FUAT YEŞİLKAYAHABERLERMAKALELERSİYASET

AHLAKİ DEĞERLERDEN LAİKLİĞE: ADALET TEMELLİ BİR TOPLUMSAL DÜZEN ÜZERİNE İNCELEME

Tüm dinlerin evrensel mesajları.

  1. Adalet Hakkı gözetmek, zulümden kaçınmak ve herkese eşit davranmak. 2. Sevgi İnsana, canlılara ve yaratıcıya karşı sevgi beslemek. 3. Saygı İnsan onuruna, farklı inançlara ve yaşam hakkına saygı göstermek. 4. Hoşgörü Farklı düşünce ve inançlara anlayışla yaklaşmak. 5. Yardımlaşma ve Paylaşma Yoksullara yardım etmek, dayanışma içinde olmak. 6. Doğruluk ve Dürüstlük Yalan söylememek, güvenilir olmak. 7. Merhamet Başkalarının acısını anlamak ve yardım etmeye istekli olmak. 8. Sorumluluk Kendi davranışlarının bilincinde olmak ve topluma karşı görevlerini yerine getirmek. 9. Sabır Zorluklar karşısında dayanıklı ve metin olmak. 10. Barış (Ne yazık ki dinler böyle temele oturtulmuyor ve örf, adet yaşanılan coğrafya kültürü bunların önüne geçiyor) Dilerseniz bunları inceleyebilirsiniz.
    Şimdi bunların laiklik ile bağlantısına bakalım.
    Adalet, sevgi, saygı, hoşgörü, yardımlaşma, dürüstlük, merhamet, sorumluluk, sabır ve barış… Bu kavramlar yalnızca bireysel ahlakın değil, aynı zamanda sağlıklı bir toplumsal düzenin de temel taşlarıdır. Bu değerler esas alındığında şu soru ortaya çıkar. Bu ilkelerin kamusal düzende kurumsal karşılığı nedir? Bu makale, söz konusu ahlaki değerlerin siyasal düzlemdeki en tutarlı yansımasının laiklik ilkesi olduğunu savunmaktadır.
  2. Ahlaki Değerlerin Evrenselliği ve Kamusal Alan
    Belirtilen değerler herhangi bir tek inanca ya da kültüre özgü değildir; insanlık tarihi boyunca farklı düşünce sistemlerinde savunulmuştur.
    Örneğin: Aristoteles adaleti erdemli yaşamın temeli olarak görür. Immanuel Kant insan onurunu ve evrensel ahlak yasasını merkeze alır. Farabi erdemli toplum fikrini adalet üzerinden kurar. Bu düşünürlerin ortak noktası, insan onurunu ve adaleti merkez almalarıdır. Ancak kamusal alan söz konusu olduğunda, farklı inanç ve düşünce sistemlerinin bir arada yaşayabilmesi için tarafsız bir çerçeveye ihtiyaç doğar.
  3. Adaletin Siyasal Biçimi Olarak Laiklik
    Adalet, hakkı gözetmek ve ayrımcılık yapmamaktır. Eğer devlet belli bir dini veya inancı referans alırsa, diğer inançlara mensup bireyler için eşitlik zedelenebilir. Bu noktada laiklik, devletin tüm inançlara eşit mesafede durmasını sağlayarak adalet ilkesini kurumsallaştırır.
    Mustafa Kemal Atatürk’ün laiklik anlayışında temel vurgu, din ve devlet işlerinin ayrılması yoluyla hem dinin hem de devletin kendi alanında özgür kalmasıdır. Bu yaklaşım, dini bastırmak değil; inanç özgürlüğünü güvence altına almak amacını taşır.
    Felsefi açıdan bakıldığında laiklik, adaletin siyasal bir formudur. Devlet, metafizik bir doğruluğun değil; hukuki eşitliğin temsilcisidir.
