Dertten Mutluluğa

Yazdır

 

SORUNLAR vardır, çözülmedikçe dert nedenidirler; çözebilirseniz, yalnız mutluluk değil, saygınlık, gurur ve refah kaynağı olurlar. Geçen gün KKTC’ye dönüşmesinin yıldönümü kutlanan “Kıbrıs sorunu” onlardan biridir. Devleti kuruldu, ama derdi sürüyor ve toplumu bu yüzden mutsuz, yöneticileri de birbirine girmiş durumda.
 
Oysa, Ankara İslam dünyasına ve Yakındoğu’ya “nizam” verme sevdasından vazgeçip Suriye konusuna ayırdığı zamanı ve çabayı bu soruna ayırsa, hem bir dert son bulmuş olacak, hem de Türkiye saygınlık kazanıp gurur duyacak ve Ada’yla birlikte müthiş bir refaha kavuşacak. Şu sırada bu yapılmadığı gibi, tam tersine, sorunun çözümüne yarayabilecek adımlardan geri dönülüyor.
 
Bir örnek: Bilmelisiniz ki, Kıbrıs sorununda Türk tarafının tutumunu dünyaya duyurmak ve yandaş güçler kazanmak için kurulmuş olan “Kıbrıs Vakfı”nın arkasından Türk devletinin ve dolayısıyla Dışişleri Bakanlığı’nın desteği çekilmiştir. Vakfın tüzelkişiliğini sürdürüp gerektiğinde davaya yardımcı olabilmesi için yaşatılması birkaç gönüllünün özverisine bırakılmış durumdadır.
 
Dolayısıyla, çok önceleri davanın savunucularını bir araya getirmek için Sayın Asil Nadir’in girişimiyle başlatılan çalışmaların coşkusu sönmüş ve hatta Vakıf neredeyse gereksiz bir kuruluş olarak görülmeye başlanmıştır. Zaten, bir ara Kuzey Kıbrıs’ı ve Ankara’yı yönetenlerin bu sönüşten memnun olmadıkları da pek söylenemez.
 
Artık Kıbrıs sorununa bakışa köklü bir değişiklik getirme zamanı gelmiştir. Böyle bir dava, bu denli sürüncemede bırakılamaz. Adadaki taraflar arasında anlaşılmaz bir tutumla sürdürülmeye zorlanan görüşmeler artık iyice anlamsızlaştı. Bugünkü durumu, yani Ada’da yan yana pekâlâ gerilimsiz yaşayabilen iki devletin varlığını “de facto” tanımak, yani olayların durumların zorladığı kaçınılmaz bir gerçeklik sayıp bu durumdan kalkarak geleceğe bakmak gerekiyor.
 
Öyle yapılırsa, Ankara’nın ve KKTC’nin birlikte ve iyi planlanmış çabalarla başaramayacakları iş yoktur. Saygınlık, gurur ve refah o başarıların arkasında bekliyor. Türk diplomasisi başka Ortadoğu hayallerini bırakıp çalışmalarını bu konu üzerinde yoğunlaştırmalıdır.
 
Mümtaz SOYSAL
 
17 Kasım 2012 - Cumhuriyet

 

Kıbrıs Unutulamaz

Yazdır

 

DÜN Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin kuruluş yıldönümüydü. Tabii olay Ada’da törenlerle kutlandı; Ankara’da ise eksik olmasın KKTC Büyükelçiliği’nin düzenlediği bir “resepsiyon” yani bir resmi kabül dışında, Türkiye Cumhuriyeti’nce kutlama töreni falan gibi pek bir şey yapılmadı. O cumhuriyetin kuruluşunu bizim devlet de bayramlarla törenlerle kutlasa daha anlamlı olmaz mıydı?
 
