Abesin Önü ve Arkası

Yazdır

BÖYLE bir girişim bu haliyle bırakılamaz; tamamen ideolojik, siyasal ve dinsel nedenlerle başlatılan “okula başlama yaşını erkene çekme” girişimi mutlaka durdurulmalı ve konu yeniden ele alınmalıdır. Hatta, eski duruma hemen dönülse daha da iyi olur. Bu devletin anayasasına göre bağımsız yargı organları ve yine anayasasına göre kimseden emir almayan yargıçları vardır; onların böyle bir girişimi bir an önce durdurup iptal etmeleri gerekir.

Dava açılalı çok oldu. Girişimi başlatanlar yüze göze bulaştırılan kararlarla hedefe varmak için müthiş acele etmekteler. Hedef, devletin laik niteliğini eğitim yoluyla kökünden yıkmaktır ve fazla gecikilirse dönüş mümkün olmayabilir.
 
Beş yaşındakiler şimdilik beklerken beş buçuk yaşını dolduranlar, iki hafta sonra ve belki daha erken okula başlayacaklar. Bilinen nedenlerle kamuflaj, yani asıl hedefin üstünü örtme devam ediyor. “O yaştakiler sınıflara girip doğru dürüst ders dinleyemez” biçimindeki eleştiriler üzerine, “İlk iki buçuk ay boyunca ders yok, oyun var” dendi. Ama, hedefin birinci aşaması gerçekleşti bile. O aşama, çağdaş eğitim sürecinin bir parçası olan, ama “okulöncesi eğitim” adıyla düzenli okul sisteminin dışında tutulan bir eğitimi ortadan kaldırıp hepsini şimdi getirilmek istenen düzenin içine almaktı. Kaldırılan sistemin “anaokulu” olarak “özel” bir yanı ya da devlet okulu yapısı içinde verilse de apayrı yöntemlerle sürdürülen “resmi” bir yanı vardı. Onlar yok şimdi ve hepsi gericiliğin “totaliter”liğinde hep birlikte eritilecek.
 
Ne yapmak istediklerini pekâlâ bilen, ama nasıl yapacaklarını tam bilemeyen Sayın Milli Eğitim Bakanı ve çevresi tam anlamıyla bocalayıp durmaktalar.
 
Son haber, 460.000, evet yazıyla dört yüz altmış bin öğretmenin beş günlük bir eğitimle yeni sistemin okullarına hazırlanacak olmasıdır. 6-7 Eylül tarihleri arasında verilecek olan bu eğitim on beş saat sürecek ve “on line” olacakmış. Türkçesi, bilgisayarlarla elektronik olarak verilecekmiş. Öğretmenler 10 Eylül’de ders başı yapacaklar ve onlardan 218 bin 305’i bu yıl okula yeni başlayacak olanları eğiteceklermiş.
 
Meslek sendikalarından Eğitim-Sen’in başkanı Ünsal Yıldız “Öğretmenlerin bu eğitimle 66 aylıkları okutacak düzeye geleceklerini düşünmek abestir” demiş.
 
Bütün bu girişimde abes olmayan ne var ki?
 
Mümtaz SOYSAL

1 Eylül 2012 - Cumhuriyet
 
 
 

Açık Petrol ve Biz

Yazdır

ÇOKTANDIR bilinen ama dış açığın artmasındaki payı artık endişe verici olmaya başlayan zayıflığımız petrol konusundadır. Büyüyen açığın yavaş yavaş da olsa kapanma eğilimine girmesine sevinirken fiyatın dünya ortalaması birdenbire arttı ve petrol yeniden düşündürücü olmaya başladı.

Sorun, medyada “dünyanın en pahalısı” olarak öne çıkarılan otomobil benzininden ibaret olsaydı, rahattan vazgeçmekle çözülmesi kolaydı. Ama petrol ürünleri çağdaş yaşamın o kadar çok alanında kullanılıyor ki onlardaki fiyat artışı başka her türlü maddedekinden çok daha etkili oluyor. Aksi gibi en önemli eksikliğimiz de o. Ham petrol üretimimiz yok denecek kadar az; hep dışalıma muhtacız.

Böyle bir ülkede, zihinler bu sorunla meşgul olmalı ve kendi topraklarımızla denizlerimizde petrol aramalarının tavsatılmasına seyirci kalınmamalı.

Tamam, sadece petrol aramaya saplanıp ülke doğasındaki başka enerji kaynaklarına sırt çevirmek elbet büyük yanlış olur. Ne var ki “petrol rezervimiz yok, olanı yeryüzüne çıkarmak pahalı” diyerek yan gelip yatmak da yanlış. Doğal kaynakları enerji üretimine çevirmenin tablosunu, arama giderlerini de içerecek biçimde göreceli hesaplarla ortaya konup tercihleri ona göre yapmak başarılamayacak bir iş değildir ve iktisat biliminin çeşitli yararlarından biri de bu olmalıdır.

