Doğu Akdeniz’e...

Yazdır
YERYÜZÜNÜN çeşitli köşelerine serpilmiş olan Kıbrıs Türkleri önümüzdeki hafta adada bir araya gelip ortak sorunlarını konuşacak. Serpiliş, gezinti için değil, küstahlıktan ve zulümden uzaklaşmak içindi. Ağır gündemli kongre, yıllarca sürmüş bir uzaklaşmadan sonra, çok şükür, eskinin sıkıntılarına ve ezilişlerine değil, kendilerince yönetilen egemen, özgür bir devlete, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nedir. Bunun değerini bilmek gerek. 
 
Hele Doğu Akdeniz’in kazandığı siyasal ve ekonomik önemden sonra bu değer daha da artmıştır. Böyle bir önem KKTC ile Türkiye’ye ciddi eşgüdüme ve işbirliğine dayalı bir ortak sorumluluk yüklüyor. 
 
Her şeyden önce güvenlik ve savunma mekanizmasının son zamanlarda yaşanan yargı süreçleri dolayısıyla yaşanan hırpalanışın olumsuz etkileri kesinlikle giderilmeli ve Akdeniz’deki Türk deniz gücü vazgeçilmez ağırlığını sürdürebilmelidir. En azından bölgedeki deniz dibi enerji kaynaklarının güvenlikli araştırılması ve tacizden korunması için ihtiyaç var. Deniz hukuku alanında da araştırma sahalarının paylaşımında son derece dikkatli davranmak gerekiyor. 
 
Bütün bunların sağlam bir zemine oturtulması, en başta yeni kurulmuş devletin statüsüne de berrak ve kesin bir nitelik getirmeyi kaçınılmaz kılmaktadır. Hâlâ bir “Kıbrıs sorunu” mu var? Dil alışkanlığı, olayların akışıyla ortaya çıkmış iki ayrı devletin yan yana gelerek birlikte kararlaştırabilecekleri bir komşuluk ilişkisinin kâğıda dökülmesinden başka sorun kalmadığını görmekten hep mi alıkoymalıdır? Yoksa, ortalıkta bir “sorun” sözünün dolaştırılıp durması işsiz kalmış dünya diplomatlarına meşgale bulmak için mi sürdürülmektedir? 
 
Bu belirsizliği gidermek için, daha fazla vakit kaybetmeden, Türk tarafı Kuzey Lefkoşa ve Ankara olarak ortak bir çalışmayla adadaki iki devletin iyi komşuluk ve belirli işlevlerde işbirliği ilkelerini ortaya koyan bir dosya hazırlayarak bu bitmezliği sona erdirecek noktanın artık konmasını önermelidir.
 
Mümtaz SOYSAL
 
15 Kasım 2013 - Cumhuriyet



 

Başka Meraklar

Yazdır
BÜYÜKLERİMİZ, gençlerimizin “kızlı erkekli” yurtlarla evlerde neler yaptıklarını merak etmek yerine ortaöğretim sonrasında nasıl yetiştirildiklerini, nerede nasıl okuduklarını, hemen önlerindeki geleceğe hangi yoldan hazırlandıklarını merak etseler daha iyi olmaz mı?
 
Yükseköğretimde neler olmaktadır? Devlet üniversiteleriyle vakıf üniversitelerinde durum nedir? Ülkenin her yerine yüzü aşkın üniversite açma politikası ne gibi sonuçlar vermiştir? YÖK sistemi nasıl işlemektedir? Üniversiteler gerçekten özerk mi? Özerklik nasıl anlaşılmakta ve uygulanmaktadır? Üniversitelerarası Kurul hâlâ var mı; nerede, ne zaman, ne yapmaktadır? 
 
Birçok ailenin öğrencilere tavsiye ettiği gibi İngilizce öğretimli fakülteleri seçtirtmek, hem diploma alıp hem de yabancı dil öğrenme açgözlülüğü değil midir? Bu Tarzanca yola sapmaktansa, doğru dürüst bir yabancı dil öğretimini öğrencilere ayrıca vermek doğru olmaz mı? Yoksa iki kuş da sakat doğmuş olmayacak mıdır?
 
Bunlara benzer daha bir yığın soru ki, onları sorup doğru dürüst yanıtlamadan yükseköğretime geçmek, ister istemez yanlış yollarda zaman ve kaynak israfından başka bir sonuç vermeyecektir. O bakımdan, şu sıra geniş katılımlı bir “üniversiteler şûrası” toplayıp ilgili bütün çevrelerin düşüncelerini alarak yükseköğretimi yeni kurallara bağlamak son derece yararlı olabilir. 

Zaten politikacılarımızın önemli kusurlarından biri, bu çeşit alanlara el atmadan önce siyaset, meslek ve bilim çevrelerinin görüşlerini almamaktır. Araştırma önergeleri daha çok yolsuzluklara ve suç kokan durumlara ilişkin olarak verilmekte, araştırmacıların bilimsel katılımla politikaya yardımcı olmasını sağlayacak yollar ihmal edilmektedir.
 