Çünkü Türkiye Cumhuriyeti’nin özde bir “insan hakları devleti” olduğunun, o kutsal hakları korumak, insanların ezilmesini, boyun eğmeye zorlanmasını önlemek için savaşı bile göze almasıyla kurulmuş demokratik bir devletin yıldönümüydü 15 Kasım. Şehitler verilen çetin bir deniz ve hava çıkarmasının ardından Ada’daki Türklerin de kendi devletlerinde özgür yaşamaları için gereken yapılmış, buna tepki olarak uygulanan insafsız ambargolara Ada’dakilerle birlikte Anadolu halkının da katlanması göze alınmıştı. Ankara, ulusal güvenliğini zayıflatacak bir silah ambargosunu bile göğüslemek zorunda kalmıştı.
 
Dolayısıyla KKTC’nin ilanı, insan haklarına sahip çıkma uğruna bütün bu sıkıntılara katlanmayı göze alışın simgesi olarak Ada Türklüğü kadar anavatanın da geleceğe güvenle bakabilmesi için her zaman birlikte ve ortaklaşa düşünülmesi gereken bir olaydır.
 
Kıbrıs Türkleri 30 Ağustos’ları ve 29 Ekim’leri bizlerle birlikte kutlamıyorlar mı? Girne Çıkarması ile KKTC’nin ilanını bizim de anmamızdan daha doğal ne olabilir?
 
Kaldı ki bu tür birlikte anmalar Kıbrıs davasını unutmak ve unutturmak isteyenleri uyarmak açısından da yararlı olabilir.
 
Herhalde fark etmişsinizdir öyleleri hâlâ var. Başlangıçta AB’ye tam üye olma hevesinin estiği günlerde, Annan Planı’na sokuşturulmak istenen bir KKTC’nin öz kimliğini nereye kadar ve nasıl sürdürebileceği tam kestirilemiyordu. Plan çöktükten sonra da, barışçılığı ve insancıllığı sadece Rumlarla kaynaşmakta görenler bir türlü tükenmiyor. Oysa kendi kimliğini sürdürerek güney komşusuyla yan yana dostça yaşamayı “karşılıklı saldırmazlık ve iyi komşuluk paktı”yla sürdürmek diye de bir çözüm var. Kıbrıs Türk’ünün geçmişine yakışan ve geleceğine yarayacak olan da o.
 
Mümtaz SOYSAL
 
16 Kasım 2012 - Cumhuriyet

 

Cin

Yazdır

 

BÜYÜK gazete birinci sayfadan haber veriyor: “Cin şişeden çıktı. İktidar partisi başkanlık sistemi için Meclis’e önerge verince.. halkın seçeceği başkanın ‘Meclis’i feshetme… erken seçime gitme yetkisine sahip olmasını isteyince… cin şişeden çıktı demektir” deniyor haberde.
 
Peki, ne bekleniyordu? Yani cin şişenin dibine yan gelip uzanarak oradan ülkenin halini seyretmekle mi yetinecekti? Cin bu; o yetkileri de sizden aldıktan sonra şişenin mantarını da fırlatıp çıkar ve önce ülkenin, sonra bölgenin, en sonunda da dünyanın canına okuyacak elbet. Hiç tarih okumayınca hep böyle olur işte. Siz son iki dünya savaşını yaşamamış ve özel yetkili Duce’ler, Führer’leri uzaktan da olsa seyretmemiş olsanız bile, hiç değilse size akıl veren sözde ulema da mı anlatmadı bunları?
 
Son haftaların olağanüstü olayı, başkanlık sisteminin yalnız genel anlamda ya da bilinen örnekleriyle birdenbire ve olanca heybetiyle gündeme oturmasından ibaret değil.
 
