1915: TARİHİN DEĞİL, GÜCÜN YAZDIĞI BİR ANLATI MI?
Bu mesele artık tarihçilerin değil, güç sahiplerinin konusudur. Çünkü bir iddia tartışmaya kapatıldığı anda bilim olmaktan çıkar; dogmaya dönüşür.
1915 olayları üzerine kurulan “soykırım” anlatısı artık tarihsel bir tartışma olmaktan çıkmış, açık ve sistematik bir siyasi dayatmaya dönüşmüştür. Ortada bağlayıcı ve kesinleşmiş bir uluslararası mahkeme kararı yoktur. Akademik dünyada ise tam bir görüş birliği hiçbir zaman oluşmamıştır. Buna rağmen bazı çevreler bu meseleyi tartışılmaz bir “mutlak hakikat” gibi sunmaktadır.
Bu yaklaşım bilimsel değildir. Bu yaklaşım ideolojiktir.
Daha açık konuşmak gerekirse: Bu mesele artık tarihçilerin değil, güç sahiplerinin konusudur. Çünkü bir iddia tartışmaya kapatıldığı anda bilim olmaktan çıkar; dogmaya dönüşür.
Ve bugün dayatılan şey tam olarak budur.
Basit Sorular, Kaçınılan Cevaplar
Türk tarafının sorduğu sorular son derece basittir—ve dikkat çekici biçimde cevapsızdır:
Eğer bu bir soykırımsa;
Merkezi planı nerededir?
Emri kim vermiştir?
Hangi belgede açıkça yazmaktadır?
Bu sorular retorik değil, metodolojiktir. Çünkü “soykırım” gibi insanlık tarihinin en ağır suçlaması; yorumlarla değil, açık, sistematik ve doğrudan kanıtlarla ispatlanmak zorundadır.
Osmanlı arşivleri onlarca yıldır dünyanın dört bir yanından araştırmacılara açıktır. Binlerce belge incelenmiş, analiz edilmiş ve tartışılmıştır. Ancak bugüne kadar, bir halkın sistematik biçimde yok edilmesini emreden açık bir devlet planı ortaya konulamamıştır.
Buradaki asıl sorun yalnızca kanıt eksikliği değildir.
Asıl sorun şudur:
Bu eksikliğe rağmen tartışmanın kapatılmak istenmesi.
Çünkü bilim tartışmadan korkmaz.
Sadece zayıf iddialar tartışmadan kaçar.
Unutulan Büyük Felaket: Kimlerin Acısı Görülüyor?
Justin McCarthy, Balkanlar’da Türk nüfusun uğradığı yıkımı insanlık tarihinin en büyük trajedilerinden biri olarak tanımlar. Ancak bu trajedi, küresel hafızada neredeyse yok hükmündedir.
Neden?
Çünkü bu acı, “doğru” anlatının parçası değildir.
1821: Mora’da Bir Halkın Silinmesi
Yunan İsyanı sırasında yaşananlar, sivillere yönelik kitlesel şiddetin en açık örneklerinden biridir.
Mora’da yaklaşık 25 bin Türk öldürülmüş, 10 bin kişi sürgün edilmiştir. Tripoliçe’de ise yaklaşık 30.000 Türk ve Yahudi sivil katledilmiştir.
Bu sadece bir savaş değildir.
Bu, açık bir yok etme zihniyetidir.
“Ne Mora’da ne dünyada Türk kalmayacak” anlayışı, bu sürecin niyetini açıkça ortaya koymaktadır.
1912–1926: Balkanlar’dan Silinen Milyonlar
Balkan Savaşları ve sonrasında yaşanan süreçte tablo daha da ağırlaşmıştır.
Yaklaşık 2,9 milyon Osmanlı Türkü ve Müslüman ya öldürülmüş ya da zorla göç ettirilmiştir.
Bu, sıradan bir savaşın sonucu değil; büyük ölçekli bir insanlık dramıdır.
Ama bu dram neden küresel anlatıda yoktur?
Çünkü bazı acılar hatırlanmak için değil, unutulmak için seçilir.
Siyasetin Hakikat Üretme Mekanizması
Bugün “soykırım” iddiasının en güçlü dayanağı tarihsel belgeler değil, siyasi kararlardır.
Parlamentoların oylarıyla tarih yazılmaktadır.
Bu durum tek bir gerçeği ortaya koyar:
Bu mesele hakikatin değil, gücün meselesidir.
Siyaset gerçeği aramaz.
Siyaset, ihtiyaç duyduğu gerçeği üretir.
Seçici Hafıza: Görülen ve Sistemli Şekilde Görmezden Gelinenler
Tarih boyunca yaşanan trajediler eşit şekilde hatırlanmaz. Hafıza çoğu zaman adaletle değil, güçle şekillenir.
Mora’daki katliamlar…
Balkanlar’daki sürgünler…
Kıbrıs’ta EOKA şiddeti…
Hocalı Katliamı…
Ve bugün…
İsrail’in
Gazze’de,
Suriye’de,
Lübnan’da ve
İran’da gerçekleştirdiği askeri operasyonlar sırasında yaşanan sivil kayıplar…
Kadınlar, çocuklar, yerinden edilen milyonlar…
Dünyanın gözleri önünde yaşanan bu tabloya verilen tepkiler, diğer bazı olaylara gösterilen hassasiyetle kıyaslandığında açık bir çelişki ortaya koymaktadır.
Bu artık basit bir “çifte standart” değildir.
Bu, küresel ölçekte işleyen bir seçici vicdan mekanizmasıdır.
Bazı acılar büyütülür.
Bazıları görmezden gelinir.
Bazıları ise tamamen yok sayılır.
Hukukun Söylediği: Susturamazsınız
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından görülen ve Doğu Perinçek davası olarak bilinen süreç, bu meselenin hukuki boyutunu açıkça ortaya koymuştur.
Perinçek, 2005 yılında İsviçre’de yaptığı konuşmalar nedeniyle cezalandırılmıştır. Ancak Mahkeme, bu cezayı ifade özgürlüğü ihlali olarak değerlendirmiştir.
15 Ekim 2015 tarihli Büyük Daire kararıyla hüküm kesinleşmiştir.
Mahkeme açıkça şunu söylemiştir:
Bu bir nefret söylemi değildir.
Bu bir tarih tartışmasıdır.
Ve bu tartışma yasaklanamaz.
Asıl Soru: Hakikat mi, Dayatma mı?
Bugün gelinen noktada asıl soru şudur:
Eğer bir anlatı kanıtlarla değil baskıyla kabul ettiriliyorsa, bu hakikat midir?
Eğer bazı devletler kendi eylemleri karşısında sessiz kalırken başkalarına hüküm veriyorsa, bu adalet midir?
Eğer bazı sivillerin ölümü “trajedi”, bazılarınınki “önemsiz ayrıntı” sayılıyorsa, bu evrensel vicdan mıdır?
Sonuç: Gerçeğin Susturulamayacağı Bir Dünya
Gerçek basittir:
Tarih baskıyla yazılmaz.
Baskıyla kabul ettirilen şey hakikat değil, anlatıdır.
Bugünün dünyası hâlâ güç üzerine kuruludur.
Ama güç, gerçeği sonsuza kadar bastıramaz.
Bazı sesler susturulabilir.
Ama gerçek susturulamaz.
Ve er ya da geç…
Gerçek, kendini hatırlatır.

