Güzel Şeyler

Yazdır
HSYK krizinden siyaset tarihimize geçecek olan kolay unutulmaz bir söz, Cumhurbaşkanı Sayın Gül’ün kısa bir süre için de olsa çevreye iyimserlik yaymak amacıyla tekrarladığı “Güzel şeyler olacak” sözüdür herhalde. Ne yazık ki, HSYK krizinde uzunca süre beklendiği halde “şeyler”in güzel mi, çirkin mi olacağının belirlemesi fazla uzun sürdü ve çok vakit kaybedilmiş oldu. Sayın Gül, MHP Genel Başkanı Sayın Bahçeli’nin “Ahlak tutarlığı göstermek için metni aynen geri çevirin” tavsiyesine de uymamıştı. Oysa anayasa, “Cumhurbaşkanı devletin başıdır; bu sıfatıyla anayasanın uygulanmasını ve devlet organlarınıın düzenli ve uyumlu çalışmasını gözetir” demekteydi. Dolayısıyla, Gül, yetkisini kullanıp duraksamayı sona erdirebilirdi. Nitekim ondan önceki Cumhurbaşkanı Sezer pekâlâ öyle yapmıştı ama o yapmadı.
 
Böylece, hızlı sistemin yavaş işlemesine, “hukukun değil, devlet adamı” sıfatını taşıyanlardaki kararsızlığının sebep olabileceğini öğrenmiş olduk.
 
Kriz sırasında Cumhurbaşkanı’nın, “Ben rahatsızlık duyuyorum, metin bu şekliyle önüme gelmesin, bu konuda bir değişiklik yapılacaksa yasa değişikliği yerine anayasa değişikliği tercih edilsin, AB standartlarında bir değişiklik üzerinde uzlaşılsın” demesi ve kendi hukukçularından rapor isteyip sonucunu günlerce beklemesi, Meclis’ten geçirilerek önüne getirilmesini istememesi, iktidar ve muhalefet politikacılarından çoğunun bir ara bu öneriyi “iâ nihaye” Meclis’te tutmayı bile göze almış olması sayesinde, politikacı kadromuzun sebat anlayışı konusunda da fikir sahibi olduk. 
 
Kısacası, bu tür kritik geçiş dönemlerinde Sayın Erdoğan tip olarak beceriklidir diye değil de, temkinliliğiyle dirayeti ağır basan ve uzun süre yüksek mahkeme reisliği ya da büyük baro başkanlığı yapmış olmak gibi derin hukuk deneyimine sahip bir adayı devletin başına seçerek güvenli mesafe almanın daha doğru olacağını artık öğrenmiş olmamız gerekmez mi?..  
 
Mümtaz SOYSAL
 
17 Ocak 2014 - Cumhuriyet

 

Tuhaf Tutumlar

Yazdır
BAZI tutumları anlamakta güçlük çekiyor insan. Örneğin, tartışması hâlâ bitmeyen Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’na seçilecek üyeler için iktidar ve muhalefet kontenjanları konması gibi bir düşünceyi nasıl savunabilir insan? 
 
Hele değişik işlevlerin ustaları olarak yargıç ve savcı ayrımı yapmadan? 
 
O ayrım yapılsa, özellikle savcılar için Cumhuriyet adına anlamı bir ölçüde doğru bulabilir ve iktidar mensuplarının neleri nasıl savunmalarının şöyle ya da böyle olmasını isteyebilirsiniz ve üye seçiminde tercihinizi buna göre yapabilirsiniz. 

Bağımsız yargıçları da vicdanlarıyla baş başa bırakmak o zaman daha kolay olmaz mı?
 
Ayrıca başbakan için yolsuzluk ve rüşvet konusunun gündeme getirilmesi niçin bir çeşit darbe sayılsın ve bunu yapanlar darbeciymişler gibi ağır cezalara çarptırılsın? 

Bir hükümet başkanının böyle tehditlere başvurması demokrasiye sığar mı?
 
Kabul edelim ki, iktidar mücadelesi geniş halk yığınlarını ilgilendiren işsizlik ve geçim sıkıntısı türünden somut sorunlar üzerinde bir çözüm yarışından daha çok, ayakları altından iktidarın kaymakta olduğunu hisseden telaşlı bir politikacının hitabet marifetini sergileyip meydanlarda biriktirilmiş kalabalıklar önünde alkış ve slogan yarışması biçiminde sıradan ve tatsız bir kampanyaya dönüşmüştür. 
 