  4. Saygı, Hoşgörü ve Vicdan Özgürlüğü
    Saygı ve hoşgörü, farklı olanın var olma hakkını kabul etmektir. Eğer bir toplumda yalnızca çoğunluğun inancı kamusal düzeni belirliyorsa, azınlıkların özgürlüğü tehlikeye girebilir.
    Laiklik burada bir “nötr alan” oluşturur. Bu alan sayesinde, inanan inancını özgürce yaşar. İnançsız olan da baskı görmez. Devlet hakem rolünü korur.
    Bu yaklaşım, barış ilkesinin de güvencesidir. Tarihsel olarak din temelli siyasal çatışmaların yoğun yaşandığı dönemler, devletin tarafsızlığının zayıfladığı dönemler olmuştur.
  5. Merhamet, Sorumluluk ve Toplumsal Barış
    Merhamet, başkasının acısını anlayabilme yetisidir. Sorumluluk ise bireyin ve kurumların eylemlerinin sonuçlarını üstlenmesidir. Devlet açısından sorumluluk, bütün vatandaşların haklarını korumaktır.
    Laik bir düzen, hiçbir inanç grubunu ayrıcalıklı kılmayarak toplumsal barışı güçlendirir. Bu durum, sabır ve hoşgörü kültürünü besler. Barış ise ancak adaletin tesis edildiği yerde kalıcı olabilir.
  6. Olası İtirazlar ve Felsefi Değerlendirme
    Laikliğe yöneltilen bazı eleştiriler, onun dini kamusal hayattan dışladığı iddiasına dayanır. Ancak felsefi olarak laiklik, dini değil; devletin din üzerindeki veya dinin devlet üzerindeki tahakkümünü sınırlar. Bu ayrım önemlidir.
    Eğer adalet, eşitlik ve barış temel değerler olarak kabul ediliyorsa, devletin herhangi bir inancı üstün kılmaması mantıksal bir sonuç olarak ortaya çıkar. Bu da laikliği, ahlaki değerlerden türeyen siyasal bir ilke haline getirir.
    Sonuç
    Adalet, saygı, hoşgörü, merhamet ve barış gibi değerler yalnızca bireysel erdemler değildir; aynı zamanda kamusal düzenin de normatif temelini oluşturur. Bu değerlerin siyasal düzlemdeki en tutarlı kurumsal karşılığı laikliktir.
    Laiklik, din karşıtlığı değil; inanç özgürlüğünün güvencesidir. O, adaletin devlet biçimidir; hoşgörünün hukuki zemini barışın anayasal teminatıdır.
    Bu nedenle, söz konusu değerler samimiyetle benimsendiğinde, laiklik yalnızca bir tercih değil; neredeyse kaçınılmaz bir sonuç olarak ortaya çıkar.
    Şimdi buna çok partili sistemin etkisi nedir.
  7. Sorun Gerçekten “Çok Partililik” mi?
    Önce ayrım yapalım:
    Çok partili sistem = Farklı görüşlerin yarışması. İdeolojik kutuplaşma = Bu görüşlerin ortak zemini kaybetmesi. Sorun çoğu zaman çok partili yapı değil; partiler arasında asgari mutabakatın olmamasıdır. Eğer her seçim bir “rejim referandumuna dönüşüyorsa, bu sistemin değil, ortak anayasal çerçevenin zayıf olduğuna işaret eder.
  8. Çoğulculuk vs. Anayasal Demokrasi
    Alexis de Tocqueville (Fransız siyaset düşünürü, tarihçi ve devlet adamıdır) çoğunluğun tiranlığı tehlikesine dikkat çeker. Yani sandık çoğunluğu, her şeyi belirleme gücüne sahip olursa azınlık hakları zarar görebilir. Bu yüzden modern demokrasiler yalnızca “kim kazandı?” sorusuna dayanmaz; aynı zamanda, değiştirilemez temel haklar. Güçler ayrılığı. Bağımsız yargı. Anayasal sınırlar üzerine kuruludur. Bu sınırlar, seçim kazananın ülkeyi ideolojik olarak “savrulmasını” engellemek için vardır.