Eşi emsali dünyanın hiçbir yerinde bulunmayan medyamız “havalı” seyahatlerde demeç için Sayın Başbakan’ı sıkıştırdıkça devlet sistemleri kataloğuna yeni örnekler ekleniyor ister istemez. Son müjde, “başkanlık sistemleri için Türk modeli” önerisidir. Güya, Sayın Başbakan geçen gün Uzakdoğu göklerinde uçarken sistem konusunda mevcut örneklerden birinin taklit edilmesi yerine başka bir yöntemden söz etmiş: Bütün sistemler gözden geçirilecek ve her birinden bizim için yararlı olabilecek yanlar alınıp hepsi bir araya getirilerek bize özgü bir Türk modeli oluşturulacakmış.
 
Tabii, siyasal bilim ve anayasa hukuku açısından pek “ilkel” ve “çocuksu” bir yaklaşım bu. Üstelik, birileri çıkıp “bunun neresi özgün, “oh ne âlâ ne âlâ, aferin kızım mualla” diye böyle bir yaklaşımı hafife almak isteyeceklerdir.
 
Sayın Başbakan ne yapsın? Aslında doğru, etkin ve verimli yönetim için uğraşmak varken, sorunları yasa ve anayasa değişiklikleriyle çözmeye kalkmak hem politikacılarımızın hem de danışmanlığa soyunan bazı akademisyenlerimizin ezeli hastalıklarından biridir. Oysa bu tür cinliklerle vakit yitirmektense, doğru çalışmalara daha az ama daha ciddi biçimde vakit ayırmak çok daha akıllıca bir yönetim tarzı olmaz mı?
 
Mümtaz SOYSAL
 
12 Kasım 2012 - Cumhuriyet

 

Ölümsüz Çözümler

Yazdır


İDAM tartışmalarının bunca yıldan sonra Türkiye’de de yeniden gündeme gelmiş olması, hem üzücü hem de utanç vericidir. Oysa, bir zamanlar demokratik ve yasal yöntemlerle ölüm cezasını kaldırmış olmamız ne denli sevindirici ve gurur verici olmuştu. Genellikle çok etkili sayılan ama aslında hiç de öyle olmayan böyle bir cezayı, hayli büyük kalabalıkların baskısına karşın kaldırabilmiş olmak, yabana atılmaması gereken önemli ve anlamlı bir adımdır.

Hele, şiddet ve zulümseverliği iddia edilerek küçük düşürülmek istenen, uygarlık düşmanı olduğu ileri sürülüp çağdışılığı yüzyıllar boyunca ilan edilerek insanlıktan nasibini almadığı söylenen bizimki gibi bir kavmin şimdiki insanları için. Gerçi bütün o suçlamalar, iddialar ve bazen uydurulan korkunç hikâyeler hep bir ezikliğin, hiç dinmeyen bir ürkekliğin, hatta kursakta kalmış bir hıncın ürünüdür ama yine de canını sıkar insanın.
 
Öyle olduğu için ona buna dil döküp hakkımızdaki önyargıları düzeltmek uğruna büyük paralar harcadığımız da yadsınamaz bir gerçektir. O bakımdan, idamı, hangi nedenle olursa olsun, bir çırpıda kaldırıverip bütün o saçmalıklara son vererek bir yeni imgeyle başkalarına biraz tepeden bakabilir duruma gelmek çok hoş bir adım olmuştu. Konunun canlandırılmasını üzücü ve utandırıcı yapan, bu hoşluktan sonraki geriye gidiş görüntüsüdür.
 
Sayın Başbakan’ın böyle bir görüntüye ilk perde açan kişi olması şaşırtıcı değil mi? O Başbakan ki, hep her güçlüğü yenebileceğini göstermek istemiş ve çaresizlik aczine düşmekten hep kaçınmıştır, onun idamı geri getirmeye öncülük eder görünmesi tuhaf sayılmaz mı? İdam; en iğrenç bir suç için de olsa, yeterince cezalandıramamış olmanın, toplumun tiksintisini dindiremeyişin çaresizliğinden doğan bir ceza değil mi? Bir anda olupbitmesiyle, anlamlı bir ceza mı acaba? Kimi, neyi, nasıl düzeltecek? Ünlü fıkrada olduğu gibi “ders olsun” dense bile, kime ders ve ne zaman? İnsanların düzelmesi için ölümsüz çözümlerden ne haber?
 