Ama yine de insanların gönlü ovalarında sondaj makinelerinin çalıştığı, denizlerinin petrol platformları ve arama gemileriyle dolduğu, bu konuda havlu atmamış bir yurt görmek istemez mi?

Yeryüzündeki konumu, kaynaklarının sınırlılığı ve üzerine dikilen gözlerin çokluğu bakımından zor bir ülkede yaşadığımız kesin. Öte yandan ülkenin güzelliği, vazgeçilmezliği de kesin. Bırakmak isteseniz o sizi bırakmaz, kendine çeker.

İyisi mi, böyle bir ikilemin reddedilmez ilginçliğini de bahane ederek üzerine doğduğunuz toprağı yaşanır duruma getirme işini kendinize dert edinmeli ve “keşke bütün dertler böyle olsa” diyerek çalışmayı sürdürmelisiniz. Petrol bulamasanız da sevecek başka bir şey bulabilirsiniz, değerini ancak sizin bildiğiniz.

Mümtaz SOYSAL

.../..../2012, Cumhuriyet

Kurdelenin Renkleri

Yazdır

İSTİKLAL Madalyası’nın kurdelesi üç türlü olur.

Biri ve en yaygını, kırmızı olandır; cephelerde vuruşanların, şehitlerle gazilerin. İkincisi, yeşili; cephe gerisinde Milli Mücadele’ye katılarak hayrı dokunmuş olanların.

Bir de, kırmızı-yeşil kurdele: Hem cepheye koşan, hem de Büyük Millet Meclisi’ne katılıp ulusal mücadelenin siyasal yanında yer alıp ülkenin kurtulması ve bağımsızlık için kişiliğinin iki yanını da ortaya koyanların kurdelesi.

Ne yazık ki, yeni kuşaklara pek öğretilmediği için çok kişi bilmez: Doksan iki yıl önce bugün, 1920’nin 23 Nisan’ında, bir “mübarek cuma” günü, asker-sivil, şehirli-köylü, hoca-muallim ayrımı yapılmaksızın, istilacılara teslim olmayı reddedenler kutsal mücadele için hep bir araya gelmişlerdi. Gerçekten, o dönemde kabul edilen bir yasaya göre, sefirler ve kolordu kumandanları da Meclis üyesi olabilmişlerdi.

Başka bir deyişle, Cumhuriyetin kuruluş harcı, yalnız muharebe meydanlarında değil, Meclis sıralarında da asker-sivil-bürokrat karışımından oluşmuştur. Zaten, Meclis’in ve hükümeti olan İcra Vekilleri Heyeti’nin başında da bir asker, hem de Mustafa Kemal Paşa gibi bir asker yok muydu?

Şu günlerde, bir yüksek rütbeli asker, muvazzaf ya da emekli, amiral ya da general, şu ya da bu nedenle onur kırıcı sayılabilecek bir duruma düşürüldüğünde, bazı kalemlerden intikam sözcüklerinin döküldüğünü, bazı kadehlerin keyifle tokuşturulduğunu, bazı eteklerin zil çaldığını duyar ya da görür gibi olduğunuzda, içinizden

bir bulantı gelmiyor mu? O tür sadistçe sevinmeler hastalık belirtisi sayılmaz mı? “Asker milletiz” diye övünen bir halk arasından kendi ordusuna küsenlerin ve kişisel olarak yaşanmış talihsizlikler ne olursa olsun kendi askerinin üzüntüsüne sevinenlerin çıkması acayip değil mi?

Bu sevinç niye? “Gâvur ordusu” değil ki bu. Oğullarımızı davul zurnalarla selametleyip emanet ettiğimiz bir ocak değil mi o kucak?

Hasta duygular yerine, bir 23 Nisan bayramında İstiklal Madalyası’nın kırmızı-yeşilini düşünmek daha sağlıklı olmaz mı?

Mümtaz SOYSAL


 

Esadı Anlamak

Yazdır

EMPATİ denen tutumu deneyenler, bunu daha çok acıdıklarını, sempati duyduklarını,kendilerine yakın bildiklerini, hatta sevdiklerini daha iyi anlamak ve ilişkilerini ilerletmek amacıyla yaptıklarından, kızdıklarına, antipati duyduklarına, tiksindiklerine ve hele düşman saydıklarına yönelik olarak böyle zahmete pek katlanmazlar.

 
Ne demektir empati? Kendi bilincini ya da vicdanını bir başkasının bilinci ya da vicdanı yerine koyarak öyle düşünmeye, öyle duygular içine girmeye ve olup bitenlere o “bir başkası” gibi bakabilmeye çalışmak demek değil mi?
 
Elbet, zor iş.
 
O “bir başkası”nı iyi bilmek, onun düşüncelerini ve duygularını anlamakla ya da “anlamaya çalışmak”la yetinmeyip her iki taraf için de doğru olan tutumu bulmaya çalışmak.Ki, o tutum daha sonra doğru ve hakça savunulabilsin.Yani, hem cin hem melek olmak. Peki, karşıdaki şeytansa ya da öyle sayılıyorsa, ne yapacaksınız?İlle yenilmek zorunda mısınız?Bilmek, her zaman kazançlı olmayabilir; ama hiçbir zaman zararlı olmaz; zarar, mutlaka başka nedenlerden geliyordur.
 
