Dönüşümün Özü

Yazdır
SAYIN Başbakan’ın son günlerde söylediği sözler arasında en geniş açıklama gerektirici olanı kısacık bir tümceydi: 

“Cumhuriyeti özüne döndürüyoruz.” Yeni yasama yılının açılışı vesilesiyle parti grubunda yaptığı uzun konuşmada çeşitli konulara dokunurken, iktidarın son dönemde politikada ve medyada büyük propagandalarla ülke gündemine getirdiği “demokratikleşme” paketindeki bazı adımları Cumhuriyet karşıtlığıyla ilişkilendirenleri eleştirmiş ve cahillikle suçlamıştı. 23 Nisan 1920 günü Ankara’da Büyük Millet Meclisi açılışı dolayısıyla “ellerini semaya açmış” kurucuların dua edişlerini anıtlaştıran ünlü fotoğraf da gösteriyordu ki Cumhuriyetin kuruluşunda din ve iman da vardır.
 
Aksini söyleyen, “yoktur” diyen, yahut bunu ciddi bir sorun düzeyine çıkaran ve kendi görüşlerini başka kanıtlarla da desteklemek için çırpınanlar var mı?Sorun olmayan durumları yapay ve gereksiz zorlamalarla sorunlaştırmak, asıl yapılması gerekenleri yapmayıp hedef şaşırtarak insanları yanlış yönlere sevk etmek mutlaka çapraşık gerilimlere ve cepheleşmelere bile yol açar. Şimdiki iktidarın yaptıkları veya yapmak istedikleri “Cumhuriyetin özü” gibi son derece abartılı ve iddialı bir terim yerine daha ölçülü ve alçakgönüllü deyimlerle ifade edilemez miydi? Cumhuriyetin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, yaptıklarının temelini her fırsatta akılcılık ve bilimsellik olarak özetleyip bu kavramları bayraklaştırırken, iktidarca yapılanları Cumhuriyetin özü olarak nitelendirmek bir bakıma taşkın bir karşıtlık ve ölçüsüzlük sergileyen bir tutum sayılmaz mı? Kaş yapalım derken göz çıkarmak değil midir bu?
 
En doğrusu, Sayın Başbakan’ın ağzından çıkan “Cumhuriyetin özüne dönme” biçimindeki tümce parçasını “cumhur”un yani halkın siyasal egemenliğine dönüş biçiminde yorumlamaktan başka çare yoktur, ama bu da ülkemizde şimdi yaşanan gerçek duruma pek uygun düşmez.

Mümtaz SOYSAL

06 Kasım 2013 - Cumhuriyet


 

Küçük Dokular

Yazdır
BU satırların ortaya çıkması için klavyenin tuşlarına vurulmaya başlanırken Fenerbahçe kulübünün başkanlık seçiminde oy kullanımı bile başlamamıştı.
 
Köşesinde bu yazının yer alacağı gazetenin dizgi, baskı, dağıtım ve satım aşamalarından geçerek en erkenci okuyucunun eline varmasına için daha epey vakit var demektir. Bu bakımdan fazla güncellik beklemeden asıl söylenecekleri hemen yazmak gerekiyor.
 
Çünkü, Fenerbahçe, Galatasaray, Beşiktaş gibi büyük spor kulüplerimizde, özellikle de futbol takımları olanlarda olup bitenler ile toplumun siyasal bilinci, dayanışma alışkanlığı, vatan ve ulus sevgisi, çalışma ve beceri coşkusu gibi kavramlar arasındaki ilişkilerin varlığı bazı çevrelerce sanılandan çok daha önemli ve üzerinde ciddiyetle durulması gereken bir konudur.
 
Her şey bir yana, ilk bakışta şu ya da bu kulüp başkanlığına falanca ya da filancanın seçilmesi sırasında bile adaylarda aranan nitelikler ile siyasal makamlara seçilecekler için aranan niteliklerde de görev sorumluluğu, dürüstlük, ekip çalışmasına yatkınlık gibi ortak kavramlardan söz edilmesi bile halk yığınlarının siyasal eğitimi açısından yararlı sayılamaz mı? Ülke yüzeyinde spor kulüpleri gibi kendiliğinden oluşmuş kuruluşlar, aralarındaki ilişkilerle toplumsal dokuyu güçlendiren birer unsur sayılmalıdır.
 
Elbet, bu tür çok aşikâr doğruların yavanlığıyla vakit geçirmek yerine servet ve gelir dağılımındaki dengesizliklerin böyle bir alanda yarattığı olumsuzlukları ele almanın gerekliliğine önem verilmelidir.
 
Ekonomi, eğitim, gençlik sorunları, turizm, genel ahlakla kültür ve dış politika gibi başka bir yığın uzantısı olan bir alandır bu. Dolayısıyla sporu ve hele futbol gibi halk yığınlarına mal olmuş sportif oyunları hiç değilse bu tür sosyal sorunları akla getiren yönleriyle sevmek, benimsemek ve geliştirmek gerekmez mi?
 
