Opera

Yazdır
GAZETEDE “Devlet Tiyatroları her bakımdan onarıma muhtaç” haberini okuyunca ister istemez Ankara’daki Büyük Tiyatro’yu düşünmeden edemiyor insan. Önce Sergievi olarak yapılıp yıllar boyu toplantı, konser, tiyatro salonları olarak kullanılarak opera olmaya kadar gelen bina, mimarisi yeryüzündeki bütün operalar arasında belki de adına en ters düşeni sayılabilir. Çünkü ciddi devletlerin opera binaları hep bulundukları kentin ve hatta ülkenin en görkemli anıtlarından biri olarak yapılmıştır. Latince “yapıt” anlamına gelen “opus” sözcüğünün çoğulu olan “opera” sözcüğü çeşitli “müzik” ve başka sanat “yapıtları”nın bir araya gelişini ifade eder: Orkestra, “libretto” denen bir metne dayalı şarkılarla konuşulan müzikli bir tiyatro, onun dekoru. Bireysel aryalar, çoğu zaman kamu bilincini seslendiren korolar vesaire, vesaire.
 
Kısacası, birçok dalın birleştirilip bir bütünlük durumuna getirilmesini gerektiren çaba. 
 
Elbet çok pahalı, çok emek, özveri ve disiplin isteyen bir girişim. 
 
Öyle olduğu içindir ki, bir toplumun kalitesini, renkliliğini, kararlılığını ve dayanışmasını temsil eden önemli bir konudur opera. Hafife alınması, köhne bir sanat türü olarak rafa kaldırılması ve emekçilerinin küçümsenmesi, kaynaklarının kısılması asla affedilemez hatalardır. 
 
Cumhuriyet Türkiyesi’ni kuranlar, başlangıçtaki sıkıntılı ve zayıf ekonomiye karşın bu ülkeyi konservatuvarlarla donatmayı, gençlerini Opera gibi güç bir alana çağırmayı ulusal gurur konusu olarak seçmiş ve o alana kaynak ayırmayı hiç ihmal etmemiştir. 
 
Çoğu zaman bir özenti, bir lüks sayılan, sık sık eleştirilip alay konusu bile yapılan böyle bir tercih, aslında çok doğru bir kararlılığın soncuydu: Güvenilen bir ulusun gençlerinin önüne bilinçli bir yaklaşımla zor hedefler koymak ve o hedeflerin gerçekleşmesi için onları çalışmaya zorlamak. 
 
Şimdi bu tutumu küçümseyip hedefsiz ve plansız bir eğitim kargaşasını gençlerin sırtına yüklemek bu ülkeyi dünya yarışında yaya bırakmak demektir.
 
Mümtaz SOYSAL
 
24 Şubat 2014 - Cumhuriyet

 

Kanser ve Hukuk

Yazdır
YILLAR öncesi... Hangi yıl olduğunu hatırlayıp kaç yıl olduğunu hesaplamak bile zor. Ama o insanın yarattığı sıcaklık ve hayranlık öylesine içten ve derinden duyulmuş olmalı ki, bellekten hiç silinmiyor. Anadolu ortasının o kentindeki üniversitenin yeni rektörüydü. Genç yaşına karşın sanki orayı çok eskiden beri biliyormuşçasına her şeyi eski haliyle biliyor, kendisi işbaşına geldikten sonra hepsini çok kısa zamanda nasıl değiştirdiğini, öğrencilerin ve halkın beğenisini nasıl kazandığını inanılmaz bir coşkuyla ama hiç açığa vurmadığı bir gururla anlatmaktaydı. 
 
Anlatmasa bile, gösterdiği sınıfları, çalışma salonlarını, kütüphaneyi gezerken hemen anlaşılıyordu ki üniversiteye yeni bir hava ve taze bir dinamizm gelmişti. 
 
Dün, radyonun öğle yayınında nihayet “tahliye” edileceği haberi okundu. İyi olup hastaneden “taburcu” edilen hastaların veya yatılı okuldan “yaz tatili”ne çıkan öğrencilerin sevincinden çok farklı olarak, bilinmeyen bir hastalığa tutulan ve “müstahak” olup olmadığı tartışma konusu olabileceği söylenenlerin hissedebileceği bir duygudur bu: “İçeri”yi yaşamak ile “dışarı”yı düşünmek arasındaki başkalıkları düşünüp durmak sona erecek ve tersine olacakmış sanılan yeni bir süreç başlayacaktır. Başka bir deyişle, “açık ve kapalı mekânlar arasında gidip gelmek insanı ister istemez biraz filozof yapar sözüne inanmaya başlayıp daha az tedirgin bir yaşam sürdürür” diye bakmak mı gerekir böyle bir sürece? 
 
