Kimlik Sıkıntısı

Yazdır

YAŞINI başını almış, mesleklerinde yükselip akademisyen, hukukçu, milletvekili falan olmuş koca insanlar yüce kararların alındığı muazzam yapının bir köşesinde “Türk” sözü etmeden Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığını tanımlamaya uğraşmaktalar.

“Yeni” denecek bir anayasa metni yazmak için aylardır toplanılıyor ama, kimlik bilmecesine sıra gelince kafalar karışıyor, partiler birbirine giriyor, sıkıntılı insanlar iki bilinmeyenli denklem çözmek üzere tahtaya kaldırılmış öğrenciler gibi kıvrım kıvrım kıvranıyorlar. Oysa Cumhuriyetin ilanından birkaç ay sonra Büyük Millet Meclisi’nce kabul edilen 1924 Anayasası’na bir baksalar görecekler ki, 88. maddede “Türkiye ahalisine din ve ırk farkı olmaksızın vatandaşlık itibarıyla Türk ıtlâk olunur” diye yazmakta. “Itlâk”lı dil anlaşılmıyorsa, 10 Ocak 1945’te çağdaş dille yeniden yazılan resmi metin “…ayırt edilmeksizin vatandaşlık bakımından herkese Türk denir” diyerek konuyu noktalamış olmuyor muydu?
 
Şimdi neymiş? Vatandaş olarak yalnız Türkler yokmuş, Kürtler, Çerkesler falan varmış ve anayasa öyle yazılmalıymış ki, bütün vatandaşların etnik kimlikleri birtakım haklar verilerek kucaklansın. Sanki “Türk” denince her yerde geçerli ortak bir “hukuk kimliği” tanımlanmış olmuyor ve devletin vatandaşlığını kabul eden herkes, değişik etnik kökten gelse de, bu tanımla korunmuyormuş gibi.
 
Acaba böyle bir ortak tanıma itiraz edenler, yabancı ülkelere gittiklerinde pasaport denetimi yapılırken vatandaşlık soran görevliye “Türk”ten başka bir sözcükle yanıt verebiliyorlar mı? Başka türlü bir şeyler geveleyip etnik kimliklerinden söz açsalar kabul ediliyor mu?
 
Yahut yurtdışında okumaya ilk gitmiş kompleksli oğlanlar gibi “Türk” olduğunu söylemekten utanıp Balkan ya da Yakındoğu kimliklerinden biriyle kendilerini tanıttıklarında yabancı kızların salakları yutsa da, giriş kapısındaki uyanık pasaport görevlileri vatandaşlıktan başka bir alt kimliği ciddiye alıyor mu?
 
Hukuk tartışmaları bir yana, uzun süredir üzerinde yan yana yaşanan bir ülkeye adını vermiş “Türk” sıfatını bunca yüzyıldan sonra hiç olmazsa ortak hukuksal kimlik olarak bile kabul etmemek yakışıyor mu Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığına?
 
Müntaz SOYSAL
 
22 Ekim 2012 - Cumhuriyet

 

Hukuk Çorbası

Yazdır

 

RADYOLARLA televizyonlarda yemek pişirme tarifleri yapanları bilirsiniz; izleyicilerin ilgisini canlı ve sürekli tutmak için hem yemek yapar hem konuşurlar, kullandıkları malzemeyi kendi canlarıymış gibi benimseyerek “Pirincimi ıslatıyorum, yağı koyuyorum, soğanımı doğrayıp kıymamı kavuruyorum…” falan. Şimdi bazı partilerimiz omuz omuza verip yerel seçimleri kendi işlerine gelen tarihe çekebilmek için anayasayla yasaları zorlayıp takvimin bir yerlerine sıkıştırarak bir “erken yerel seçim” düzeni pişirmeye kalktılar ya, onlar da öyle: “Tüzüğümü alıp kırpıyorum, anayasamı doğrayıp seçmenimle karıştırıyorum ve böylece bu seçimlerde de zaferden zafere koşuyorum…” demekteler adeta.
 
Sonuç tam bir hukuk çorbasına dönüşmüş, partisiz vatandaşların aklı karışmış ve artık iyice yerleşmiş olması gereken kurallara güvenler büsbütün sarsılmış, ne beis.
 