Tabii, bu geliştirişin gereği olarak ancak bu amaç için yararlanılması gereken yabancı sporcu ve öğretici eleman alımı kolaylığını titizlikle kullanmak ve halkın alın teriyle oluşturulmuş kıt mali kaynakları hovardaca bir seyir keyfi, eğlence tutkusu uğruna çarçur etmemek koşuluyla.
 
Mümtaz SOYSAL
 
4 Kasım 2013-  Cumhuriyet

 

İster Vur İster Okşa

Yazdır
GEÇEN günlerin bayram sabahlarından biriydi; uyku mahmurluğu geçmemişti. Rayonun düğmesini çevirince birdenbire alaturka bir aşk şarkısı: “İster vur, ister okşa.”
 
Söyleyen ya da teybe veya başka bir şeye kaydettiren de güzel sesli bir hanım. “Hangi gün, hangi radyoda yahut televizyon kanalında” diye sormayın, önemli mi? “Şarkıyı söyleyen, besteleyen kim?” falan da önemsiz.
 
Önemli olan, “vur”la okşamak arasında hiç fark yokmuş gibi, ikisinin yan yana getirilmesi ve bu sözlerle şarkının süslenmesi. “Vur” sözcüğünün tokat atmak ya da tabancayla öldürmekten hangisine ait olduğunu tam kestiremeseniz bile bir sevda şarkısında birlikte yer aldıkları kesin. O zaman yavaş yavaş anımsıyorsunuz eş ya da sevgililerden oluşan kadın cinayetlerinin niçin artmakta olduğunu.
 
Demek ki, çok sevmek ölüm demekmiş!
 
Cumhuriyet sözünün dillerden düşmediği, o kavram uğruna bayraklar asılıp törenler düzenlendiği bir sırada böyle bir müziğin özel ya da resmi bir yayın organında seslendirilmesi işlerimizin ne ölçüde savruk, özensiz ve sorumsuz
yürütüldüğünün bir başka belirtisi daha yaşanmaktaydı.
 
Kadın-erkek eşitliğinin hiçe sayılması bu ölçüde sırıtmamalıydı.
 
Böyle bir dikkatsizliğin fark edilmemesi ve sanki hiçbir şey olmamış gibi tepkisizliğin sürüp gitmesi, yalnız yayın organlarını yönetenlerin kusuru olarak geçiştirilemez. Sivil toplum örgütleri olarak bilinen kuruluşların böyle bir olaydan sonra bile suskun kalması toplumsal bilincimizin ne ölçüde zayıflamış olduğunu açıkça gösteriyor.
 
O bilincin sağlam olduğu yerde böyle bir gafın ya da ayıbın herhalde iki türlü tepkisi olur uygar toplumlarda. Ya özür dilenir ya da işin mizahı geçilip gaf alaya alınarak hiç değilse herkes bol bol eğlendirilirdi.
 
Gerçekten, olay ya çok vahim ya da çok komiktir.
 
Oysa, ortasını bulmak hiç zor değildir: Biraz dikkat, biraz sağduyu, biraz da insanların duyarlılığına saygı.

Mümtaz SOYSAL

01 Kasım 2013 - Cumhuriyet




 
 

Türban Sonrası

Yazdır
BAŞÖRTÜSÜ kavgasını kadınlar değil erkekler verdi. Bir yanda tutuculuğu kapitalizmin ekonomik, sosyal ve siyasal sistem mücadelelerinden alıp bir bakıma daha kolay ve hazırlop din alanına çeken erkek kavgacılar vardı, bir yanda da onların yobazca saç örttürme tutkularını seyreden masum meraklılar. Türban serbestliği için saç saça dövüşen kadınlar da görmedik, henüz televizyon ekranlarında ve geceyarısı panel sohbetlerinde yüz gösteren genç “mücahide”ler yeni yeni ortaya çıkmaktalar, Avrupa taklidi ve haminnelik karışımı postmodern tavırlarıyla.

Belki, artık pantolon giyip giymeme konusunda modacıların katılımıyla renklendirilmiş kadın yoğunluklu ilericilik-gericilik kavgaları da herhalde yeniden görülebilecek.

Sosyal, ekonomik ve siyasal evrimlerin kılık kıyafet alanına yansıması her zaman ilginç olmuştur.Fes ve şapka konusunun bizim yakın tarihimizdeki yeri ve önemi kolay unutulabilir mi? O konuda gözden kaçırılmaması gereken ilginç bir nokta daha var:

Türban konusuna kadınlardan çok erkeklerin öncülük etmesine karşın, fes-şapka konusundaki “devrim”de kadınların pek dikkate değer bir katkısı olmadı. Daha doğrusu, kadınların toplum yaşamındaki ilericilikleri kıyafet gibi bir alanda değil, çok daha somut ve anlamlı, hem de üstelik rizikolu bir alanda tarih sayfalarına geçti: Anadolu kadınlarının İstiklal Harbi’ndeki özverileri, katlanışları ve dirençleri türban alanındaki çekişmelerle aynı zeminde yan yana konabilir mi?

