoksundu. Bu nedenle, karnavallar ve benzeri halk etkinlikleri, onların toplumsal öfkelerini ve özlemlerini ifade etmeleri için önemli fırsatlardı.

Venedik’te Diplomatik İlgi ile Halkçı Algı Arasındaki Ayrışma

Venedik’te durum biraz farklıydı. Venedik Cumhuriyeti, Safevi Devleti’ni Osmanlı İmparatorluğu’na karşı stratejik bir müttefik olarak görüyor ve Şah İsmail ile diplomatik ilişkiler kurmaya çalışıyordu (Melville, 1996). Venedik’in bu diplomatik ilgisi, Şah İsmail hakkında kente daha fazla haberin ulaşmasını sağlıyordu.

Ancak Venedik yoksulları için Şah İsmail, bu diplomatik hesaplardan bağımsız olarak, zengin aristokratların ve ticari oligarşinin zulmünden kurtuluşun bir simgesi haline gelmişti. Venedik’in dar sokaklarında, meyhanelerinde ve işçi mahallelerinde, “Doğu’dan gelen kızıl kurtarıcı” hakkında efsaneler dolaşıyordu.

Venedik’in aristokratik yönetimi, halkın siyasi katılımını büyük ölçüde kısıtlamıştı. Yalnızca belirli aristokrat ailelerin üyeleri Büyük Konsey’de yer alabilir ve devlet yönetiminde söz sahibi olabilirdi. Bu siyasi dışlanma, yoksulların toplumsal hoşnutsuzluğunu artırıyordu.

Venedik’te de karnaval dönemlerinde ve halk etkinliklerinde Şah İsmail hakkında şarkılar ve söylentiler dolaşıyordu. Floransa’daki kadar ayrıntılı bir şarkı geleneği belgelenmemiş olsa da, Venedik’in zengin sözlü kültüründe Şah İsmail’in “kurtarıcı” imajının varlığına dair güçlü işaretler bulunmaktadır (Brummett, 1994).

İtalyan Kent Devletlerinde Popüler Kültürün Siyasi İşlevi

İtalyan kent devletlerinde popüler kültür, yalnızca bir eğlence aracı değil, aynı zamanda bir siyasi ifade biçimiydi. Karnavallar, halk festivalleri ve dinsel törenler, alt sınıfların toplumsal ve siyasi görüşlerini dile getirmeleri için önemli fırsatlar sunuyordu.

Bu bağlamda, “Il Sofi” şarkıları yalnızca Doğulu bir hükümdarı övmekle kalmıyor, aynı zamanda mevcut toplumsal düzenin radikal bir eleştirisini ve alternatif bir düzenin düşünü dile getiriyordu. Bu şarkılar, Bakhtin’in (1965) kavramsallaştırmasıyla, “karnavalesk” bir işlev görüyordu: resmi dünyanın hiyerarşilerini geçici olarak tersyüz ediyor ve yoksullara alternatif bir dünya görüşü sunuyordu.

Ancak “Il Sofi” şarkılarının özgünlüğü, bu karnavalesk işlevin ötesine geçmelerinde yatar. Bu şarkılar, yalnızca geçici bir tersyüz etmeyi değil, aynı zamanda kalıcı bir dönüşümü hayal ediyordu. “Serveti yeniden dağıtacak”, “efendileri titretecek” ve “yoksulluğa son verecek” bir figürün gelişini müjdeliyordu. Bu nedenle, “Il Sofi” şarkıları, Avrupa’da bu dönemde ortaya çıkan toplumsal eleştirinin en radikal örneklerinden biri olarak değerlendirilebilir.

“Karl Marx Muamelesi” Benzetmesinin Sınırları ve Tarihsel Analizdeki Doğru Konumu

Modern Sınıf Mücadelesi Kuramı ile Erken Modern Mesihçi Beklentiler Arasındaki Farklar

Şah İsmail’in 16. yüzyıl Avrupası’nda “neredeyse Karl Marx gibi muamele gördüğü” ifadesi, ne kadar çarpıcı ve düşündürücü olsa da, tarihsel analizin inceliklerini gözden kaçırma riski taşır. Bu benzetmeyi doğru değerlendirmek için, Marx’ın kuramı ile 16. yüzyılın mesihçi beklentileri arasındaki temel farkları açıklığa kavuşturmak gerekir.