İşin acıklı yanı şu ki, partilerin hesapları birbirini tutmadığı için, kışın soğuk aylarından kaçalım derken bazen bir bayram haftasına ya da Atatürk’ün ölüm yıldönümü olan takvim yaprağına ve bazen de falanca yasanın filanca engeline toslamakta oldukları için bir türlü uyum sağlanamıyor.
 
Peki, bu telaş neyin nesidir?
 
Yanıt basit: Çünkü, Sayın Başbakan devlet yapısında önemli değişiklikler yaparak başkanlık sisteminin tahtına kurulurken aynı zamanda o sistemin ağababalarınca izlenen yollarını da hazırlamak istiyor. Örneğin, il çapında büyükşehir belediyeleri kurarak ilçe ve belde yerel yönetimlerini silip süpüren eyalet devletçikleri yaratmak ve onlar da başlarını alıp kopmasınlar diye cumhuriyetin başına geçecek kişiye büyük yetkiler tanımakla kendi işi de kolaylaşmış olacak.
 
O tür değişiklikler elbet başka partilerden bir kısmının yerleşmiş oy yuvalarını altüst edeceği için, takvim uzlaşmazlıklarına bir de o tür yapısal anlaşmazlıklar ekleniyor.
 
Bu da gösteriyor ki, yetmiş beş milyonluk koskoca bir cumhuriyeti yönetenler ya da yönetmeye soyunmak isteyenler devletin kuruluş felsefesi ve temel ilkeleri konusunda henüz yeterli donanım sahibi olamadıkları gibi, akıllarına esen her şeyi kolayca yapabilecekleri konusundaki akıl almaz iyimserliklerini bırakmak niyetinde de değiller.
 
Mümtaz SOYSAL
 
20 Ekim 2012 - Cumhuriyet

 

‘Yeter Be!’

Yazdır

 

HİÇ beklemediğimiz ummadığımız istemediğimiz bir anda terbiyesizce ağzımızdan çıkan “be” sesi, aslında bir “nida”, yani ünlemdir. Kime “seslenilerek” çıkarıldığı ise, çok şükür, pek kesin olarak bulunamaz; çünkü genel bir duruma karşı bir çeşit “isyan ve bıkkınlık patlaması” olduğu gibi, hiç laf anlamayanlardan başlayıp en kutsal bilinen kavramları bile içeren bir isyanın ünlemidir bu. Çekilmez gürültü, bitmez dırdır, yersiz naz, anlaşılmaz nutuk, kötü müzik, her şey. Bazen yüksek sesle ya da içinizden kendinize bile “yeter be” dediğiniz anlar olur. Mutlaka katlanamadığınız, kaldıramadığınız bir durum var demektir:
 
Yahut, bir dinlence sabahı elinize aldığınız gazetede, açtığınız radyo ve televizyonda, tecavüz ettiği üniversiteli genç kızı boğan adamın vahşetini ve hapiste çektiği çileye bir de evlat acısı eklenen rektörün kahroluşunu öğrenince, bunca hoyratlık, insafsızlık ve kimi niçin suçlayacağınızı bilemediğiniz talihsizliklerle terslikler karşısında “yeter be” diye haykırmak geçmez mi içinizden?
 
Bu kolay dinmez kötümser duygulardan sıyrılıp yeryüzünün en güzel coğrafyasında güler yüzlü, temiz yürekli, husumetsiz, sorunsuz, komplekssiz, iyimser, tok ve hoş insanlarla birlikte yaşıyor olmak istemez miydiniz? Öyle olabilse, cinayetler, anlamsız kavgalar, yersiz suçlamalar, baskılar, işkenceler olmayacak ve “be!”li patlamalar hiç duyulmayacaktı ne içinizde ne dışınızda.
 
İşin tuhaf ve acıklı yanı şu ki, ancak bir Pamuk Prenses masalı saflığıyla anlatılabilecek tablolara benzer görüntüler ve yaşayış tarzları, yalnız çocuk kitaplarında değil, dünyanın bazı köşelerinde gerçeklik olarak da yaşanmaktadır. Peki, başka yerlerde hiç mi olmayacak? İnsanlığın büyük, hem de çok büyük bir bölümü hep mi kötü, çirkin, tiksindirici bir yaşama mahkûm olarak kalacak?
 
