FCP

SAYGI gören yaşlı beyefendi neredeyse bir parti başkanıymış gibi kendinden emin ve rahat konuşmakta. “Tevazu”yla kendisinden “fakir” diye söz etmekteyse de birazcık Türkçe bilenlerimiz ve bu toplumu az çok tanıyanlarımız anladılar ki önemli bir kişidir. İsterseniz, laik devletimizin paralelinde ortaya çıkan bu yeni güce ve bilinen “camia”sına yeni adla FCP, yani “Fakirin Cumhuriyet Partisi” diyebilirsiniz. 

Hakkında söylenenlere bakılırsa kendisi pek öyle değilmiş. 

Kutsal kavramlara dayanıp siyasete soyunan yaygın tiplerimizden biri kısaca. Düpedüz “politikacıyım” dese daha saygın olmaz mıydı?

Mustafa Kemal’in kurduğu bir Cumhuriyette Atlantik ötelerinde imal edilmiş “yumuşak İslam ve sömürgen kapitalizm” formüllerinin sentezlenerek dualar ve beddualarla yayılmaya kalkışılmasına gelince, propagandanın Anadolu’dan değil de uzak bir ülkenin eyalet kuytusundan yönetildiğini söylemek bu fütursuzluğu izaha yetmez. 

Öte yandan, başkalarının, hem de Cumhuriyet karşıtlarının nahoş başarılarını onlara yardımcı olanların çabalarıyla açıklamayı tercih etmek, kendi yanlışlarımızı görmeyişimizi affettirmez. 

Başarısızlıklarımıza ve geride kalışlarımıza ilişkin bir özeleştiri bezginlik getirmemeli. Tam tersine, özeleştiri kendi doğrularımıza dönerek onları yeniden ele alıp güncelleştirmeyi, yeni teknolojilere ve yaratıcılığa yönelmeyi kamçılamalıdır. Coşkulu yıllarımızda genç edebiyatçılarımızın şiirleriyle makineleşmeyi öven ve beşer yıllık sanayi programlarını büyük bir ciddiyetle hazırlayıp başarıyla uygulayarak çağı yakalamaya çalışan biz değil miydik? 

Bugünkü iktidarın nafile dinamizmindeki toplumsal içeriksizliğe seyirci kalan ve ana muhalefetin sönüklüğüyle yetinen bir ülke olmamalı yirmi birinci yüzyılın Cumhuriyet Türkiyesi.   
 
Mümtaz SOYSAL
 
31.Ocak 2013 - Cumhuriyet

 

Yolculuk ve Fenerler

TARİHTE yol alırken, herkesin kullandığı pusula ve haritalardan başka bir de kendi yol haritanız olur. Marifet, bunların üçünü birden doğru ve uyumlu kullanmaktır; dolayısıyla, örneğin deniz yolculuğunda haritaların gösterdiği fenerlere önem verip onlara dikkat ederek. 
 
Dış politikada bunun anlamı, kıtasal ve bölgesel uluslararası sözleşmelere iyi bakabilmektir. Güvenli yol almak öyle olur. Şu sırada, Avrupa Birliği’ne tam üyelik konusunu öne çıkarmak bu bakımdan çok önemli. 

AB’nin “mevzuat”ını izlemek, hem kendi hukuk düzenimize çekidüzen vermek, hem de kıtanın durumuyla ilgilenip gerekiyorsa orada etkili olup kendi çıkarlarınızı o yoldan savunmak demektir. Hayli basit, çok kişiye neredeyse çocukça gelebilecek olan bu düşünceler herhalde âşikâr diplomasi hataları işleyip gereksiz eleştirilere muhatap olmaktan iyidir. “AB egzersizleri” Türk dış politikasını doğru raylara oturtmanın en verimli çalışmalarından biri olabilir. Elbet, ayrıca söylemeye gerek yok, böyle bir çaba, basit değil, tam tersine Avrupa ve Avrupalılar arası ilişkiler konusunda geniş bilgi ve derin deneyim ister. 
Şu günlerde bütün ilgililer ve görevlilere şöyle bir anımsatmak fena olmaz. 
 
Zira, söz aramızda, Ankara’nın bugünlerdeki Avrupa politikası, kaçırılan fırsatlarıyla, yeri geldiği zamanlarda ihmal edilen vurgularıyla ve Avrupalı siyasilerin beklentilerini boşa çıkaran ihmalleriyle pek başarılı sayılamaz. François Hollande ziyareti, Türk-Fransız ilişkilerine ivme verip o yoldan AB’ye tam üyelik çabalarını daha verimli kılmak açısından çok daha iyi değerlendirilebilirdi. Böyle bir hedefin yeterince gerçekleştirildiği pek söylenemez.
 