  9. Ortak Zemin Sorunu
    Asıl mesele şudur:
    Bir toplumda şu değerler üzerinde uzlaşma var mı?
    Adalet. İnsan onuru. Hukukun üstünlüğü. İnanç özgürlüğü. Şiddetin reddi. Eğer bu değerler partiler üstü bir “anayasal ahlak” haline gelmemişse, her seçim yön değişimi yaratır. Bu noktada Jürgen Habermasın (Alman filozof ve toplum kuramcısıdır.) önerdiği “anayasal yurtseverlik” fikri önemlidir: İnsanlar ideolojilerde değil, ortak anayasal ilkelerde birleşmelidir.
  10. O Zaman Sistem Yanlış mı?
    Burada üç ihtimal var:
    Sistem yanlış
    Eğer çoğunluk her şeyi değiştirebiliyorsa ve kurumsal denge yoksa, evet sistem eksiktir, yanlıştır.
    Sistem doğru ama kültür zayıf
    Kurallar var ama siyasal aktörler onları içselleştirmemiştir. Buda sistemi yanlışa sürükler.
    Toplum henüz ortak ahlaki zemin üretmemiştir
    Bu durumda siyaset ideolojik kamplaşma üretir. Sistem kamplaşmaya yönelmiştir.
  11. Felsefi Bir Soru
    Devlet ideolojiler üstü olabilir mi?
    Laiklik burada aslında tam da bunu amaçlar: Devleti bir ideolojinin taşıyıcısı değil, hakların koruyucusu yapmak. Ama laiklik de ancak; Güçlü hukuk. Kurumsal süreklilik. Uzlaşı kültürü ile istikrarlı olur.
  12. Alternatif Ne?
    Eğer çok partili sistem savrulma yaratıyorsa, seçenekler şunlardır: Tek parti (istikrar ama özgürlük riski) Güçlü anayasal sınırlar (istikrar + özgürlük dengesi) Konsensüs demokrasisi (uzlaşma zorunluluğu)
    Tarihsel deneyim:
    Tamamen rekabetsiz sistemlerin genellikle özgürlük kaybına yol açtığını gösteriyor. Bunun sonucu olarak tek adam rejimleri, onun mensup olduğu ideolojik baskılar toplumun en büyük sıkıntısı hatta dayanma gücünün tükenmesine kadar uzanıyor.
    Demokrasiyi yalnızca sandık olarak görmememiz, onu akılcı ve özgür iletişime dayalı bir uzlaşı süreci olarak tanımlamalıyız.
    İdeolojiler üstü anayasal değerlerin mümkün olduğunu savunmalıyız. Bu dediklerim düşünsel olarak kolay gibi gelebilir ancak eğitimsiz toplumlarda, bunları sağlamakta çok zordur ve ideolojik temelli partilerin çoğunluğu ele geçirdi mi, ülkenin savrulması kaçınılmazdır.
    Bunun için M. Kemal ATATÜRK, Yurttaş vekilleri için Partilerden bağımsız ve milletin içinden, onun tanıdığı, bildiği, güvendiği kişileri aday göstermesini istemiştir. Yani HALKIN MECLİSİ kurulmuştur. Devlet Planlaması öne alınmış, devletçilik ilkesi ile yönetime sokulmuştur. Bu arada toplumsal yükselme hedeflenmiş, milli eğitim politikaları geliştirilmiş halk evleri onun için kurulmuştur. Çünkü biliyordu ki, eğitimsiz ve kendini geliştiremeyen toplumlar başkalarının egemenliğine girer.
    Sonuca gelirsek, bugün yaşadığımız günler, 1918 Türkiye’sine fiziki olarak benzemese de içinde bulunduğu koşullar olarak aynı yerdedir. Onun içindir ki yeniden KURUCU İRADENİN YOLU açılmalıdır. PARTİ veya LİDER değiştirmekle bu işin çözülmez OLDUĞU ANLAŞILMALIDIR.
    Çünkü bu SİSTEM meselesidir.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir