İki Devletlilik

Yazdır
ANNAN Planı’ndan beri sık sık sözü edilen bir kavram oldu: İki devletlilik. “Kıbrıs sorunu” denen anlaşmazlığın federatif bir çözümle giderilebileceğini savunanlar Ada’daki Kıbrıslı Türklerin Rumlarla bir araya gelerek federal bir ortaklık kurmalarını öngörmekteydiler. Sistemin ikili bir eşitlik ve paylaşım izlenimi vermesine karşın, bunun yanıltıcı bir görüntü olduğu, çoğu zaman taraflardan birinin ağır bastığı bir gerçekliğin yaşandığı ya da sürekli bir çekişme havasının yaratıldığı da çok söylenmiştir.
 
O bakımdan, yavaş yavaş iki devletli çözümü bambaşka bir doğal ilişki biçiminde uygulamanın çok daha verimli ve başarılı olabileceği sonucuna varılmaya başlandı. Aynı coğrafyada komşu iki devletin başka diyarlarda olup bitenlerden bağımsız olarak, karşılıklı tanıma, iyi geçinme ve saldırmazlık paktları imzalayıp yan yana yaşayabilecekleri uygar bir ilişkinin kurulması da gündeme getirilebilir. 
 
İki büyük kültürün ve tarihin mirasçısı olan Kıbrıslı Türkler ile Kıbrıslı Rumlar bunu deneyemezler mi? Yakın geçmişin yanlışlarını, kötülüklerini unutup birbirini anlayıp bilerek. 
 
Öylesi herhalde çok daha rahat, kavgasız, tasasız, beyhude harcamasız ve dolayısıyla daha ekonomik olabilir elbet. 
 
Birleşmiş Milletler, Avrupa Birliği gibi devletler arası büyük kuruluşların yerkürenin bu kısmını biraz kendi haline ve kendi insanlarına bırakmaları daha doğru olacağa benziyor. Çünkü başka türlü, arabulucu, barıştırıcı ve çözüme götürücü rollere soyunanlar ister istemez kendi çıkarlarını ve emellerini işin içine sokmadan edemiyorlar. Oysa ara sıra kavga etmek kadar baş başa verip kendi aralarında anlaşmaya varıp birbirine yardım etmeleri de bu sıcak iklimdeki komşulukların alışkanlıklarından biri değil midir?  
 
Mümtaz SOYSAL
 
23 Kasım 2013 - Cumhuriyet

 

Gaziler Dinlencede

Yazdır
KUZEY Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Dr. Derviş Eroğlu, KKTC’nin Başbakan Yardımcısı Serdar Denktaş, KKTC’nin ikinci Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat, Dünya Kıbrıs Türkleri Vakfı Mütevelli Heyet Başkanı Vedat Çelik, KKTC’nin emekli Ankara Büyükelçisi Dr. Ahmet Zeki Bulunç, Yurtdışında Yaşayan Kıbrıslı Türkler Derneği KKTC temsilcisi Hasan Kerem, Kıbrıs Türk Kültür Derneği Antalya Şube Başkanı Laptalı Hüseyin, İngiltere Kıbrıs Türk Dernekleri Konsey Genel Sekreteri Mehmet Ertuğrul ve Kıbrıs davamıza Türkiye’de ve yurtdışında sahip çıkıp propaganda savaşlarıyla emek harcayan yüzlerce insanımız, özellikle de o davanın haklılığına inanarak bizlerle birlikte cephe tutan yabancılar, mesleklerini, unvanlarını, geleceklerini riske atıp haince suçlamaları göğüsleyenler... Hepsi şu günlerde Kuzey Kıbrıs’ın görüşlerini sunup davanın daha sağlam bir zemine oturtulmasında yardımcı olmaya çalışıyorlar. 

Çünkü dava yeniden çıkmaza sürüklenme tehdidi altındadır. Sözde çözümcülerle barışçılar, doğru yöne girmeye yaklaşan çabaları yeniden şaşırtmak ve karanlık niyetlerini gerçekleştirmek için kollarını sıvamışlardır. Tam da uzun zamandır hiç görülmeyen bir biçimde “iki devletli çözüm” bu kez gerçekten ağırlık kazanmaya başladığı bir sırada.

Gerçi o formülü ağza almaya başlayanlar arttı ama onların büyükçe bir bölümü iki devleti konfederasyon, hatta sıkı bir federasyon biçiminde yan yana ve kol kola getirip “müzakereler” dönemini yeniden açma peşindeler. Güya barış ve huzur uğruna pazarlıklara tekrar geçilecek ve Avrupa Birliği ile Birleşik Milletler’in himmetiyle Türkiye ve KKTC yine kıskaca alınacak ve yeni ödünler koparılacaktır.

Oysa Yunanistan’la Rumların oyalamaları yüzünden süreç uzayınca karşı tarafın hiç beklemediği bir hava oluşmuş ve insanlar şimdiki “toprak” haritasına ve yönetim bölünmesine az çok ısınarak durumu kabul etmeye, ufak tefek uzlaşmalarla bugünkü barışa alışır gibi olmuşlardır. Büyük kazançlardan vazgeçip “herkes kendi payıyla yetinsin” düşüncesi yavaş yavaş zemin kazanmaya başlamıştır. 