Görmek ve bilmek gerekir ki, Esad, devletine ve rejimine yönelik olarak kışkırtılmış bir komplo karşısında haklı olduğuna inandığı için direnmekte, her türlü şiddeti, zulmü, hatta başka mezheplerce günah sayılanı bile göze alabilmektedir. Böyle bir hak ve inat karışımıyla “sonuna kadar” mücadeleyi sürdürmek, aynı zamanda sonuna kadar şiddete ve zulme, hatta günaha hedef olmak demektir.
 
Ama, bu korkunun sonucu “teslimiyet” de olamaz.
 
Dolayısıyla, inatlaşma karşısında evrensel mekanizmaları ve kurumları devreye sokmaktan başka çare yoktur. Bu açıdan, çok şükür, çelişkili olmakla birlikte, ilk bakışta umutsuzluğu ve çaresizliği giderecek tek yol olarak görünen bir Birleşmiş Milletler var. Suriye dolayısıyla ortaya çıkan “bloklar-arası kilitlenme”yi aşılamaz ve kırılamaz bir engel olarak görüp hiç kımıldamadan inisiyatifsiz bekleşmek çağdaşlığa yakışmıyor.
 
Durumdan zarar gören Türkiye Cumhuriyeti, hiç değilse kendine yakışanı yapmalı ve Birleşmiş Milletler’in hantallığını değiştirecek devletler-arası ortak bir başvuru kampanyasına önayak olmalıdır.
 
 Mümtaz SOYSAL

Kıbrıs'ta Devlet

Yazdır

 

BAHAR bitip temmuz yaklaştıkça Kıbrıs konusunda hararetin artacağını söylemek kâhinlik sayılmaz.

Adanın güneyinde Kıbrıs Cumhuriyeti adını taşıyan bir Rum devleti var ve o sıfatıyla Avrupa Birliği’nin dönem başkanı olacak. Ankara’nın, tanımadığı bir devletin başkanlığındaki AB ile ilişkide kalması beklenemezdi. Hele o devlet yakın geçmişte savaş ilan edercesine Türkleri yok etmeye ve uluslararası hukuka göre imzalanmış bir antlaşma gereği oraya gelen Türk askerini kovmaya kalkmışsa.

Şimdi o ilişki kesildi. Önemli olan, önümüzdeki altı aylık sürede KKTC’nin ne yapacağıdır.

Bir şey yapmaması gerektiğini savunacak olanlar, Ada’daki görüşmelerin AB’yle değil Birleşmiş Milletler’le ilişkili sayılabileceğini ileri sürüp KKTC’nin herhangi bir şey yapmasının yakışık almayacağını söyleyeceklerdir.

Bu sözlerde bir nebze haklılık bulan çıksa bile, yıllardır süren bu oyalamaya son verme zamanının artık geldiği ve haksızlık edilenin Kıbrıs Türkleri olduğu söylenemez mi? Olsa olsa, bu komediyi bitirme zamanının çoktan geldiği ve temmuzu beklemenin yanlış olacağı söylenebilir.

Ayrıca, o tarihe kadar Rumların süreçteki çıkmazı balık kavağa çıkıncaya kadar uzatmak için olumlu gözüken ya da gösterilecek “bir şeyler” yapmayacakları kesin midir? “B plan”ı diye birtakım aşamalar saymak ne kadar doğru? “Adımızı Kıbrıs Türk Devleti’ne çeviririz” sözü kimi korkutup yola getirir? “Zaten Annan Planı’nda da öyleydi” deyip bu kez de konfederasyon oyunlarına başlamazlar mı onlar?

Aslında doğru olan, uyduruk görüşmelerin artık bittiğini bildirerek Kıbrıs Türk Devleti’ni resmen ilan etmektir.

Ama dünyanın desteğini kazanmak için öbür tarafla, yani “namı diğer” Kıbrıs Rum Devleti’yle barış içinde yan yana yaşamak için “karşılıklı saldırmazlık” ve “iyi komşuluk” paktlarının taslaklarını hazırlamış, birlikte yürütülebilecek işlevleri sıralamış, Maraş’ı yerleşime açmanın iki topluma yararlarını açıklamış, Türkiye’yle birlikte gelişme planlarını yapmış uygar ve ciddi bir devlet olarak.

D U Y U R U L A R

BASIN AÇIKLAMALARI

 

E T K İ N L İ K L E R

B A S I N D A   B C P

 
Copyright © 2012 Bağımsız Cumhuriyet Partisi ---- Sizden Gelenler. Site Tasarımı : Bilgivesevgi Web Tasarım Hizmetleri
Template Joomla 1.7 by Wordpress themes free