Gölgeler ve Aynalar

Yazdır
BİR ülkede adamlar adam sayılmayıp her taraf gölgeler ve aynalarla doldurulmuşsa o ülkeyi yönetmek çok zor, hatta olanaksızdır; sahici adamlar gelmeli ya da bulunmalı yahut yaratılmalıdır. 

Ne demek ve nasıl?

Önce gölgeler. Aslında milat sonrasının yirminci yüzyılında yönetim sanatı ya da bilimi dolayısıyla ortaya çıkan akıllı bir buluştur gölge adamlık: Siyaset ustası İngilizler, hükümeti oluşturan her bakan için bir de “gölge bakan” atayıp hem olan biteni öğrenen hem de kendini geleceğin bakanlığına hazırlayan çıraklar yetiştirmeyi hayli yararlı bulmuşlardı. Herhalde bu buluş ortalıkta gölge gibi dolaşıp kendi gölgesinden bile korkan pısırık politikacılar da üretmiştir.

Peki, aynalar? Sık sık aynaya bakıp kendini beğenenlerin onulmaz hastalığı kendinden başka kimseyi beğenmemektir ve onlarla ortaklaşa uyumlu ve tutarlı yönetim sistemi kurulmaz. Ama, aksi gibi ülke yönetmeye kalkışanların çoğunluğunu bu tip insanlar oluşturur. Hele iyi yetişmiş insan kıtlığı çekilen toplumlarda birazcık bir şeyler öğrenmekle kendini allame olmuş sananlar kendi niteliklerinin ve yeteneklerinin çok üstünde işler yapmaya heves edince onların bilgisizlikleriyle görgüsüzlüklerinin asıl vebalini o tür ülkelerin hep gariban ahalisi çeker. 

O halde? Evet, o halde bütün özveriyi, emekleri ve gerekli süreleri göze alıp ezelden beri hep söyleneni, yazılanı, önerileni, tavsiye edileni yapmaktan başka çare yok, insan gibi insan, adam gibi adam yetiştirmek, eğitmek; bütün kaynakları her şeyden önce bunun için seferber etmek, en iyi okulları, öğretmenleri, bilimcileri, üniversiteleri bu hedefe yöneltmek. 

Evet, çok tekrarcı, ama kimsenin aksini söyleyemeyeceği kadar doğru, vazgeçilmez, bütün safsataları bir yana iterek sonuna kadar bezmeden, yorulmadan izlenmesi gereken bir hedef.  
 
Mümtaz SOYSAL

08 Ocak 2014 - Cumhuriyet
 


 
 

Kilit Açmak

Yazdır
İLK bakışta iç siyaset kilitlenmiş ve ufuksuzlaşmış görünüyor, ama sistem yerli yerinde ve makamlar sorumlu görevlilerce doldurulmuş durumda, mevzuat uygulanıyor ve kurallar geçerliliklerini sürdürür gibi; sistemin temellerinde büyük çatlaklar ve çöküş belirtileri pek görünmüyor. 
 
“Yıkın, yakın” diyen de yok. Ama, iliklere kadar işlemiş sinsi ve yaygın bir güvensizlik, ufuksuzluk ve umutsuzluk. 
 
Ne var, niçin bu durgunluk ve çözümsüzlük ve çaresizlik. 
 
Yine bir kurtarıcı beklentisi mi? 
 
Bataklıklar derinliğinde bile canlılık belirtileri vardır, su yüzüne çıkan habbecikler, hafif dalgalanmalar olur. 
 
O zaman, bir şeyler yapabilmek için ister istemez işe başlamaya ve sistemi işletmeye yarayacak ipuçları aramaz mısın? 
 
Acaba önümüzdeki yerel seçimler beklenen kıpırdanışı getirir ve küçük çaplı arayışlar büyük hareketliliğe dönüşemez mi? Yoksa, taşralılık, dağınıklık, bilinçsizlik ağır basar ve yerinde sayıp duran yavan bir topluma mı dönüşürüz? Acaba bir çekişte sistemi sarsıp hızla ve köklü biçimde seçenekler sunmayı başlatan bir ipucu yakalamış olmaz mıyız? 
 
Örneğin cumhurbaşkanı seçimi? Hırslı, dinamik, gözü pek ve hevesli adayları harekete geçirip uyuşuk kitleleri uyandıran ve toplumu canlandırıp yeni çözümlere doğru koşturan bir büyük seçim havası estirilemez mi? Şimdiki başbakanın zaten bu hevesi taşıdığı ve seçilmek için her türlü vaadi sıralayıp meydanlara çıkmaya hazır olduğu bilinmiyor mu? Ama bunun karşılığında onun da her şeye tek başına hükmedebileceği bir başkanlık sistemi kurmak isteyeceği belli değil mi? 
 