Aslına bakılırsa, “kızlı erkekli gençlik” konusunun gündeme getirilmiş olması, siyaset dünyamızın koskoca insanlarındaki doyumsuzlukları, kompleksleri ve kuşaklar arası hasetleri ortaya dökerek toplumumuzun Freudvari tedavisine yol açığı için önemli bir hayra vesile olmuş sayılmalıdır.  
Mümtaz SOYSAL
 
13 Kasım 2013 - Cumhuriyet

 

Tutarlılık

Yazdır
ÜNİVERSİTENİN fakülte öğrencileri iki vize sınavı arası salonda dinlenirken duvar pankartına bilgece, nasıl sağlam bir sorumluluk duygusuyla ne güzel yazmışlar: “Kızlı erkekli vize keyfiyle haddini bildiriyoruz diktatörün.” 
 
Politikacı, belki de siyasal yaşamının en büyük ve en pahalı gafını yaptı geçen hafta üniversite gençliğine karşı. Taşra okullarının kapalı, yasaklı ve içe dönük havasından kendi çalışkanlığıyla, becerisiyle büyük kentlerin evrensel özgürlüğünü tatmaya başlamış gençleri insafsız ahlaki töhmetler altına sokarak ve analarla babaları karanlık varsayımların, çirkefli olasılıkların endişe dolu bilinmezliğine iterek... 
 
Neymiş, o öğrenci evlerinde ve yurtlarında neler olup bittiğini bilemezmişiz ve hepsinin yeniden düzenlenmesi gerekiyormuş. Yasalarla ve devlet gücüyle. 
 
Devletin gücünü gösterebileceği başka alan kalmamış gibi. 
 
Tutarlılık politika dünyasının temel kurallarından biridir. İnsanlar benimsedikleri siyasal partilerin ve peşinden gittikleri liderlerin zikzaklar çizip çelişkilere düşmesinden hoşlanmaz. Kendi tercihlerinin ve bağlılıkların hayal kırıklıkları yaratması onların özgüvenini yaralar ve bir çeşit yalnızlığa itilmişlik duygusu yaratır. Değişiklik ve tazelik gerekiyorsa, bunların ekibe anlatılması ve dönemeçlerin birlikte alınması gerekir. 
 
Tutarsızlığın en kötüsü, çizilmiş rotadan ayrılma ve sapma biçiminde değil, birbirini yok edici, hatta istenenin tam tersine sonuçlara götürücü yollara girme biçiminde olanıdır. 
 
Güncel bir örnek mi? 
 
Kıbrıs davamızın temel tezi, Ada’da iki ayrı ve birbirinden kültürce, tarihçe, dilce ve dince özellikle de ana vatanlara bağlılıkça farklı iki toplumun yan yana ve barış içinde yaşaması için bulunacak formülün iki devletli olması biçiminde değil miydi? 
 
Şimdi, iç içe sokuşmanın ve aynı renklerle aynı hedef peşinde koşmanın dik âlâsı olan şu buluşa bakın: Aklı evveller iki-üç Kıbrıslı Türk futbolcuyu Güney Kıbrıs takımlarında oynatarak Türkler üzerindeki uluslararası ambargoyu kırmış olacaklarmış. O konuda federasyonlar anlaşmış, imzalar atılmış. Allah bilir, bu gidişle Kuzeylileri Güney’in renklerine büründürüp KKTC’nin kalesine gol attıracakları günler de yakın demektir. Öylesine hınzırca bir tertip ki, her yanından yıllardır savunduğumuz tezlerin tam tersi akmakta. 
 
Harika bir tutarlılık!
 
Bereket, KKTC’nin Sayın Cumhurbaşkanı bu saçma oyunu oynatmamaya kesin kararlı da o sayede bu “goal”ü yemeyeceğiz ve aslında KKTC’yi yıkmaya yönelik sinsi bir “hedef”e kurban edilmekten kurtulmuş olacağız. 
 
Teşekkür 
 
Geçirdiğim kısa fakat kritik bir rahatsızlık boyunca tetkiklerdeki özverili ve başarılı çalışmaları için Ankara Başkent Üniversitesi hekimlerine ve bütün sağlık personeline teşekkürlerimi gazetemiz yoluyla duyurmayı borç biliyorum.
 
Mümtaz SOYSAL
 
09 Kasım 2013 - Cumhuriyet

 

Avrupa ve Adalet

Yazdır
BİR ülke halkının onurunu çiğnemek, gururunu kırmak, devlet olarak aldığı kararların ideolojik, siyasal, hukuksal anlamını hiçe saymak ne demektir diye merak edenler, bundan sonra Türkiye Cumhuriyeti’nin tam üyelik için Avrupa Birliği’ne başvuruş hikâyesini okuyacaklardır. 
 
Gerekli tam üyelik koşullarından çoğunu başkalarından çok daha önce tamamladığı halde bir yığın başlığın açılması için yıllarca bekletilmiş olan ve hâlâ da bekletilen Türkiye’nin başına gelmiş bütün öbür haksızlıklar o zaman ibretle anılacak.

Onları burada sıralamaya ne yer var ne vakit yeter.
 