Başka bir deyişle, gerçekten tam iki devletli bir çözüm hiç de başarılamayacak bir seçenek olmaktan çıkabilir. Dolayısıyla bu olasılık büsbütün ihmal edilmemelidir.  
 
Mümtaz SOYSAL
 
22 Kasım 2013 - Cumhuriyet

 

Dershaneler ve Devlet

Yazdır
İki alan var ki onları ticarete dönüştürme düşüncesine bu köşede pek sıcak bakılmadığı hep bilinir: Sağlık ve eğitim. Ticaret sözcüğü fazla geniş ve belirsiz geliyorsa “para kazanma hırsı” da diyebilirsiniz, çünkü her iki alan da yaşamsal ve önemli, hatta biraz kutsaldır, hırs kutsallığı bozabilir. 
 
Son günlerin büyük tartışma konusu “dershaneler” olduğuna göre, güncellik adına isterseniz onu ele alalım, tam da kapatılmaları konuşulurken.
 
Dershane açmanın, yani okullara yardımcı olmanın, öğrencileri ya da mesleklere girme yarışına katılacak olanları sınavlara hazırlamanın bir eğitim işlevi sayıldığı kesin. Elbet o işlevi yerine getirenlerin bu emek karşılığında para almaları da doğal. Hatta para kazanılacak başka bin türlü yol varken bunu seçmiş olmaları takdir de edilebilir.
 
Ancak, geçimini sağlamak için para kazanmak zorunluysa ve bu zorunluluk insanın gözünü karartan ve o uğurda her şeyi yapabilecek duruma sokan bir hırsa dönüşmüşse insanlar hiç yararı olmayan durumlara bile razı olabilirler.
 
Emekli bir öğretmen dershane sahibi olmuş ve lisede ders veren genç arkadaşı da iyi lise mezunları yetiştirme amacını bir yana bırakıp sadece üniversite giriş sınavlarında kullanılan teknikleri öğretmekle yetinmeye bırakılmış olabilirler. Oysa ailelerin bu tarz saçmalıklar için paralar akıtması durdurulmalı ve dershaneler kamulaştırılarak binalar ve kaynaklar ortaöğretimin iyileştirilmesi yönünde kullanılmalıdır. Ortaöğretim düzeyinin yükselmesi, yükseköğretimi düzeltmenin de temel koşullarından biridir.
 
Bozulan düzenlerde hep olduğu gibi ulusal eğitim düzeninin geliştirilmesi de o düzenin bir bütün olarak ele alınıp yeniden sistemleştirilmesiyle başarılabilir. Dolayısıyla, ilkokulun ardından ortaokuldan sonra sağlam bir lise öğretimiyle üniversitelere ve yüksek meslek okullarına aday yetişten yeni bir sisteme geçmekten başka çare yoktur. Öyle bir düzenin basamaklarında yükselmenin kuralları da o düzeni kuracak olanlarca belirlenmelidir. Eğitimde tutarlılıktan vazgeçilemez.
 
Mümtaz SOYSAL
 
18 Kasım 2013 - Cumhuriyet

 

Renkler

Yazdır
HERHALDE gündem değiştirip vatandaşı boş konularla meşgul etmek için olacak, önemli konukları turkuvaz halıyla karşılama düşüncesi gündeme sokulmuşa benziyor. Asyalı Türki devletlerin ortak rengi buymuş. Kafaları tamamen boşaltıp anlamsız hedeflerle doldurabilmek için bundan daha boş bir hedef bulunamazdı. 
 
Turkuvaz dönemine hoş geldiniz. Devrimlerin ve Cumhuriyet bayrağının rengi olan “kırmızı” bırakılıp yeşille mavi karışımı “firuze”den geçerek tam yeşile doğru gidiş başladı demektir. 
 
Başımıza üşüşen ve çevremizi saran sorunlarla bir ilgisi var mı? 
 
Hiç yok; gökten düşer gibi düştü, yahut karanlık bir yerden çıkageldi.
 
Ama sizi de bizi de meşgul ediyor şu sırada. Neredeyse, “helal olsun” denebilir ama helal olmasın çünkü artık Türkiye’nin “gidişatı” üzerine gerçekten ciddiyetle eğilmek gerekiyor. 
 
Gidiş pek sağlıklı değil. Saçmalıklarla uğraşıp vakit kaybetmek çok pahalıya patlayabilir. 
 
Frenkçe “turquoise” yazılıyor ve “Türklükle ilgili olduğu ve çinicilikte kullanıldığı” biliniyor. Ama öyledir diye kırmızının kullanıldığı yerlerde onun yerine turkuvaz kullanılsın amaçlı ulusal kampanyalar açılırsa onlarla baş edilebilir mi?
 