Yoksa, beklenmedik olasılıklarla karşı karşıya kalmamak için hukuk devleti ilkelerine önem veren, uyumlu, oturaklı, her çözüm için temkinli davranmayı bilen geniş ufuklu bir hukukçuyu cumhurbaşkanlığına getirecek ağırbaşlı bir kampanyayı başlatmak mı? 
 
Öyle gözüküyor ki, halk yığınlarının “sembolik insan” tipine sıcak baktığını düşünüp macera aramayan, ciddiyet timsali bir adayın ortaya çıkmasını kolaylaştırmak mı? 
 
Bu bakımdan, hem bütünün olasılıklar arasında en çok güvenilirlik, sağlamlık ve süreklilik taşıyan böyle bir seçeneğe tutunarak cumhurbaşkanlığı seçimine girmek, hem de bugünkü durgunluğu ve tıkanıklığı yenmek ve kilitlenmiş bir durumu yeni endişelere kapılmadan böylece açmak düşünülemez mi? 
 
Elbet, hukuk devletine musallat olan “cemaatler” curcunasını bir an önce paranteze alıp sistem dışına çıkarmak koşuluyla tabii.  
 
Mümtaz SOYSAL
 
06 Ocak 2014 - Cumhuriyet

 

‘Zito Venizelos’suz Kurtuluş

Yazdır
ZONGULDAK işgalinde küçücük genç kız iken çarşafa yeni girmiş zavallı anneannemin peçesini açtırır ve Rumca “Yaşasın Venizelos” diye böyle bağırtırmış Fransız askerler. “Zebellah gibilerdi” demişti onlardan söz ederken. Çünkü asıl Fransalı değil, istilacı sömürge ordusuna alınmış koskoca Afrikalı zencilermiş onlar ve insanlara böyle zulmederlermiş. 
 
İstiklal Harbi’nin başlangıç aylarında halkın kızgınlığını bileyip 9 Eylül zaferine kadar savaştıran etkenlerin başında İngilizlerin Yunan’ı kandırıp İzmir’e çıkartması ve Fransızların da Ereğli kömür havzasını ve Zonguldak limanını ele geçirmek için bunu fırsat bilmesi gibi etkenler vardır. 
 
Bundan dolayı, insanlarımızın uyuşukluktan gaflete daldığı ve başkaldırmadığı durumlarda, içinizden “Ah şu Yunan yeniden İzmir’e çıksa da uyansak” diye bir istek bile geçebilir. Köklü çareler aramak için daha beklemek mi gerekir? 
 
Devletin çivisi çıkıp tam kargaşanın her yerde egemen olduğu ve nereye doğru gidildiğinin hiç belli olmadığı bir dönemde ne idüğü belirsiz ve tüzelkişiliksiz “cemaat” denen gruplaşmalardan medet ummak olacak iş midir? Yakın tarihimizde safsatanın çöpe atıldığı, laik gerçekçiliğin öne çıktığı, o hırsla somut ve yapıcı mücadelelerin başlatıldığı örnekler hiç mi yoktur? Acaba anayasalı bir siyasal düzenin içtüzüklü ve programlı siyasal partileriyle düşünmeye yeniden başlasak daha doğru olmaz mı? 
 
Vaktiyle “hukuk devleti” dediğimiz ilke, her şeyden önce kuruluş yapısının, kurallarının, işleyişinin ve kararlarının hukuka dayandığı, anlaşmazlıklarının hukukla çözüldüğü bir düzenin ilkesi değil miydi? Çivisi çıkmış devleti yerine oturtacak olan da bu ilke olmamalı mı?  
 
Mümtaz SOYSAL
 
03 Ocak 2014 - Cumhuriyet



 

Cemaatler Curcunası

Yazdır
HEP vardılar, hep bilirdik var olduklarını. İnsanları yönlendirdikleri, gerektirdiğinde gerekeni yaptırdıkları ya da kenara çekilip suspus olmaya zorladıkları, yahut tam tersine ses çıkartmakla görevlendirdikleri bilinirdi. Ülkenin yönetiminde ağırlıkları hissedilir, siyaseti yönlendirişleri hesaba alınırdı. Kısacası, birer büyük siyasal parti gibiydiler. İktidardan olmaları veya iktidara karşı çıkmaları onların keyfine bırakılmıştı. Daha doğrusu, partiler onları değil, onlar partileri yönetirdi. 
 