Herhalde bu tür “be”li her patlayış sonrasında, hep böyle ünlemli isyanlarla dolu bir dünyada yaşayıp gitmenin aptalca bir tercih olacağını ve insanlığın sonsuza dek hoyratlıklara, tersliklere ve mutsuzluklara mahkûm kalamayacağını düşünmek koşuluyla yeniden yola çıkarak, hele en başta kendi ülkenizin ve toplumunuzun şimdikinden çok daha iyi, şimdiki kavramlar ve sözcüklerle anlatılamayacak kadar iyi, ileri, güzel ve parlak bir geleceğe yönelmesi gerektiğine inanarak, elbet yeri ve zamanı gelince yine “yeter be” diyebilmek son derece terbiyeli, uygar, insancıl ve barışçıl bir davranış sayılmalıdır.
 
Mümtaz SOYSAL
 
17 Ekim 2012 - Cumhuriyet

 

Karma Ekonomi Nankörlüğü

Yazdır

 

BASİT siyasal hesaplar yüzünden saçmasapan anayasa ve yerel seçim tartışmalarına dalan bu ülke, asıl temel sorun olan sağlıklı ekonomik büyüme konusunda da yanlışlara sürükleniyor galiba.
 
Misal, vaktiyle birçok bakımdan umut vaat eden Karadeniz Ereğli’deki karma ekonomi girişiminin iflas etmesidir.
 
Planlı ekonomik kalkınmayla birlikte benimsenmeye çalışılan karma ekonomi ilkesi, ters yönlü bütün çabalara karşın kamu işletmeciliğinin güven verici ağırlığı ile özel girişimciliğin dinamizmini bir araya getirdiği için, plancılığın en yoğun aşamalarında da yararlı sayılmış ve hep baştacı edilmiştir. Devlet başka türlü gerçekleştirilemeyecek büyük yatırımları yapıp pahalı temel sanayileri kuracak, böylece yaratılan sağlam zemin rekabete ve yaratıcılığa dayanan özel kesimin gelişmesini kolaylaştıracaktı.
 
Bu yaklaşımın güncel sayılabilecek kadar yakın tarihte göze çarpan başarılarından biri, Karadeniz Ereğli’nin Erdemir’ince üretilen sacla, yani yassı demir ürünleriyle o yörede de gemi yapım sanayiinin geliştirilmesiydi. Kısa süre içinde kıyı boyunca orta büyüklükte özel tersaneler açılmaya, Avrupa’nın uzak köşelerinden denizci ülkelerin şilep ve tanker siparişleri alınmaya başlanmıştı. Zonguldak havzası, Karabük’ün Kardemir’inde üretilmiş raylarla demiryolu ağının genişletilmesine katkı getirdiği gibi, Ereğli’nin sac üretimiyle de deniz taşımacılığında rol oynamış olacaktı.
 
Bundan daha güzel bir Cumhuriyet tablosu olabilir miydi?
 
Gelgelelim Ereğli başarısı kalıcı olmadı. Erdemir’in sacıyla küçük atölyelerini ve gemi tezgâhlarını kuranlar, kendi üretim kapasitelerini büyüteceklerine kazançlarını başka yerlerde değişik hevesler için kullandılar, Rus ürünü ithal levhaların ucuzluğuna kapıldılar, işlerini ve güzel kentlerini bırakıp uzaklara gittiler. Yerel talep azlığı yüzünden sıkıntıya düşen fabrika, zayıflamış bünyesini ayakta tutmak için personel azaltma zorunda kalınca kentin haftalık gazetesi de başarısız sürecin bütün vebalini Erdemir’in OYAK’a devredilmesine yükleyen bir havaya girdi.
 
Kısacası, Karadeniz Ereğli örneği derlitoplu bir yönetim modeli tutturamayışın, merkezden yerele inen ve yerelden merkeze çıkan “asansör tipi” bir planlama mekanizması kuramayışın akıbetini somut olarak yaşatan bir derse dönüşmüş oldu.
 