Erdoğan gibi zeki, dinamik ve becerikli bir siyaset adamının birikimi ve donanımı yetmeyince artık kendisini tekrarlamaya başlaması hiç kuşkusuz hüzün verici bir sönüştür. Aslında yüzüncü yılını tamamlamaya çok yaklaşmış bir cumhuriyetin tarihinde daha anlamlı ve kalıcı bir iz bırakarak gidiyor olmalıydı Erdoğan. Şimdi, bir ara yarattığı velveleli parlaklıktan çok farklı tuhaf bir sönüş oluyor böyle gidişi. 
 
Mümtaz SOYSAL
 
17 Ocak 2014 - Cumhuriyet

 

Kötümserlik Anısı

Yazdır
İNSAN bir yazıyı bitirirken özetle “Hukuk eğitimine önem vermeyi vurgulamanın tam zamanıdır” dedikten sonra “Ama zaman yoktur, üstelik yazarın gözleri de şu anda harfleri göremeyecek kadar bozulmuşsa şimdilik son noktayı koymaktan başka çare yoktur” diye yazarsa yakın ve uzak çevrede hazin bir kıyamet kopmaz mı? 
Peki, ne yapsaydı yazar?

Hukuk öğretimi bir yana, ilkokulundan üniversitelerine kadar ülkenin bütün eğitimi eğitimci olmayanların yönetiminde tam bir keşmekeşe dönüşmüşse, gereksiz yere dörder yıllık gruplaştırmalarla ilki, ortası ve lisesiyle kolay anlaşılmaz bir düzensizliğe sokulmuşsa, daha sonrasının, yani yüksek öğretimin nasıl bir temele oturtulduğu daha da belirsizleşmiş değil midir? Yükseköğretim ve özellikle üniversiteler sistemi ile meslek yüksekokulları geniş katılımlı “şûra” çalışmalarıyla ciddi bir reformdan geçmedikçe hukuk öğretimi konusunda ahkâm kesmek doğru mu olur? Çivisi çıkmış bir ülkede her şey gibi hukuk öğretimi de perakende çabalarla değil, sistemli ve planlı reformlarla başarılabilecek bir sorun olarak önümüzde. Bu konuda sözü bile edilmeyen plan ve program gibi kavramların yokluğunda vakit ve zaman tartışmaları da anlamsızlaşıyor. 

Kötümserlik budur; ileriyi, geleceği görememek. Yazar, hiç değilse bunu yenmekte topluma yardımcı olmak zorundadır. Zamanın daralması, zamansızlık, her şeyden çok önceki zaman israflarının bir sonucudur. Yani, abesle uğraşmak, safsatayla vakit kaybetmek, zamanı iyi kullanmayı bilmemek. Kötümser düşünce, işte tam bu niteliğiyle, zaman darlığının iticiliğiyle, telaşıyla, gitgide azalmakta olan bir serveti olabildiğince sürdürmenin, tükenmesini önlemenin pintiliğiyle çok tuhaf ve çelişkili bir biçimde eldekini hep elde tutabilmek, çoğaltmak, üretmek, hatta zamanın ezeli niteliği olan akıp gitmeyi önlemek için çalışmak, öğrenmek, yarar yaratmak gibi kavramları akla getiren, devreye sokan bir etken olabiliyor. Görme gücü sönen bir göz daha iyi görebilme çarelerini bulmanın, azalan enerji enerjiyi daha iyi kullanmanın, hatta artırmanın, kaybolup giden, ister istemez gidenin yerini daha iyi doldurup onu ölümsüzleştirerek yeni bir yaşamın yaratıcısı durumuna gelinmiş olunabiliyor. Nafile avunma mı? Evet, ama başka türlüsü de yok. Öyle olduğu içindir ki, uzak ya da yakın geçmişteki kötümserlik “an”larımız yine de yabana atılamaz, “anı” olarak bizimdir ve öğreticidir. Şereflerine “anıt” dikmesek de.
 
Düzeltme: Geçen cuma günkü yazının başlangıcında bir şaşkınlık yanlışı olmuş. Doğrusu, “İslam kültüründe Tanrı’nın adlarından biri olan ‘Hak’ sözcüğü” olacaktı; düzeltir, özür dilerim.  
 