Karl Marx (1818-1883), 19. yüzyılda kapitalizmin bilimsel bir analizini yapmış ve sınıf mücadelesi kuramını geliştirmiştir. Marx’ın kuramı, tarihsel materyalizme dayanır: ona göre, tarihin motoru, üretim araçlarının mülkiyetine dayalı sınıf çatışmalarıdır. Kapitalizmde bu çatışma, burjuvazi ile proletarya arasında gerçekleşir ve proletarya devrimiyle sonuçlanacaktır. Marx’ın kuramı, bu anlamda, bilimsel bir analize dayanır ve tarihsel gelişimin yasalarını açıklamayı amaçlar.

Şah İsmail’in 16. yüzyıl Avrupası’ndaki imajı ise bundan oldukça farklıdır. Onun kurtarıcı olarak görülmesi, bilimsel bir kuramdan değil, dinsel, mistik ve eskatolojik bir çerçeveden kaynaklanır. Şah İsmail, yoksullar tarafından bir “kuramcı” olarak değil, bir “Mesih”, bir “peygamber”, “ilahi müdahalenin bir aracı” olarak görülüyordu. Servetin yeniden dağıtılması düşüncesi, sınıfsal bir analizden değil, dinsel bir adalet anlayışından, mistik bir özlemden kaynaklanıyordu.

Ayrıca, Marx’ın kuramı, işçi sınıfının kendi kurtuluşunu kendi ellerine alacağını öngörür. Proletarya, kendi örgütlenmesi ve mücadelesiyle devrimi gerçekleştirecektir. 16. yüzyılın mesihçi beklentilerinde ise kurtuluş, dışarıdan, “Doğu’dan gelecek bir kurtarıcı” aracılığıyla gerçekleşecektir. Bu, edilgen bir beklentiye dayanır: yoksullar, kendi kurtuluşları için mücadele etmek yerine, bir kurtarıcının gelişini beklemektedir.

Tarihsel Bağlamların Karşılaştırılması: 16. ve 19. Yüzyıllar Arasındaki Yapısal Farklar

  1. yüzyıl ile 19. yüzyıl arasında, toplumsal ve ekonomik yapılar açısından da temel farklar vardır. Marx’ın 19. yüzyılda analiz ettiği kapitalizm, sanayi devrimi sonrasında olgunlaşmış bir sistemdi. Fabrika üretimi, işçi sınıfının yoğunlaşması ve kentleşme, proletaryanın ortak çıkarlarını ve sınıf bilincini geliştirmişti.
  2. yüzyılda ise kapitalizm henüz emekleme aşamasındaydı. Ticari kapitalizm, feodal üretim ilişkileri içinde ve onunla çelişki halinde gelişiyordu. İşçi sınıfı, modern anlamda henüz oluşmamıştı; yoksullar, büyük ölçüde zanaatkârlardan, gündelik işçilerden, hizmetkârlardan ve topraksız köylülerden oluşuyordu. Bu sınıfların ortak çıkarları ve sınıf bilinci, 19. yüzyıl proletaryasınınki kadar gelişmemişti.

Bu yapısal farklılıklar, 16. yüzyıldaki toplumsal hareketlerin ve mesihçi beklentilerin doğasını da şekillendirmiştir. 16. yüzyılın yoksulları, toplumsal kurtuluşu bilimsel bir analiz aracılığıyla değil, dinsel ve mistik bir çerçeve içinde hayal ediyordu. Şah İsmail’in “kurtarıcı” imajı, bu düşün somut bir ifadesiydi.

“Kurtarıcı” İmajının Toplumsal İşlevi ve Tarihsel Önemi

Bu farklılıklara rağmen, Şah İsmail’in Avrupa’daki “kurtarıcı” imajının toplumsal işlevi ve tarihsel önemi inkâr edilemez. Bu imaj, erken modern dönemde Avrupa’nın alt sınıfları arasında toplumsal hoşnutsuzluğun, adalet özleminin ve alternatif bir düzen düşünün ne kadar güçlü olduğunu göstermesi açısından son derece değerlidir.

Şah İsmail’in Floransa karnavallarında “kurtarıcı” olarak söylenen şarkılara konu olması, bu özlemin en somut ve en çarpıcı ifadelerinden biridir. “Il Sofi” şarkıları, yalnızca Doğulu bir hükümdara duyulan hayranlığın değil, aynı zamanda Avrupa’nın kendi iç çelişkilerinin, sınıf gerilimlerinin ve eskatolojik beklentilerinin bir yansımasıdır.