Yok, hayır. Birtakım hukuk hastalıkları söz konusudur ve onların mutlaka tedavisi gerekir. Adalet sistemimizde vaktiyle bir süre dengesiz bir dönem yaşadığımız ve terazilerin şaşarak yaptırımların, daha açıkçası cezaların şaştığı kesindir. O şaşkınlığının sonuçlarını düzeltmeden sanki hiçbir şey olmamış gibi uzunca bir süre aynen tekrar edilmesi de katmerli bir yanlış olmuştur
 
Şimdiki “tahliye” sevinci onunla hiç ilgili olmasa da bu vesileyle bütün sistemi gözden geçirmek artık ihmal edilemeyecek bir zorunluluktur.
 
Çok değerli bir bilim adamımıza çektirilmiş bir acının vebalini ya da günahını hiç değilse böyle ilgisiz bir tahliye sevinciyle silmek pek yakışık almıyor ama, herhangi bir telafi ya da özür dileme töreni önermek de içinden gelmiyor insanın. 
 
Tek teselli, artık çok geç de olsa, kanserin hukuku öldürememiş olmasıdır.  
 
Mümtaz SOYSAL
 
21 Şubat 2014 - Cumhuriyet

 

Yerinde Saymak

Yazdır
Ana muhalefetimiz, maşallah, yine yerinde sayıyor, kendi sahasında top gezdiren bir takım gibi. Sanki maçta galibiyet veya beraberlikten de öteye şampiyonluğu bile garantilemiş, son maçı bitirecek hakem düdüğünü beklemekte. Oysa oynanan, bir futbol karşılaşması değil, bir ülkenin, hatta cumhuriyetçi bir rejimin alın yazısıdır. 

CHP, yüklendiği sorumluluğun anlamını ve önemini henüz tam idrak etmiş değil galiba. 
 
Etmiş olsaydı, son yıllarda başka türlü davranıp geç de olsa disiplinli bir kadro kurmaya ve hatta ciddi bir program değişikliğine başlayabilirdi. Ne yazık ki o yönde belirtiler hâlâ yok. Durgunluk sürüyor; ana muhalefetin temel görevinin yeni bir iktidar doğurmak olduğunu düşünüp acaba doğum sancısı mı deseniz, o da değil. 
 
Program, her zaman var olan bir durumu sürdürmek için yapılmaz, hedef yenilemek ve yenileşmeyi gerçekleştirmek için de yapılabilir. Bir ana muhalefetin programı, çoğu zaman söylendiği gibi iktidara muhalefet edip iktidara geçmekten ibaret kalabilir mi? Muhalefetin saati de iktidarınki gibi işler ve zaman aynı hızla akar. 

Dolayısıyla, ana muhalefet de kurulduğu zamanki gibi kalmamalı, yeni düşüncelerin, yeni hedeflerin, yeni yöntemlerin özellikle de yeni teknolojilerin peşinde koşmalı, yeni katılımlarla yeni ortak cepheler kurmalıdır. 
 
Kurmalı ki, biletine büyük piyango isabet etmiş şaşkın talihli gibi kendisini ve çevresini batırıp rezil etmesin. 
 
Olduğu biçimde ayakta kalmak, cumhuriyet Türkiyesi’ne yakışmaz ve yetmez. Bulunduğu coğrafya öyle bir yer değil, çağ da aynı kalmıyor. Demokrasi de, kronik seçimleriyle ve kadro değişiklikleriyle zaten bu nedenle vardır. 
 
Elbet önümüzdeki yerel seçimler gelecek yılın genel seçimlerinin hem habercisi olacak, hem de onları etkileyecektir. O halde, gelecek için düşündüklerimizin şimdiden hazırlanması ve gitgide artan bir tempoyla gerçekleşmeye başlaması gerekir. Her şeyden önce zamana yenilmemeyi öğrenmeliyiz.  
 
Mümtaz SOYSAL
 
17 Şubat 2014 - Cumhuriyet

 

Kıbrıs’ta Tanım ve Akıl

Yazdır
YANLIŞ bir tutumla soruna dönüştürülen Kıbrıs “konu”su, sorun olmak şöyle dursun, tam tersine barış, huzur, hatta sürekli mutluluk getirebilecek önemli bir fırsattır. Biraz akıl ve bilgiyle. 
 
Çözüm, iki devletli bir federasyondur. Ama, “federe” devletlerin, yani “tam bağımsız” değil, bağımsızlıklarını bir araya getirerek “federal” devleti kuran iki devletin federasyonu. 
 
Bu konudaki bir ilginç özellik, aynı zamanda hayli çapraşık olan şu güçlükten kaynaklanıyor: Ad veya “kimlik” farkı. 

Kıbrıslı Türkler, tarihten ve haritadan silinmemek için, bin bir güçlükle ve “anavatan” Türkiye’nin desteğiyle “Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti”ni kurdular ve öyle yaşamaktalar. Güneyde kalan Kıbrıslı Rumlar ise, adanın İngiliz yönetiminden bağımsızlaşıp devletleşmiş adıyla “Kıbrıs Cumhuriyeti” olarak yaşıyor, hatta Avrupa Birliği’yle kaynaşıyor. 
 