Mümtaz SOYSAL
 
13 Ocak 2014 - Cumhuriyet

 

Ağırbaşlı Uyarı

Yazdır
EVET bir miting, ama kalabalık sergilemek ve bağırıp çağrışmak için değil; ciddi, sorumlu, önemli görevler sahibi seçkin insanların gür sesini topluma duyurmak için. Aralarında DİSK, KESK, Eğitim Sen, TMMOB, İHD, Mülkiyeliler Birliği, EVMEP ODTÜ kuruluşlarının temsilcileri, CHP Genel Başkan Yardımcısı Nihat Matkap, milletvekilleri İlhan Cihaner, Durdu Özbolat gibi siyasetçiler var. Özetle, “Bozuk düzende sağlam çark olmaz” diyerek kamu yönetiminin ve başka mekanizmaların bozulmasına dikkat çekiyorlar. 
 
Sayın Başbakan’ın devlet medyasıyla saatlerce yayımlanan grup konuşmaları, devlet çarklarındaki bozulmaların yarattığı kamuoyu tepkilerini düzeltmeye yetmiyor. 

Önümüzdeki yerel seçimlerin iktidar partisinin oy kayıplarını ortaya koyacağı belli. 

Tuhaf olan, tam şu sırada anayasa değişikliklerinden ve Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu gibi temel organlarda değişiklik girişimlerinden söz edilmeye başlanmasıdır. 

Bu gibi söylentilerin, şimdiki belirsizlikleri daha da artıracağı kesin değil mi? Böyle bir durum yerel seçimler sonrasında ana muhalefet için inisiyatifi ele alma, taze bir iktidar iddiasıyla yeniden yola çıkma ve yarışa katılma fırsatı hazırlarken CHP’nin hâlâ tempo değişikliğine gitmeyip eşref saati bekliyor olması gerçekten şaşırtıcıdır. 

Muhalefet ödevinin, iktidarı eleştirmek ve hep muhalefette bırakmak olmayıp tam tersine gürbüz bir iktidar doğurmak olduğu bütün siyaset kitaplarının ilk sayfasından beri yazmaz mı? Böyle bir iktidar hevessizliği Cumhuriyeti kurmuş ve başlangıcından beri çağdaşlaşmaya öncülük etmiş bir büyük partiye hiç yakışmıyor. 
 
“Durmayalım düşeriz” sözü 1930’ların “şiar” bayraklarından biri değil miydi?  
 
Mümtaz SOYSAL
 
15 Ocak 2014 - Cumhuriyet
 
 

Hak, Hukuk ve Guguk

Yazdır
İSLAM kültüründe Tanrı’nın adlarından biridir tanrı sözcüğü ve o anlamda ilk harfi büyük yazılır. Dolayısıyla, büyük harfle yazılmadığı durumlarda bile bir tür kutsallık kazanmıştır bu kavram. Çoğu zaman, varlığın, gerçekliğin yerine kullanıldığı durumlar da olur. 
 
Hukuk ise aynı sözcüğün Arapça çoğuludur hem de hakkın ve çeşitlerinin bilimini yapan yani anlatan, inceleyen sorunlarını ortaya koyan bilim dalının adıdır. O bilim üniversitelerin hukuk fakültelerinde öğretilir ve öğrenilir. Elbet bütün öğretiler gibi bunun da iyisi, kötüsü, doğrusu, yanlışı, eğrisi olur. Her şey gibi o da eskir, bayatlar. 
 
Ne var ki yine her şey gibi hukuk da kirlenir, hatta sırası gelir kutsallığı kaçar ve kirlinin kepazeliğin, haksızlığın aracı olmaya bile başlayabilir.
 
İşte “hukukçu” denen insanın devreye girmesi gereken ve beklenen sıra odur. 
 
Ama gerçek hukukçunun, “has” olanın ve hak edenin.
 
Hukuk sözünün çok kullanıldığı bir dönemden geçmekteyiz. Hukukla çok oynanıyor; kurallar, kurumlar değiştirilmekte. Zihinler bunlarla meşgul. Çalkantılar başka şey düşünmeye fırsat vermiyor. 
 
Gerçek ve has hukukçu yetiştirmenin, hukuk eğitimine önem vermenin önemini vurgulamanın tam zamanıdır ama zaman yoktur.
 
Üstelik, yazarın gözleri de şu anda harfleri göremeyecek kadar bozulmuşsa şimdilik son noktayı koymaktan başka çare yoktur.  
 
Mümtaz SOYSAL
 
10 Ocak 2014 - Cumhuriyet

 
 

D U Y U R U L A R

BASIN AÇIKLAMALARI

 

E T K İ N L İ K L E R

B A S I N D A   B C P

 
Copyright © 2012 Bağımsız Cumhuriyet Partisi ---- teksayfa. Site Tasarımı : Bilgivesevgi Web Tasarım Hizmetleri
Template Joomla 1.7 by Wordpress themes free