Dolayısıyla ve yine dolaylı olarak, ülkeyi ve devleti yönetenler onlardı. Bazen uzlaşarak, bazen çekişerek. 
 
Yalnız unutmayalım ki, onlar cemaatlerdi. Yani başlangıçtan beri şöyle ya da böyle tarikatların yaratıklarıydı. 
 
Bu bakımdan, saf hukuk açısından “laik” kuruluşlar oldukları söylenemezdi. Cihanca ünlü yerli ulemadan kimileri tarikatçı seçkinleri ciddiye alıp laik yüksek bilim kurumlarında onlardan söz ediyor olsalar bile, yapılan nihayet tarikat propagandasından başka bir şey değildi. 
 
Daha açık konuşalım: Herhangi bir yasaya göre kurulmuş olmayan, herhangi bir yasaca denetlenmeyen cemaatler, bir bakıma partilerden, derneklerden, vakıflardan, sendikalardan farklı olarak, siyasal yaşamımızın “gizli örgütleri” sayılmazlar mı? Haydi, “gizli” sözcüğü pek esrarengiz yahut gizemli kaçıyorsa, isterseniz “saklı” diyelim, ama yine de çağdaş bir ülkenin bu çeşit kuruluşlarca yönetiliyor olması hukuk devleti ilkesine biraz ters düşmüyor mu?  
 
Mümtaz SOYSAL
 
04 Ocak 2014 - Cumhuriyet



 

Yeni Sayfa

Yazdır
İYİ niyetlerle dolu ve kendinize güvenerek azimle başlamak için takvimlerin ilk sayfasını beklediğiniz çok olmuştur. Bu, ya bütünleme sınavına hazırlanmaya başlamak için yaz sonunun ilk pazartesidir, ya bir temel atma ve kurdele kesme törenidir ya da yeni bir kitap yazmaya başlamak için masaya oturma gününüzdür. İlk sayfa o bakımdan anlamlı ve önemli. Belleğinizde yakın geçmişin başarısızlıklarından, sıkıntı ve üzüntülerinden kalma kırıntılar olmamalı, ilk sayfa her yeniliğe açık olmalıdır. 
 
Bir yılın ilk gününden daha iyisi olabilir mi bu iş için? 
 
Öyle bir meydan temizliğinin son dakika telaşıyla da olsa daha önce bitirilmiş olması gerekirdi, ama ziyanı yok, yeni sayfayı o temizliğin başlangıcı olarak da kullanabilirsiniz. 
 
Devlet işleri açısından şimdiki durum böyle galiba. Önemli görevlilerle ilgili birtakım davaların hükme bağlanıp sonuçlandırılması gerekiyordu, olmadı.

Peki, yeni bir yasayla bu sürecin hızlandırılmasına yönelik ekspres, ama sağlam kurallar getirilemez mi? Hem temizlik, hem reform; geçmişten geleceğe armağan. 
 
Ayrıca, yine yakın geçmişin kızgınlıklarından ve hınçlarından doğma olağanüstü ağırlıkta cezalar. Birkaç günlük gözaltıların bile acısını çekmemiş insanların hükmettiği “müebbet”ler, on beş yirmi yıllık “ağırlaştırılmış”lar, sanki bir futbol maçının frikik düdükleri gibi üflenmiş. O ağırlıkların “terbiyetkâr”lığı beklenilmeden mantıklı hafifletmeler yapılamaz mı? Böylesi, geçmişin tartışmalı “genel” ya da “Rahşan” aflarından daha iyi ve yapıcı izler bırakamaz mı? 
 
Kilitlenmişlik ve tıkanıklık eski zamanların battal yönetimlerinin markasıydı; Cumhuriyet eşitlik, özgürlük, demokrasi gibi kavramlarla birlikte yerindelik, modernizm, sürat ve dakiklik anlamına da gelmemeli mi? 
 
Haydi evrensel Cumhuriyet, göster kendini.  
 
Mümtaz SOYSAL
 
01 Ocak 2014 - Cumhuriyet

 

D U Y U R U L A R

BASIN AÇIKLAMALARI

 

E T K İ N L İ K L E R

B A S I N D A   B C P

 
Copyright © 2012 Bağımsız Cumhuriyet Partisi ---- Sizden Gelenler. Site Tasarımı : Bilgivesevgi Web Tasarım Hizmetleri
Template Joomla 1.7 by Wordpress themes free