Şimdi, bu dersi iyi öğrenip sağlam planlamaya ve ciddi karma ekonomiye yeniden dönmekten başka çare yoktur.
 
Mümtaz SOYSAL
 
19 Ekim 2012 - Cumhuriyet

 
 

Dara Düşenlerin Başkenti

Yazdır

 

ÖNCEKİ GÜN, Ankara’nın başkent oluşunun yıldönümüydü. Anadolu bozkırının önemli kavşaklarından birinde çağlar öncesinin ticaret merkezlerinden biri olarak bilinen bu tarihsel kent, 1923 yılının şu aylarında yeni kurulmakta olan genç ve diri devletin merkezi olmaya hazırlanmaktaydı. Lozan, Ankara Hükümeti’nin sınırlarını ve uluslararası kimliğini belirlemiş, yeni merkezin Ankara olarak resmen ilan edilmesi için Malatya Milletvekili İsmet Paşa ve dört arkadaşının önergesi Millet Meclisi’nce 89 yıl öncesinin 13 Ekim’inde kabul edilmişti. Onaltı gün sonra Cumhuriyet ilan edilecek ve 1924’ün ilk ayında ilk Cumhuriyet “Kanunu Esasi”si Ankara’nın merkez oluşunu değiştirilemez, hatta değiştirilmesi önerilemez bir anayasa hükmüyle perçinleyecektir.
 
Niçin böyle? Ankara neden bu ölçüde anıtlaştırılmıştır?
 
Kent tarihinin eskiliği, yeni devletin kuruluş yeri olması mı?
 
Hangi inancın simgesidir Ankara? Bu önem nereden kaynaklanıyor, hangi duyguyla iç içedir?
 
Bunu hissetmek için, Ankara’ya gelirken Sakarya Muharebesi şehitliklerinden birinin bulunduğu Polatlı’dan geçmek bile yeter.
 
Büyük çoğunluk, ölüm-kalım direnişinin son çekiliş ve kapışma yeri olarak Sakarya Irmağı’nın ta bitimine doğru, kuzeybatıdaki yerleri düşünür. Oysa, istilacıyı durdurmak, onu Anadolu’nun bağrına geldiğine geleceğine pişman etmek ve sonrasında İzmir rıhtımlarına kadar kovalamak için, yine Anadolu’nun dört bucağındaki yoksul kasabalarından yollanan mintanları ve çarıklarıyla vuruşarak çekilen o gazileri ve şehitleri hep düşünmek gerekir.
 
Gerçi Ankara düşseydi de bütün vatan sathında mücadele sürecekti; ama, Ankara’nın anlamı büyüktü. Yalnız, mütareke işgalcilerine kaptırılmamış silah depoları ya da başka maddi nedenlerden dolayı değil.
 
Ankara, geleceğin habercisiydi; bağımsız Cumhuriyette yaşamanın devamı demekti.
 
Öyle olduğu içindir ki, adı marşlara girmiş, “her dara düşen”in onu görmek isteyeceğine inanılmıştır. Bu açıdan bakınca 13 Ekim, yalnız Ankara’nın değil, bütün Cumhuriyet Türkiye’sinin bayramı sayılsa daha doğru olmaz mıydı? Yine aynı nedenle, vatanın her yeri kutsal sayılsa da, şu ya da bu kentin falanca üstünlüğünden söz ederek devlet merkezinin oralara kaymakta olduğu izlenimi verebilecek resmi iş, toplantı ve tören programları hazırlanırken iç ya da dış hevesler düşünülerek kent konusunda dikkatli davranmakta yarar vardır.
 
Mümtaz SOYSAL
 
15 Ekim 2012 - Cumhuriyet

 

D U Y U R U L A R

BASIN AÇIKLAMALARI

 

E T K İ N L İ K L E R

B A S I N D A   B C P

 
Copyright © 2012 Bağımsız Cumhuriyet Partisi ---- Sizden Gelenler. Site Tasarımı : Bilgivesevgi Web Tasarım Hizmetleri
Template Joomla 1.7 by Wordpress themes free