Mümtaz SOYSAL
 
29 Ocak 2014 - Cumhuriyet

 

Bölüşük Kıbrıs

BİZİMKİ, sizinki, herkesinki dahil, bugünün Türkiyesi’nde üç-beş sayfa haber okuyup da kafası karışmayan varsa beri gelsin. Her şey az çok doğru, herkes az çok haklı. Böyle bir durumda güncel ama kısa bir köşe yazısı yazmak için özde iki taraflı olup iki tarafın da az çok gerçekçi ve haklı göründüğü bir konu seçmekten başka çare yoktur. Tabii, öyle bir fırsatta bile, konunun köklü, çok yanlı olduğunu ileri sürenler çıksa da sonuçta ürünün bir köşeye sığmayacağı, az çok değil, kesinlikle bellidir. 
 
Şimdi Kıbrıs yine gündemde. Çünkü Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne tam üyeliği konuşulmak isteniyor ve her zaman olduğu gibi Türkiye’nin bu amaca erişmek için Kıbrıs “sevdası”ndan ve AB hevesinden vazgeçmesi şart koşulmaya çalışılıyor. İster istemez, “sevdaysa ayıp mı, geçmişteki zulümler ve haksızlıklar bir yana Kıbrıslı Türkler için bu da uluslararası hukuk açısından bedel ödemeyi gerektirmeyen bir insan hakkı konusu sayılmaz mı?” gibi soruları akla getirmeden duramıyor insan. 
 
Ayrıca, bir başka koşul olarak gündeme sokulmak istenen “Türk askeri Ada’dan çıksın” konusu da küllenmiş geçmişin eşelenmesi ve gelecek olasılıkların sinsi bir şantajı sayılmaz mı? 
 
Kaldı ki, “Kıbrıs Türklere ya da Türkiye’ye bırakılsın” diyen de yok. Bütün sorun, “yan yana, çatışmasız, barış için yaşama” düzenini insanca paylaşma konusudur. Bunun çeşitli yöntemleri de herkesçe biliniyor ve ille birlikte bir tek devlet içine tıkıştırılmaktan ibaret değil. Avrupa tarihinin son evreleri vaktiyle savaşlar bitsin, düşmanlıklar silinsin diye, üstelik zorla değil, hatta zaman zaman iyi niyetle gerçekleştirilen “birleştirme, bütünleştirme, kaynaştırma” gibi başarısız girişimlerinin bugünkü ayrılık durumları da ortada: Avusturya-Macaristan gibi ortak devlet deneyimlerini anımsayanlar yakın geçmişin Çekoslovakya çözümünü yanı başımızda yaşayabilenler var mı artık? 
 
Çağdaş dünyanın evrenselliği insanları çoğu zaman kendi ulus - devletlerinin sorunlarıyla baş başa bırakabiliyor. Kıbrıslı Türkler ile Rum diye bildiğimiz Kıbrıslı Yunanlıların biri Ada’nın kuzeyinde, öbürü de güneyinde iki ayrı devlet olarak dostça yaşamaları Türkiye-Yunanistan dostluğunu da sağlamlaştırmaz mı? Yeter ki, Ankara bu yakın komşuluk ilişkisini perçinleyecek sağlam bir işbirliği ve uyumlu işlevler önerisi hazırlayıp inisiyatifi ele alabilsin.  
 
Mümtaz SOYSAL
 
24 Ocak 2014 - Cumhuriyet

 

Unutmuşlar

SORUNSUZ ve rahat bir gününüzde, tam da o saatlerde, cezaevlerinin bir köşesinde, belki ranzasına uzanmış ya da daracık aralığından dışarı bakarken dalıp gitmiş bazı insanlar vardır ki, nasıl ve niçin orada oldukları ve suçlarının ne olduğu çoğumuzca bilinmez. 

Kimileri, bazen yanlış ve sonradan henüz hakça düzeltilmemiş bir yargılamayla oradadırlar ve ne zaman çıkacaklarını bilemezler. 

Kimi, yaşamının en sağlıksız bir döneminde sağlığını mı, özgürlüğünü mü, sevdiklerini mi düşüneceğini kestiremez. 