Gemilerin gece seyrinde iskele yani geminin başına göre sol taraf ışığı olarak turkuvaz kabul edilirse onu yeşil sanarak davrananların yapacağı yanlış manevraların sonuçlarını düşünebiliyor musunuz? 
 
Olsa olsa ancak “bir deli taş atmış kuyuya...” diyerek izah edilebilecek durumların sonu hiç gelmez. 
 
Ayrıca, kırmızıya gösterilen bu tepki, dargınlık, kızgınlık neden? Kırmızı görünce boğaymışcasına kuduranlar mı var aramızda? Acaba sadece solculuk, başkaldırışlar falan mı akla geliyor kırmızı kullanılınca? 
 
Yoksa dinmeyen bir yeşil özlemi mi?
 
Gördünüz mü, işte yine boş bulunduk ve “abesle iştigal”e sürüklediler bizi. Sanki hiç başka işimiz yokmuş gibi. 
Dıştan bakınca öyle de gözükebilir elbet. İktidar “turkuvaz” türünden boş konularla insanlarımızı oyalamak ve kendi niyetlerine zemin hazırlamak isteyebilse de ana muhalefet “Hayır öyle olmaz, böyle bir ülkede şu yapılmalıdır” diyen sağlam bir program seçeneğiyle ortaya çıkarak halkı peşinden sürükleyebiliyor mu?
 
Yahut hiçbir şey yapmadan zevzeklik ve eleştiricilikle vakit geçiren aymazlarımız yan yana gelip yeni, ortak ve eşgüdümlü bir siyasal hareketlilik oluşturamazlar mı? 
 
Politika sahnemiz hiç değilse öyle bir canlanışın ışığıyla renklendirilmeyi bekliyor.
 
Mümtaz SOYSAL
 
20 Kasım 2013 - Cumhuriyet

 

Devlet Olmak

Yazdır
RESMEN ilan edilerek devlet olmanın ne demek olup olmadığını önümüzdeki hafta somut bir örnekle öğrenmiş olacağız. 
 
Bir başka devleti tanımanın da... 
 
Hem Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti hem de Türkiye Cumhuriyeti açısından. 
 
Çünkü 21-24 Kasım tarihleri arasında “Dünya Kıbrıs Türkleri Üçüncü Kongresi” toplanmış olacak. Orada dile getirilecek uygulamalar her şeyi açığa çıkarır. Böylece içimiz rahat eder veya kaç yıldır içimizde kalan rahatsızlıklar yine sürüp gider. 
 
Kıbrıs denen adada KKTC’nin devletliği kendi iradesiyle resmen ilan edilip TC de onu resmen tanıdığına göre bakalım bütün uygulamalar bu “resmilik” çerçevesine uygun olarak yapılıyor mu? 
 
Diyelim ki KKTC devlet başkanı Ankara’yı resmen şereflendirdiğinde veya da bunun mukabili yaşandığında, anavatan-yavru vatan yakınlığı ve sıcaklığı dolayısıyla protokolü her zaman için harfi harfine uygulamak biraz tuhaf kaçsa da arada bir iki taraf hiç değilse “ibreti âlem” için bu “tuhaflığı” göze alsa ve başka devletlerden de “ciddiyet” adına aynı törenlerin yapılmasını beklese fena mı olur? 
 
Böyle başlamak, ister istemez başkalarının saygısızlıklarına karşı çıkmak ve giderilmesini istemek hakkını da getirecektir. 
 
Çünkü bu alan bizler için önemli yanlışlarla dolu. 
 
Örneğin, neredeyse dünyanın bütün spor federasyonları kendi üye takımlarının Türklerle resmi ya da özel karşılama yapmalarına engel olup sık sık ceza vermeye kadar nasıl gidebilmektedirler? 
 
Türkiye’nin KKTC ile yani hem resmen tanıdığı ve soydaşlarının da ülkesi olan bir devletle sportif temas yapması “yüzünden” aforoz edilmesi ve “dokunulmaz parya” sayılması hangi insanlığa sığmaktadır? 
Tanınmamış devlet olmak, dokunulmazlığa mahkûm olmak mıdır? 
 
Hani spora siyaset karıştırılmayacaktı? Yasaklamak, karıştırmanın dik âlâsı değil midir? 
 
Bütün bunlar ve utanç verici başka uygulamalar dünyanın her yanındaki Türklerin ilgi alanına giren ve onların başka türlü de dikkatlerini çekmiş olması gereken bütün yanlış uygulamalara karşı çıkmak her yerde mutlaka destek bulacaktır. Hak bilirlik kimseyi rahatsız etmez.  
 
Mümtaz SOYSAL
 
16 Kasım 2013 - Cumhuriyet

 

D U Y U R U L A R

BASIN AÇIKLAMALARI

 

E T K İ N L İ K L E R

B A S I N D A   B C P

 
Copyright © 2012 Bağımsız Cumhuriyet Partisi ---- teksayfa. Site Tasarımı : Bilgivesevgi Web Tasarım Hizmetleri
Template Joomla 1.7 by Wordpress themes free