Belki, “bir iki kişiyi sallandırın, bakın nasıl düzelir her şey” diyenlerin kızgınlığını ancak idamların giderdiği hep söylenir ama firavunlarla başlayıp Fransız “İhtilal-i Kebir”inin giyotininden geçerek bugünlere kadar gelen milyonlarca idam sayesinde pek düzelmişe benziyor mu insanlık?
 
Mümtaz SOYSAL
 
14 Kasım 2012 - Cumhuriyet

 

Cumhuriyetçi Tutarlılık

Yazdır

 

ATATÜRK devrimlerinin en belirgin özelliği tutarlılıktır. Farklı tarihlerde, değişik vesilelerle yapıldıkları halde şaşırtıcı düzen ve sırayla hepsi birden aynı düşünceden filizlenir ve aynı amaca yöneliktir.
 
Mütareke günlerinde başlayan kongreler döneminin hemen ardından o toplantıları merkezileştirip tutarlı bir kalıba büründüren Büyük Millet Meclisi’nin toplanmasıyla başlayıp ancak 1930’ların sonlarına kadar uzanabilen on beş-yirmi yıllık kısa bir döneme sığdırılmış devrimler arasındaki tutarlılık, kocaman bir mantık anıtı gibidir. Sanki tek aklın yazdığı bir program vardır ve daha sonra ortaya çıkacak elektronik araçlarca sıralandırılmışçasına takvime bağlanarak inanılmaz bir disiplin ciddiyetiyle uygulanmaktadır.
 
Halkı o yıllarda henüz bir sanayi toplumunun değerlerine ve ölçütlerine ulaşamamış olan ve ancak şimdilerde yeni yeni ulaşmaya başlayan bir ülkenin o zamanki görüntüsü gerçekten üzerinde durulmaya değer bir olgudur ve derinliğine çözümlenip nedenleri anlaşılarak tam bir eğitim bilmecesi düzeyine yükseltilmelidir.
 
O görüntüdeki dinamizm büyük uğraşlar ve özverilerden sonra bağımsız ve özgür bir devlet kurmuş olmanın gururundan mıdır?
 
Yoksa, her topluma nasip olmayan ve nasılsa bu topluma nasip olmuş üstün yetenekli tek bir kişinin eseri mi?
 
Böyle sormaya başlayınca, ülke halkıyla birlikte şu soruyu da sormadan edemiyor insan: O kişi nasıl yaptı da böylesine tutarlı aşamalar ve devrimlerle Türkiye Cumhuriyeti denen devleti kurabildi?
 
Verilecek yanıt şundan başka türlü olamaz: Mustafa Kemal, gençliğiyle askerlik eğitiminden başlayarak içinde yaşadığı ve uğrunda savaştığı devletin çökeceğini anlamış, o devletin yerine zihninde ülkesi ve halkı için bir cumhuriyet ideali ya da hedefi oluşturmuştu. Yaşamı boyunca önüne ya da karşısına çıkan her durumu o ideale ve hedefe göre değerlendirip ona göre davranıp arkasıyla sonunu da ona göre getirmeye çalıştı. Tutarlılığı bundan kaynaklanır, başarıları da tutarlılığının sonucudur.
 
Bugün onu minnetle anarken tutarlılık sorunuzu kendi kendinize sorabilirsiniz.
 
Mümtaz SOYSAL
 
10 Kasım 2012 - Cumhuriyet

D U Y U R U L A R

BASIN AÇIKLAMALARI

 

E T K İ N L İ K L E R

B A S I N D A   B C P

 
Copyright © 2012 Bağımsız Cumhuriyet Partisi ---- teksayfa. Site Tasarımı : Bilgivesevgi Web Tasarım Hizmetleri
Template Joomla 1.7 by Wordpress themes free