Anayasa ve Gelecek

Yazdır
İNSANLARI “insanca” yaşatmanın çareleri saymakla bitmez. O konuda ortaya konmuş ve ileri sürülmüş inançlar, yapıtlar, düşünceler, kuramlar da saymakla biteceğe benzemiyor.
 
Uzun laflara girmeden, şimdilik bunlardan sadece birini ele alalım: Anayasacılık. Yok, anayasa hocalığı ya da satıcılığı değil, on sekizinci yüzyılın sonlarından başlayarak iyice belirginleşip güçlenen bir siyasal akımın adı olarak. Batı dünyasında o akımı savunanlar anayasaları birer “toplum sözleşmesi” saymışlar ve uzun süre o adla anmışlardır. 
 
Bu yorum, yer yer ve zaman zaman hâlâ sürmektedir ve okullarla konferans salonlarında anayasalı demokrasiyi açıklayıp anlatmak için hep o deyim kullanılır. Benimsedikleri ilkelere ve inançlara göre kendilerini yönetmek isteyenler bu yönetimin ilkelerini ortak bir metin haline dönüştürdükten sonra verdikleri oylarla sanki bir sözleşme imzalamış gibidirler. 
 
Anayasacılığın bu yöntemi, neredeyse üç yüz yıl önce büyük göçlerin ve yeni açılmış topraklara yerleşmenin güçlüklerini yenmek zorunda olan insanları bile belirli ortak kurallarla birbirine bağlamış ve çağdaş devletin oluşumunu kolaylaştırmıştı. Kuzey Amerika topraklarına anayasalı demokrasi böyle geldi.
 
Türkiye Cumhuriyeti’nin gelişimindeki rahatlık, kurtuluş sürecinin ilk yıllarından başlayarak anayasalı aşamalarla yol alma kararlılığının bir sonucudur. Anayasa kavramı, hem devletle ulus arasındaki ilişkiyi bir toplum sözlüğü niteliğine büründürmüş, hem de ulus devletin sağlamlığını getirmiştir. Ortaya çıkan sonuç bu yönleriyle geliştirilip daha güçlü başarılar elde etmeye elverişlidir. Bunu bilmek geleceğe tam bir özgüvenle bakmayı kolaylaştırmalıdır.  
 
Mümtaz SOYSAL
 
12 Şubat 2014 - Cumhuriyet

 

Federatif Çözüm

Yazdır
YARIN başlayacak olan Kıbrıs görüşmelerinin yılan hikâyesi olmaktan çıkıp artık ortak bir çözümle sonlandırılması için zemin hazırlanmışa benziyor. “Bağımsız iki devlet yerine” iki ayrı devletin “federe” olmasıyla oluşturulacak bir “federasyon”un çözüm açısından taraflarca istenen iki kıstası da karşıladığını dost düşman herkes kabul edecektir: “Tek devlet ve tek vatandaşlık” mı isteniyor? Buyurun size, federatif çözümün merkezindeki “Kıbrıs Federal Cumhuriyeti” olarak tek devlet ve onun ortak vatandaşlığı olarak “Federal cumhuriyetin vatandaşlığı”. İki devletlilik ve iki ayrı etnik kimlik mi beklenmekte? Alın size federe toplumların kendilerine özgü farklı etnik kimlikleri. 
 
Görüldüğü gibi, şimdiye kadar ayrı ayrı gerçekleştirilmiş devlet yapılarını federasyonla birleştirmek ve etnik kimliklerini özgürce yaşaması gereken toplumları bir federatif yapı içinde yan yana getirmek sorunu bitirmeyi büyük ölçüde kolaylaştıracaktır.

Bu süreci çabuklaştıracak asıl etken, genellikle iddia edildiği gibi uluslararası kuruluşların ve uzaklardaki devletlerin politikacılarınca hazırlanmış formülleri zorlama yöntemlerle adadaki toplumlara kabul ettirmek değil, toplumların ve anavatanlarının inisiyatifleriyle oluşturulmuş ortak gelişme programlarının uygulamak olmalıdır. Bu bakımdan KKTC’nin mutlaka bu tür önerilerle masaya gelmesi hedeflenmelidir. 
Ayrıca, bütün çözümün Birleşmiş Milletler’ce ve tarafların anavatanlarınca sağlam garantilere bağlanmasına öncelik verilmelidir. 

Türk diplomasisinin bu konuda ortaya koyabileceği başarı Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki ağırlığını artırmanın başlıca yollarından biri sayılmalıdır. Kıbrıs konusu, hukuk alanındaki yanlış uygulamalarla ağır örselenmelere uğramış Türk Deniz Kuvvetleri’nin Akdeniz barışındaki rolünü yeniden anımsatması açısından da büyük önem taşıyor.  
 