Şimdi, uluslararası sportif temaslar alanında insafsızca uygulanan ambargo birkaç KKTC’li futbolcuya Rum forması giydirme pahasına maç yapılarak ambargo sözde kırılacak ve bayram edilerek görüşmelere yeniden başlanacakmış gibi bir hava estiriliyor. Tamam, konu Kuzey Kıbrıs tarafını masaya oturtmaksa, bunun ancak şimdiye kadarki haksızlıklar onarılarak olabileceği herkesçe bilinmelidir. 
 
Yani, KKTC’nin meşru devlet olarak varlığı kabul edilmeli, limanların açılması da bu koşula bağlanmalıdır. 
 
Yani, adada iki devletli yapının barış ve huzur getirmesi için, şimdi Kıbrıs Cumhuriyeti denen Güney Kıbrıs Rum Cumhuriyeti ile KKTC’nin statüleri eşitlenmeli ve böylece iki devlet arasında “karşılıklı saldırmazlık” ve “iyi komşuluk” antlaşmaları imzalanarak adada ortaklaşa yürütülebilecek görevlerle hizmetler belirlenip anavatanlarca “garanti” altına alınmalıdır.
 
Yakın tarihin haksızlıklarla, eşitsizlikleri giderilmeli ve yaralar sarılmalı ki Doğu Akdeniz’e hem çözüm hem de huzur gelsin.
 
Mümtaz SOYSAL
 
11 Kasım 2013 - Cumhuriyet

 

Sürüklenişi Durdurmak

Yazdır
BUGÜNLERİN Türkiyesi tonoz demiri kopuk bir gemi gibi işe yaramaz rüzgârlar önünde sürükleniyor. Tonoz koptu mu, koparıldı mı tam olarak öğrenmek ya da bilmek kolay değil. Devlet gemisi eskidiğinden zincirleri paslanıp halatları çürüdü de kendiliğinden mi bir kopuş oldu, yoksa köprüüstünün ya da başüstündekilerin hataları, yahut önlem eksikliği yüzünden mi böyle bir olay meydana geldi, tam bilinmiyor. Çünkü devlet başkanımız yabancı ülke seyahatleri listesinde eksik kalanları da tamamlayarak dünyaya düzen vermekle uğraşmakta, hükümetimizin başı ise kızlı oğlanlı öğrenci evleriyle yurtlarında ulusal namusu koruma peşinde koştuğu için sürüklenişin nedenlerini ayrıca onlara sormak pek yararlı olmaz.

Kıbrıs davasında bile bir futbol federasyonuna dolaylı yoldan oyuncu sokmak uğruna adanın güneyindeki Rum devletinin çatısı altına girmeyi kabullenenler ve müthiş marifetmiş gibi bunu bizim ülkenin büyük basınında övenler de çıktı. 

Dolayısıyla, sürükleniş tam ve sahipsizdir. 

Ama çaresiz ve çözümsüz sayılmaz. 

Genellikle bu gibi sürükleniş, kopma, dağılma ve anarşi söz konusu olunca, yani tam anlamıyla yönetimsizlik dönemlerinde, ilk akla gelen ve uygulanan çözüm askeri darbe olur. Çünkü askerlik, çok kişinin zihninde bir bakıma sımsıkı yönetim, emirli düzen ve sorgusuz huzur demektir. 

Yakın tarihimizin darbe gerekçeleri arasında en sık kullanılanı yine o sayılır. Darbe suçlamalarına karşı kendilerini savunanların aynı gerekçeye sarılmaları da elbet doğaldır. 

Ne var ki yönetimsizliğin, daha doğrusu kötü yönetim olgusunun siyasal yönleri, sağlam genel eğitim, belirli konularda uzman yetiştirme, örgütlenme ve yöntembilim alanlarında deneyim edinme gibi gereksinmeler üzerinde yeterince durulmamış, olup bitenlerin bilimsel bir biçimde örnek olaylarla analiz edilmesine yeterince zaman ayrılmamıştır. 

Oysa bugünkü sürüklenişi durdurmanın çaresi, tam da bütün yanlışların doğru çözümlenerek üzerlerinde düşünülmesiyle yine o alanlarda, ama bu defa akılla ve bilimle yeniden çalışmaya sarılmaktır. 

Başka bir deyişle, sürüklenişten kurtulmak için sihirli formüllere, mucizelere, safsata inanç masallarına ve sözde harika adamlara bel bağlamak yerine Cumhuriyetin kuruluş felsefesine ve ilkelerine sarılarak çalışıp, onları uygulayabilecek siyasal gücü kazanmak yetecektir. 

Herhalde bugünlerin Türkiye’sinde doğru ve gerçek iktidar için politika yapmanın yolu da budur.  
 
Mümtaz SOYSAL
 
08 Kasım 2013 -  Cumhuriyet

 

D U Y U R U L A R

BASIN AÇIKLAMALARI

 

E T K İ N L İ K L E R

B A S I N D A   B C P

 
Copyright © 2012 Bağımsız Cumhuriyet Partisi ---- teksayfa. Site Tasarımı : Bilgivesevgi Web Tasarım Hizmetleri
Template Joomla 1.7 by Wordpress themes free