Ya ezeli analık ve analar? Tuhaftır, bir kavmin kuzeydoğu Asya’dan kopup on yüzyılı aşkın bir tarihten ve geniş  oğrafyaya yayılmış bir göçten sonra burada karar kırıp devlet kurması size ilginç gelmiyor mu? “Anatolia” Grekçe anlamı da olan bir yer adı, onu “Anadolu”ya çevirmek oraya ana eteğine tutunurcasına güçlü kararlılıkla sarılışın belirtisi değil

midir? “Ana” ve “dolu” sözcüklerinin bu tutunuşta yadsınamaz bir payı olduğunu söylemek pek çocukça bir yorum mu olur? “Semantik” başta olmak üzere başka bilim alanlarına da kaymak çok mu hafiflik sayılmalıdır?
 
Mümtaz SOYSAL
 
02 Kasım 2013 - Cumhuriyet



 

Mış Gibi Kutlayış...

Yazdır
CUMHURİYET ilanının doksanıncı yıldönümü resmi bayram olarak kutlandı.

Resmi bayramlarda genellikle olduğu gibi dün de tatildi; hatta bir bakıma çoğumuz için daha önceki Kurban Bayramı tatiline eklenir gibi olduğu için yaz ya da bahar günlerinin güneşli tatil havasını aratmayan bir yanı da oldu şu son günlerin. Ama hep birlikte itiraf edelim ki, sinsi ve içten içe keyif kaçırıcı bir niteliği vardı bu bayramın: Aslında bir “milli” bayram olmasına karşın pek öyle kutlanmadı. Hatta başka türlü kutlamalarla 90 yıllık bir Cumhuriyet dönemiyle bu halka ve bu ülkeye kazandırılanları ikinci plana itici bir hava estirilmişti.

Nelerdi bu önemli kazançlar?

En başta millet kavramı. Hem de önüne “Türk” sıfatını koyarak.

Çünkü Cumhuriyetin ilk anayasası Türkiye devletine vatandaşlık bağıyla bağlanmış olanların “Türk sayılacağını” söylüyordu. Dolayısıyla milletin adı Türk milletidir.

Bu kavram dolayısıyla vatandaşların eşitliği ve etnik köken konusunun hukuk düzenini değiştirici bir unsur olmadığı ortaya konmuştur.

Vatandaşların Türkler ve Kürtler olarak ayrılması hem anayasaya da aykırıydı, şimdi de aykırı. Böyle bir ayrımı anayasa kabul etmiyor.

Böyle bir ayrımın bulunmaması Türk vatandaşlarının etnik kökenlerinin inkâr edileceği anlamına gelmiyor, tam tersine o kökenden gelen kültür değerlerinin ya da özgürlüklerin korunmasını devlet için bir ödev durumuna getiriyordu.

Bu birinci ve en önemli kazanç. İkinci kazanç, anayasalarımız ile getirilen bazı niteliklerin değiştirilemezliği belirlenmiştir. Böyle bir hüküm, iddia edildiğinin aksine, zorlayıcı bir engel değil, rejimin cumhuriyetçi kalması için bir engel sayılmalıdır.

Aynı şeyi, bir başka noktada da görüyoruz.

Cumhuriyet ve Cumhuriyeti kuranlar için ileri sürülen çürük bir iddia söz konusu. Çünkü devlet anayasayla getirilen hükümlerle bir hukuk devleti olmak zorundadır. Dolayısıyla hak kavramının anlamı ve nelerin özgürlük sayılacağı konusu anayasanın temel kurallarıyla belirlenmiştir ve Mustafa Kemal başta olmak üzere Cumhuriyeti kuranların ve Cumhuriyet anayasalarının bir çeşit diktatörlük getirdiğini ileri sürmek bir safsatadan
ibarettir. Tam tersine Cumhuriyetçi anayasa düzeni özgürlüğe dayalı bir yaşama ortamı oluşturmaya yöneliktir.
 
Mümtaz SOYSAL
 
30 Ekim 2013 - Cumhuriyet

 

D U Y U R U L A R

BASIN AÇIKLAMALARI

 

E T K İ N L İ K L E R

B A S I N D A   B C P

 
Copyright © 2012 Bağımsız Cumhuriyet Partisi ---- Sizden Gelenler. Site Tasarımı : Bilgivesevgi Web Tasarım Hizmetleri
Template Joomla 1.7 by Wordpress themes free