Mümtaz SOYSAL
 
10 Şubat 2014 - Cumhuriyet
 
 

Sıfat Diplomasisi

Yazdır
İSTENİRSE ya da duruma göre “sıfat savaşları” da denebilir. “Refikimiz” Milliyet’in dün verdiği bir habere göre, “Kıbrıslı Rumlar” lafı Güney Kıbrıs’ın Dışişleri Bakanı İoannis Kasulides’i kızdırmış. Sayın Bakan ateş püskürüyormuş. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Ban Ki-mun Münih’teki Güvenlik Konseyi toplantısında görüşmelerin askıya alınmasını açıklarken bu kararın “Kıbrıs Rumlarının seçimleri dolayısıyla” alındığını söylemiş. Yabancılar “Rum” sözünü kullanmadıklarına göre, herhalde “Kıbrıslı Grekler” demiştir. Peki, ne desin?

Belki, müzakerelerin ertelenmesine bozulup da kabahati Rumlara yüklemek istese, “dolayısıyla” demez, “yüzünden” derdi ve o zaman Rumların kızmaya hakları olurdu. Acaba “Güney” dememesine ve Adanın bölünmüşlüğünü ima bile etmemesine mi kızmış olabilirler

Hayır, Rumlara göre Grek ya da “Güney” falan da değil, düpedüz “Kıbrıs Cumhuriyeti” demeliydi. Onların koyu “milliyetçi”lerine göre, bırakın Adanın kuzeyinde bir cumhuriyetin varlığını kabul etmek, kavram olarak bölünmüşlük de yoktur ve Ada bütünüyle hâlâ “Kıbrıs Cumhuriyeti”dir. Peki, Kuzey?

Orası henüz arındırılmamış duran ve şimdilik saf insanların hoşgörüsüyle gezilip alışveriş gibi zararsız işler yapılabilen bir toprak parçasıdır kimilerine göre.

O zaman, eğer hâlâ varsalar Güney’deki iyi niyetli dostlarımıza kısa bir “uyarı” olmasa bile içten bir “anımsatma”: Kuzey; bütünleşme, tam bir “Kıbrıs milleti” ve öyle bir millete dayalı “mükemmel” bir devlet kurmadan da iki barışsever halkın komşuluk düşkünü kültüründen yararlanmak istiyor.

Bağımsız ama saldırmazlık ve iyi geçinme paktlarıyla birbirine kenetlenmiş iki devletli bir yan yanalık düzeni kurmak varken, başkalarının hatalarından yararlanıp ifade edilen bu dolaylı kızmalar neyin nesidir? Biliyorsunuz, biz eski acı deneyimlerin etkisiyle aşırı alınır olmuş komplekslilere döndük. Siz bari akıllı olun, n’olur... 
 
Mümtaz SOYSAL
 
5 Şubat 2014 - Cumhuriyet 

 

Anlayabilmek

Yazdır
“ÇELİŞKİ” deniyor: Halk pahalılıktan, geçim sıkıntısından, yolsuzluktan, adalet bozukluğundan, kötüye gidişten yakınırken kamuoyu anketleri iktidar partisiyle şefine hep yüksek puan getirmekte. 
 
Medya böyle bir çelişkiyi yansıtıyor. Gazetelerin, radyoların, televizyonların çarpıtması mı? Anketler, sondajlar mı yanlış? 

Halk mı nankör? Böyle soruları daha da çoğaltabilirsiniz. Yanıt var mı? Kim sorumlu? 
 
Yanıt yok. Sorumlu da açıkça görülmüyor. Daha doğrusu, yanıt zaten sorumlunun görünmüyor olmasında. “Görünmeyen adam” eski romanlarda vardı, ana muhalefetimiz manşetlerde bile yok. Siyasetin “hayal perdesi” olan televizyon ise bir Fransız deyiminde söylendiği gibi ancak “namevcut” oluşuyla görülmekte. Oysa, birkaç hafta sonra yerel seçim zilleriyle başlayıp genel seçim çanları ve gelecek yıl cumhurbaşkanlığı yarışının kampanasıyla tamamlanacak olan bu siyaset döneminde cumhuriyetçiliğin sesi olanca gürlüğüyle işitiliyor olmalıydı. 
 