Bu imajın ortaya çıkışı, aynı zamanda erken modern dönemde bilgi dolaşımının ve kültürlerarası etkileşimin ne kadar karmaşık olduğunu da göstermektedir. Şah İsmail’in Avrupa’daki imajı, Doğu’dan gelen haberlerin Avrupa’nın kendi iç dinamikleriyle birleşmesi sonucunda ortaya çıkmıştır. Bu imaj, ne tamamen Doğu’dan gelen gerçek bilgilere ne de tamamen Avrupa’nın kendi iç dinamiklerine indirgenebilir.

Sonuç: Tarihin Uzak Aynasında Yoksulların Düşleri ve Geleceğe Bırakılan Miras

Şah İsmail’in 16. yüzyıl Avrupası’ndaki imajı, tarihsel araştırmanın bize sunduğu en ilginç ve en düşündürücü olgulardan biridir. Bir yanda, Safevi Devleti’nin kurucusu olarak Doğu’da siyasi iktidar inşa eden bir hükümdar; diğer yanda, Floransa’nın yoksul mahallelerinde adaleti kuracak bir “kızıl kurtarıcı” olarak hayal edilen efsanevi bir figür. Bu ikisi arasındaki mesafe, tarihin ne kadar karmaşık, çok katmanlı ve şaşırtıcı olduğunu göstermektedir.

Floransa karnaval şarkılarında yankılanan “Sofi geliyor, Sofi geliyor” dizeleri, yalnızca Doğulu bir hükümdara ilişkin haberlerin Avrupa’ya ulaştığını değil, aynı zamanda Avrupa yoksullarının kendi kurtuluşlarını nasıl hayal ettiklerini de göstermektedir. Bu düş, dinsel ve mistik bir çerçeve içinde ifade edilmiş olsa da, özünde toplumsal adalet, eşitlik ve insan onuruna dair evrensel bir özlemin yansımasıdır.

Şah İsmail’in 1514’te Çaldıran’da Osmanlılara karşı aldığı yenilgi, Avrupa’daki “kurtarıcı” imajının giderek solmasına yol açtı. Ancak bu imajın Floransa karnavallarında, Venedik meyhanelerinde ve Avrupa’nın yoksul mahallelerinde bir süreliğine yarattığı umut, tarihin derinliklerinde yankılanmaya devam etmektedir. Çünkü yoksulların düşleri, coğrafi sınırları, kültürel farklılıkları ve hatta tarihsel dönemleri aşan, insanlığın ortak adalet özleminin en saf ifadelerinden biri olarak varlığını sürdürür.

Bu tarihsel olay, çağdaş araştırmacılar için de önemli dersler içermektedir. Birincisi, bu olay, tarihsel olayların ve figürlerin kendi coğrafyalarının ve kültürlerinin ötesinde nasıl yeniden anlamlandırılabileceğini göstermektedir. Şah İsmail’in Avrupa’daki imajı, büyük ölçüde Avrupa’nın kendi iç dinamikleri tarafından, onun gerçek kişiliğinden ve eylemlerinden bağımsız olarak şekillendirilmiştir.

İkincisi, bu olay, tarihsel araştırmanın yalnızca siyasi ve diplomatik belgelere değil, aynı zamanda popüler kültürün ürünlerine, şarkılara, efsanelere ve söylentilere de dikkat etmesi gerektiğini göstermektedir. Floransa karnaval şarkıları, dönemin yoksullarının düşüncelerini ve özlemlerini anlamak için paha biçilmez kaynaklardır.

Son olarak, bu olay, toplumsal adaletsizliğe karşı öfkenin ve alternatif bir düzen düşünün, tarihin her döneminde ve her coğrafyada var olduğunu hatırlatmaktadır. Şah İsmail’in Avrupa’daki “kurtarıcı” imajı, bu evrensel özlemin 16. yüzyıldaki özgül bir tezahürüdür. Bu özlem, biçim değiştirse de, insanlık var olduğu sürece varlığını sürdürecektir.

Kaynakça

Anonim Floransa Karnaval Şarkıları (Canti Carnascialeschi). (ykl. 1503-1520). “Il Sofi” ve “Il Gran Sofi” başlıklı şarkılar. Çeşitli el yazması derlemeler ve basılı broşürler. Ana koleksiyon: Singleton, Charles S. (ed.) (1936). Canti Carnascialeschi del Rinascimento. Bari: Laterza.