Farklı gözlerle bakıldığında ister istemez adlar ve dolayısıyla kimlikler değişik oluyor ve çözüm de ister istemez güçleşmiş görünüyor. Kıbrıslı Rumlar, Osmanlı devletinden önce farklı etnik kökenlerden ve inançlardan gelmiş olsalar bile çoğunlukla Ortodoks Hıristiyan oldukları ve genellikle Yunanca konuştukları için çoğu zaman ada dışında Grek olarak biliniyorlar. Osmanlı egemenliği sayfasını çoktan çevirdikleri için aradaki “Rum” sözcüğü onların gözünde pek makbul değil. Kendilerini, daha geniş bir Yunan medeniyeti içinde “Kıbrıslı” diye özel bir kimlikle de tanımlıyorlar. Dolayısıyla, eşitlik için adada kurulacak bir federasyonun adı, Türk-Yunan Kıbrıs Federasyonu olması gerekir. 
 
Doğrusunu isterseniz, eşitlik terazisi iyi ayarlanmak koşuluyla, öylesi de pek fena olmaz ve Yunanistan ile Türkiye arasındaki anavatanlar dostluğunu pekiştirmek gibi bir yararı bile olabilir. Kavramları iyi tanımladıktan sonra akıllı çok iş yapmak kolaylaşır. Yoksa olur olmaz herkesi böyle bir konunun içine sokmakla doğru sonuca varılmaz.  
 
Mümtaz SOYSAL
 
19 Şubat 2014 - Cumhuriyet

 

Camia, Cemaat, vs.

Yazdır
YAZI biraz uzun olacak. Ama, olsun. Kavramlar doğru olursa öbür yazılar kısa olur; her konu, her tartışma kısalır, çözüm ve sonuca çabuk varılır. 
 
Türkiye’nin derdi, okullarının çoğunda felsefe ve mantık derslerinin olmayışı, daha doğrusu “doğru” okutulamamasıdır.
 
Topluluklar, yani başkalarını kendilerine yakın hisseden, üç aşağı beş yukarı benzer tarzda düşünüp uyumlu davranabilen insanlar genellikle bir “camia” oluştururlar; Fenerbahçe camiası, Galatasaray camiası falan gibi. Camialar maçlarda aynı tribüne giderek hep birlikte aynı renkleri tutarlar.
 
Eğer bu yakın hissediş ve birliktelik din ya da mezhep gibi kutsal bilinen bir inanç nedenine dayanıyorsa topluluğa sadece camia değil, “cemaat” de denebilir. Ermeni cemaati, Musevi cemaati, Alevi cemaati gibi. Hele en kalabalık çoğunluktaki vatandaşlar açısından böylesi, hukuken gerekmedikçe başkalarına “azınlık” demekten daha kibar ve doğru olabilir. 
 
Camia ve cemaat mensupları, ayrı ayrı bireyler olarak değil de toplu olarak örgütlü karar alıp öyle davranmak istiyorlarsa, yasal olarak tanımlanan, kurallara bağlanıp yasal sorumluluk yüklenen dernek, parti, spor kulübü, vakıf veya bunların kendi içlerinde ya da aralarında oluşturup değişik federasyon ya da şubeler biçimde yapılanmış ve bu nitelikleriyle resmi kayıtlara girerek kuruluşlar “tüzelkişilik”, yani “hukuksal kimlik” kazanıp az çok bireylere benzer biçimde ulusal ya da uluslararası düzenin hukuku içinde yer almış olurlar. Türkiye’deki yabancı veya uluslararası kuruluşların durumları kendi statülerine ve devletler arası antlaşmalara göre hukuken ayrıca düzenlenmiştir.
 
Böyle bir konuyu gazete sayfasında fazla uzatmak yakışık almaz. Önemli olan şudur: Yalnız gazete değil, herhangi bir düşünüşte ya da anlatımda kavramları tam bilmemek veya birbirine karıştırmak kendimizi ya da başkalarını yanıltır. 
 
Örneğin, camia ya da cemaat gibi tüzelkişiliği, hukuk anlamında sorumluluğu belirlenmeyen, yani hesap sorulabilirliği veya hesap verebilirliği olmayan bir kuruluşu siyasal parti yerine koyup onunla özde ancak meşru ve yasal bir partiyle birlikte yapılabilecek işleri yapmak olmaz. Hele, o işleri yapınca yalnız şerefini ve ürünlerini paylaşarak yaptırımından ve cezalarından kaçarak politika yapmak hiç olmaz. Ayrıca, bütün bunlar o yanlışı katmerlemiş de olabilir. Öylesi, hukuka ve ahlaka sığmayacağı gibi, herhangi bir inanç âleminde tövbeyle veya günah çıkarmakla da affedilmiş olmaz.  
 
Mümtaz SOYSAL
 
14 Şubat 2014 - Cumhuriyet

 

D U Y U R U L A R

BASIN AÇIKLAMALARI

 

E T K İ N L İ K L E R

B A S I N D A   B C P

 
Copyright © 2012 Bağımsız Cumhuriyet Partisi ---- teksayfa. Site Tasarımı : Bilgivesevgi Web Tasarım Hizmetleri
Template Joomla 1.7 by Wordpress themes free