Böyle ortamlarda tepkisizliğin, uyuşukluğun kabahatini halk kitlelerinin duyarsızlığına ve bilinçsizliğine yüklemek orta ve yukarı sınıfların ezeli alışkanlıklarındandır. Tam anlaşılmayan şudur: Çaresizlik girdabında zorlanan ya da sınırlı çarelerle yaşayabilenler, dünyadaki büyük tabloyu, çerçeve içinde kendi ülkelerinin genel durumunu bütünüyle görüp öğrenmek, üzerinde düşünmek, derinliğine tahlil edip sonuçlara varmak olanaklarından yoksundurlar veya vakitleri, güçleri yoktur. 

Tarihte, çoğu zaman o sınıfların yetemeyişleri, kendilerinden çok daha rahat koşullarda yaşayan ender insanların iyi niyetleri, karşılıksız çabaları, hatta candan özverileriyle telafi edilmiştir. Büyük dönüşümlerde ve devir kapatıp devir açan büyük devrimlerde o insanların da unutulmaz payları vardır. 
 
Öyle olduğu içindir ki, ülkelerin ve toplumların yazgısını içten ya da dıştan değerlendirirken olan bitene veya olmuş bitmişe hüküm biçerken dikkatli, insaflı, hatta anlayışlı olmak uygarlık borcudur.  
 
Mümtaz SOYSAL
 
7 Şubat 2014- Cumhuriyet

 

Kadın Cinayetleri

Yazdır
ANLAŞILIR gibi değil; yedi aylık, yedisinde, on yedisinde, yetmişinde de olsa kadın cinsinin her yaşta olanları canavarca öldürülüyor:
“Gayrimeşru” sayılan yasal ya da yasadışı bir ilişkinin ürünü denen bebekler, çok ağlayınca “keyif kaçıran” küçücük kız çocukları, oğlanlarla konuşup sinemaya gittikleri için öldüresiye dövülerek sokağa atılan genç kızlar, namus kirlettiğine inandıkları hamile kuzenlerini boğarak derin bir kuyuya veya balkondan cadde asfaltına atıverenler, yastık altındaki paralarına göz koydukları ninelerinin yüzüne yastıkla bastırarak nefessiz bırakanlar, hatta koyun keser gibi zarif boyunlarını kesenler… 
 
Bu tür cinayetlerin nasıl işlendiğine akıl erdirmek sahiden güçtür. İnsan, biraz büyüdüğünde gururla dizine oturtarak bağrına bastığı kızını, sevip okşadığı sevgilisini, değerli eşini, unutamayacağı anasını nasıl öldürebilir? 

Korku romanlarının kadın düşmanı “Homongolos”u mu? Karanlık istibdat devirlerinin namus zaptiyesi mi? Yoksa “efendice içmenin” ne demek olduğunu hiç öğrenmemiş kara cahil bir terbiyesiz mi? 
 
Belki, hayvanlar için bile artık terk edilmiş bağırmalı, sopalı, dayaklı terbiye yöntemlerinin, sıkı ve şiddetli asker disiplinlerinin baskısının ve hatta ezilmişliğinin hıncını kadınlara zulmetmekle çıkaran eski tür bir “erkeklik” anlayışının hiç bitmeyen kalıntısı mı? Yine, her zamanki alışkanlığımızla “çare eğitimdir” denecek ama, nasıl bir eğitim? Okulsuzluğun kalmadığı, hatta eğitim fakültelerinin çoğaldığı bir cumhuriyet döneminde artık bu soruya doğru bir yanıt bulamamış olmamız en büyük ayıplarımızdan biridir. “Aile terbiyesi” dediğimiz kavramın bile dengesiz ve çok tartışmalı bir ekonomik-sosyal düzende gitgide zorlaşmakta olduğunu yabana atamayız. “Önce eğitim” sloganının doğru, akılcı, planlı ve özgürlükçü niteliklerle tamamlanması gerekiyor. Felsefesiz, tartışmasız, derinlikten ve dünya çapında karşılaşmalardan yoksun ve siyasal ufuksuzluğa kurban edilmiş bir eğitimden uzaklaşmak ve aydınlanmayı doğru boyutuyla gerçek aydınlığa kavuşturmaya yönelmemiz gerekmiyor mu?  
 
Mümtaz SOYSAL
 
3 Şubat 2014 - Cumhuriyet

 
 

D U Y U R U L A R

BASIN AÇIKLAMALARI

 

E T K İ N L İ K L E R

B A S I N D A   B C P

 
Copyright © 2012 Bağımsız Cumhuriyet Partisi ---- Sizden Gelenler. Site Tasarımı : Bilgivesevgi Web Tasarım Hizmetleri
Template Joomla 1.7 by Wordpress themes free