Konunun en düşündürücü yanı, çoğu zaman onların orada olmalarını aklınızdan bile geçiremeyeceğiniz kişiler olmasıdır. 

Örneğin, Yalçın Küçük gibi parlak bir zekânın anlaşılması ve anlatılması pek kolay olmayan nedenlerle hep öyle bir köşede bu tür donuk düşüncelerle baş başa bırakılmış olmasına inanabilir miydiniz? 

Ya da yıllardır bitmeyen mahkûmluğu sırasında bir de yirmi bir yaşındaki oğlunu trafik kazasında kaybetmenin acısını yaşamış olan İnönü Üniversitesi Rektörü Profesör Dr. Fatih Hilmioğlu’nun “karaciğer kanseri şüphesiyle hapishane koşullarında yaşaması daha fazla sürmeyebilir” diyen bir hastalık raporuna rağmen hâlâ aynı yerde çile çekmesine uzaktan da olsa katlanabilir misiniz? 

Elbet, bu örneklerin çok daha acıları da vardır ve hukuk sonuçlarının bir yana itilmesini de kimse istemez. Sorun, bir acındırma sorunu değil, bir an önce, dikkatle ve başka kavramları zedelemeden çözülmesi gereken bir hukuk sorunudur. Çünkü hukuk, insancıl duyguları çiğneyerek kırıp dökmekle adalet getiren değil, her işin insanca yapılmasını sağlayan bir düzen ister. Kısa bir yasayla sağlık sorunları ve süre bakımından birkaç tıp ve hukuk uzmanından oluşturulacak daimi, çok küçük, kendiliğinden veya başvuru üzerine en kısa zamanda karar alabilecek nitelikte bir karma komisyonu hemen infaz mekanizmasının içine yerleştirerek dünyaya ve gelecek kuşaklara örnek olmak Türkiye Cumhuriyeti’nce başarılamayacak bir iş midir?  
 
Mümtaz SOYSAL
 
27 Ocak 2014 - Cumhuriyet

 

Namus ve Medya

BİN defa tekrara gerek yok; namus, elbet örtülü baş, uzun etek veya şu bu değil, kısaca söylemek gerekirse dürüstlük demektir. Medya (media) ise, Latince “ara, ilişki, tam görünürlük” anlamlarına gelen“medium” sözcüğünün yine o dilde çoğuludur. Dolayısıyla, medyada dürüstlük bir süreç işidir. Yani, örneğin sizin aracılığınızla kamuya iletilecek bir olgunun, haberin, hatta yorumun “doğru” yansıtılması beklenir. Düşüncelerin ve yorumların farklı olması başka, kasıtlı biçimde çarpıtılması, değiştirilip yalana dönüştürülmesi başkadır ve öylesi medya namusuna sığmaz. Sığdırılması kısa vadede kârlı olsa da zamanla zarar getirir. 

O bakımdan, basın, radyolar, televizyon kanalları gibi medya kuruluşları son derece önemlidir, toplumların ve devletlerin alınyazılarını mutlaka etkiler.

Özellikle bu kuruluşların özel kesim ya da kamu malı oluşu veya kamusal olanların ciddi denetimden geçirilmesi üzerinde ısrar edilmelidir. Siyasal tarihimizin yakın geçmişinde iletişim alanındaki kamu işletmelerinin ekonomik ve malî sorunları ihmal edilmiş, kâr kaygısıyla kamudan özele satışlara öncelik verilmiştir. Bu çeşit yanlış politikaların demokrasinin niteliği, düşünce özgürlüğü gibi alanları bir de bu açıdan düzenleme gerekliliği üzerinde fazla durulmamıştır. Bu yaklaşımın getirebileceği kısa vadeli maddi kazançlar ile manevi alanlardaki zararlarının uzun vadeli zararlarını karşılaştırıp kesin ortaya koyabilen bir muhasebe tekniği de henüz bulunamamıştır.  
 
Mümtaz SOYSAL
 
22 Ocak 2014 - Cumhuriyet

 

D U Y U R U L A R

BASIN AÇIKLAMALARI

 

E T K İ N L İ K L E R

B A S I N D A   B C P

 
Copyright © 2012 Bağımsız Cumhuriyet Partisi ---- Mümtaz SOYSAL - Yazıları. Site Tasarımı : Bilgivesevgi Web Tasarım Hizmetleri
Template Joomla 1.7 by Wordpress themes free