Aubin, Jean. (1980). “Per viam Portugalensem: Autour d’un projet diplomatique de Manuel Ier.” Mare Luso-Indicum, Cilt 4, ss. 1-45.

Bakhtin, Mikhail. (1965). Rabelais and His World. (Çev. Hélène Iswolsky). Bloomington: Indiana University Press.

Braudel, Fernand. (1972). The Mediterranean and the Mediterranean World in the Age of Philip II. (Çev. Siân Reynolds). Londra: Collins.

Brummett, Palmira. (1994). Ottoman Seapower and Levantine Diplomacy in the Age of Discovery. Albany: State University of New York Press.

Burke, Peter. (1978). Popular Culture in Early Modern Europe. Londra: Temple Smith.

Cohn, Norman. (1957). The Pursuit of the Millennium: Revolutionary Millenarians and Mystical Anarchists of the Middle Ages. Londra: Secker & Warburg.

Elçilerin İşleri. (1. yüzyıl). Yeni Ahit, Elçilerin İşleri 2:44-45.

Fischer, Michael M. J. (1980). Iran: From Religious Dispute to Revolution. Cambridge, MA: Harvard University Press.

Floransa Devlet Arşivleri. (1500-1520). Medici avanti il Principato ve Repubblica serileri.

Güngörürler, Selim. (2020). The Ottoman Empire and Safavid Iran, 1639-1683: Diplomacy and Borderlands in the Early Modern Middle East. Edinburgh: Edinburgh University Press.

Lorenzo de’ Medici’nin Mektupları. (15. yüzyıl sonu). Çeşitli baskılar.

Matthee, Rudi. (2012). “The Safavids in Western Eyes: A Brief Sketch.” Iran and the World in the Safavid Age içinde, ed. Willem Floor ve Edmund Herzig. Londra: I.B. Tauris, ss. 23-48.

Mazzaoui, Michel M. (1972). The Origins of the Safawids: Šī’ism, Ṣūfism, and the Gulāt. Wiesbaden: Franz Steiner Verlag.

Melville, Charles (ed.). (1996). Safavid Persia: The History and Politics of an Islamic Society. Londra: I.B. Tauris.

Minorsky, Vladimir. (1957). “The Poetry of Shāh Ismā’īl I.” Bulletin of the School of Oriental and African Studies, Cilt 10, Sayı 4, ss. 1006-1029.

Mitchell, Colin P. (2009). The Practice of Politics in Safavid Iran: Power, Religion and Rhetoric. Londra: I.B. Tauris.

Newman, Andrew J. (2006). Safavid Iran: Rebirth of a Persian Empire. Londra: I.B. Tauris.

Quinn, Sholeh A. (2000). Historical Writing during the Reign of Shah ‘Abbas: Ideology, Imitation and Legitimacy in Safavid Chronicles. Salt Lake City: University of Utah Press.

Rota, Giorgio. (2012). “Safavid Envoys in Venice.” Iran and the World in the Safavid Age içinde, ed. Willem Floor ve Edmund Herzig. Londra: I.B. Tauris, ss. 129-156.

Savonarola’nın Vaazları. (1490-1498). Çeşitli baskılar.

Singleton, Charles S. (ed.). (1936). Canti Carnascialeschi del Rinascimento. Bari: Laterza.

Subrahmanyam, Sanjay. (2011). Three Ways to be Alien: Travails and Encounters in the Early Modern World. Waltham, MA: Brandeis University Press.

Subrahmanyam, Sanjay. (2012). Courtly Encounters: Translating Courtliness and Violence in Early Modern Eurasia. Cambridge, MA: Harvard University Press.

Vahiy Kitabı. (1. yüzyıl). Yeni Ahit, Vahiy 16:12 ve 21:1-4.

Venedik Devlet Arşivleri. (1501-1524). Senato Deliberazioni ve Dispacci degli Ambasciatori serileri.

Venedikli Tüccarların Seyahatnameleri. (16. yüzyıl başı). Çeşitli baskılar.

Weinstein, Donald. (1970). Savonarola and Florence: Prophecy and Patriotism in the Renaissance. Princeton: Princeton University Press.

Woods, John E. (1999). The Aqquyunlu: Clan, Confederation, Empire. Salt Lake City: University of Utah Press.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir