DÜNYA'DA VE TÜRKİYE'DE ENFLASYON

Yazdır


Prof.Dr.Ali Ercan

DÜNYA'DA VE TÜRKİYE'DE ENFLASYON

Harita Hükümetlerin verilerine göre tanzim edilmiş.. 


Değerli arkadaşlar, “İşsizlik Oranı” nın farklı bakış açılarından farklı olabileceğini söylemiştim. Hükümetin en son verilerine göre “Resmi” işsizlik oranı %10 Sendikalara ve Ekonomi uzmanlarına göre “Formal” İşsizlik oranı en az %20 dir. Üretim etkinliği açısından bakarsak “Gerçek” işsizliğin %50 civarında olduğunu (kadınlarda %60, erkeklerde %40) görürüz. 

Aynı şekilde “Enflasyon”da  değişik bakış açılarına göre farklı değerlendirilebilir; Hükümete göre “Resmi” enflasyon oranı bu yıl % 8 dir. Buna rağmen Dünyada Enflasyon yüksekliği bakımından 200 Devlet arasında 40.ıncı sıradayız; yani 160 Ülkede enflasyon oranı bizdekinden daha düşük.

Enflasyon oranı hesaplanırken göz önüne alınan Tüketim maddeleri arasında leblebi, ruj, oje, külot, çiklet, çöp sepeti, lego, soba borusu, flüt, kolonya, kalamar, karides, çuval vs. bulunuyor; ama bunların yanında Ekmek, peynir, çay, şeker, yağ, makarna, margarin, süt, pirinç, mercimek, un, deterjan, sebze, meyve, benzin... gibi orta ve düşük gelirli kesimin temel tüketim maddeleri ağırlıkları oranında yer alıyor.

Enflasyon hesabına temel alınan Fiyat artışı  ve satın alım gücündeki reel düşüşten kaynaklanan Pahalılık farklı kavramlardır. Fert başına milli gelirin ortalama 9 bin $ olduğu söylenen Ülkemizde nüfusun %40 kadarı yoksulluk sınırı altında, (Günlük 20$) %10 kadarı da açlık sınırı (Günlük 8 $) altında yaşamaktadır. Ortalama %8 olarak hesaplanan Enflasyonun gelir gruplarına göre gerçekten duyumsanan göreceli etkisini aşağıdaki tabloda kabaca belirtmeye çalıştım. 

Bu hesaba göre Ülkemizde Enflasyondan pek etkilenmeyen (%20) hatta enflasyondan yararlanan (%5)  dörtte birlik bir “tuzu kuru” kesim var. (Enflasyon oranı üzerinde gelir artışı olan kesim) Gelir Dağılımında adalet ölçüsü olan Gini-katsayısı 0,40 üzerinde olan bir Ülkede buna şaşmamak gerek. Sevgilerimle. æ

Gelir              Nüfus         Göreceli            Ortalama

Grubu          Oranı %      Enflasyon %   Gelir(bin$)     

1.Tepe.............5............. +6...............25...........

2.Üst..............20............ ± 0...............12..........

3.Orta............25............  - 8.................9..........

4.Alt...............40...........  -12................7..........

5.Taban..........10...........  -15................3..........


***

Enflasyon Hesaplamak Yöntemi

Enis BAĞDADİOĞLU, 

TÜRK-İŞ Araştırma Müdür Yardımcısı

TÜİK enflasyon hesabını yaparken 454 maddeyi temel almaktadır.  Bu 454 madde içerisinde halkın en fazla tükettiği maddelerdeki fiyat artışı önem kazanıyor ve aile bütçesini doğrudan etkiliyor. Örneğin gıda ürünlerinden ekmek, peynir, zeytin, un, bakliyat, yağ, şeker, çay gibi tüketimi fazla olan mallardaki fiyat artışı aile bütçesini olumsuz etkilemektedir. Aynı şekilde, kira, elektrik, su, doğalgaz-odun-kömür gibi konut harcamaları veya dolmuş-otobüs fiyatları gibi aile bütçesinde ağırlığı bulunan maddelerde ki fiyat artışları da aile bütçesini olumsuz etkilemektedir. 

Enflasyon hesaplanırken, piyasada seçilmiş mal ve hizmetlerin ortalama fiyatları temel alınmakta ve bu değişim dönemsel olarak izlenmektedir. Burada temel sorun, hangi mal ve hizmetlerin fiyatlarının takip edileceğidir. TUIK tarafından yapılan hesaplamada, hane halkının  harcamaları bir yıl boyunca takip edilmekte ve yapılan bu anketten yararlanılarak enflasyon hesaplanmaktadır. Bu hesaplama yapılırken, ülkede yaşayan toplam nüfus herhangi bir ayırıma (işçi, işveren, esnaf, emekli, köylü,vs.) tabi tutulmamaktadır. 

 

Aile bütçesinde yıl içinde yapılan tüketim harcamaları içinde yer alan mal ve hizmetler 12 ana grup içinde sınıflandırılmaktadır. Buna göre aile bütçesinin harcama ana grupları ve ağırlıkları şöyledir;

·         Gıda ve içecekler %30 

·         Giyim ve ayakkabı   % 8  

·         Konut   % 17

·         Ev eşyası % 7,5

·         Ulaştırma % 13

·         Haberleşme % 4,4

·         Eğlence ve kültür % 2,8

·         Sağlık % 2,5

·         Eğitim % 2,2

·         Lokanta ve oteller  %5,6

·         Alkollü içecekler ve tütün % 5

·         Diğer mal ve hizmetler  % 2

Türkiye’deki  ortalama hane halkının toplam harcamalarının yaklaşık üçte ikisi  gıda, konut giyim ve ulaştırmaya gitmektedir. Ancak halkımızın büyük bir çoğunluğu alt gelir grubundadır. Bu alt gelir grubundakilerin harcamalarının ağırlığını gıda harcamaları oluşturmaktadır. Halkın harcamalarının ağırlıklı bölümünü oluşturan maddelerin enflasyon hesaplamasına temel olan  harcama kalıbında yer almaması, resmi olarak açıklanan ortalama enflasyonu tartışılır duruma getirmektedir.

***

TUIK'in enflasyon hesaplaması için fiyatındaki değişmeleri izlediği ürünler listesinde Antep fıstığı, leblebi,  ruj, oje, fanila, iç çamaşırı, tül perde, böcek ilacı, gündelikçi kadın ücreti, yara bandı, gözlük camı, spor toto, milli piyango, ciklet, ispirto,  sütyen, külot,  cd-kaset,  lastik eldiven, tencere, çöp sepeti,  ampul, pil,  kadın bağı,  yapıştırıcılar, mürekkep, kolonya,   pinpon topu, lego, flüt, soba borusu, çalı süpürgesi, hamam ücreti, kalamar, karides, havyar,  yem, yaş pasta, madlen çikolata, serum, enjektör, tornavida, patinaj zinciri, hortum, cam, musluk, kilitcam yünü, tuğla, kimyasal maddeler, gübre, barut, dinamit, alçı, teneke kutu, fişek, oto jantı, korna, dikiş makinesi, kereste, kiremit, çuval, matkap ucu, elektrik sayacı, oto pastası, kum, dikenli tel, demir, bakır, mermer, kireçtaşı, zımpara, vs bulunurken,  alt gelir grubundaki halkın en çok para harcadığı tüketim maddeleri Ekmek, peynir, zeytin, çay, şeker, yumurta, çiçek yağı, zeytin yağı, tereyağı, makarna, helva, bal, reçel, kahve, margarin, salça, sucuk, et, süt, pirinç, mercimek, nohut, kuru fasulye, un, bebe bisküvisi, meyve suyu, sigara, deterjan, çocuk bezi, piknik tüpü, doğal gaz, elektrik, su, telefon, sebze, meyve,  lahmacun, döner kebap, benzin, mazot, simit, ayakkabı, elbise, gömlek, kazak, palto, ev kirası, vergiler, vs...tüketime orantılı ağırlıkta yer almamaktadır.

MÜLKİYE NASIL THE MÜLKİYE OLDU

Yazdır
Devletin çöktüğünü, çözüldüğünü, çürüdüğünü söylüyorlar. Sadece yargının değil, bürokrasinin, başta içişleri, milli eğitim, maliye olmak üzere devlet aygıtının, kamu yönetiminin ile tutar tarafının kalmadığını dillendiriyor pek çokları. Doğal bir sonuçtur. Mekteb-i Mülkiye’nin, Mülkiye ruhunu taşıyan hocalarından, soyadı gibi ışık saçan hocamız, Prof. Dr. Alpaslan Işıklı, fakültesindeki gidişatı esprili bir dille şöyle özetlerdi: “Mülkiye, the Mülkiye oldu”. Işıklar içinde yatsın... 
 
Biraz gerilere gidelim. Mülkiye’nin Mülkiye olduğu, Mülkiye Marşı söylenirken, insanların gözünün dolduğu, boğazının düğümlendiği yıllara... Meraklıları bilir, ülkemizde kamu yönetimi bir bilim olarak, İkinci Cihan Harbi sonrasında gelişmiştir. Dönemin değişen koşulları, ülkenin gelişen ihtiyaçları, emperyalizmin talepleri söz konusudur. Ve Engels’in dediği gibi; “İhtiyaçlar keşiflerin anasıdır”. Nasıl, sonraki yıllarda gelişecek olan uluslararası ilişkiler disiplini, ABD’nin dünya politikalarını yaygınlaştırmanın araçlarından biri olarak temellendirilmiş, Türkiye dahil pek çok ülkede bu disiplin, tarihten, hukuktan, toplumsal gerçeklikten, sınıf çatışmalarından, siyasal – iktisattan koparılarak,emperyalizm terimi dışlanarak okutuluyorsa, bizde de kamu yönetimi eğitiminde, benzer bir anlayış öne çıkarılmak istenmiştir. Zira Türkiye’ye bu konuda akıl verenler ABD’li uzmanlardır, BM’nin görevlendirdiği kişilerdir. O kadar ki, amme idaresi (sonradan kamu yönetimi) bölümünde okutulacak müfredatı bile büyük ölçüde bunlar belirlemiştir. Bu da, kaçınılmaz olarak, Türk kamu yönetiminde nakilcilik, taklitçilik, aktarmacılık gibi kötü hastalıklara neden olmuştur.
 
Hele o raporlar yok mu, Truman Doktrini, Marshall Yardımı kapsamında “anlamını bulan, işlevini yerine getiren” o raporlar… BM’nin, ABD Uluslararası Gelişme Ajansı’nın (USAID) desteklediği o raporlar… Thornburg Raporu, Hills Raporu, Barker Rapor, pek çokturlar.

Cumhuriyet’in sanayileşme hamlesinden, demiryolları yapımından vazgeçmesini, karayollarına yönelmesini, kendi vagonunu, uçağını yapmamasını, merkezi devletin gücünü yerele dağıtmasını, Ortadoğu’nun meyve sebze deposu olmasını öneren o raporlar... Başımıza açtıkları bela büyüktür. Kamu yönetiminin, yani devletin beyninin kendisi için düşünmemesini, kendisi için üretmemesini, kendisine özgü olmayan bir anlayışı benimsemesini dayatan o raporlar… Cumhuriyetçi, kamucu, toplumcu duyarlılığı yüksek, yerli ve milli düşünen çok yetkin uzmanlara, bilim insanlarına sahip olmamıza rağmen, onların görüşlerine, önerilerine itibar edilmemesi, ne vahim sonuçlar doğurmuştur. Oysa Türkiye, iktisatçılarıyla, planlamacılarıyla, hesap uzmanlarıyla (eskiden ülkemizde hesap uzmanları ve planlamacıların özel, seçkin bir konumu vardı), anayasa ve idare hukukçularıyla kendi planlarını yapacak, kendi raporlarını yazacak, kendi önlemlerini alacak birikime sahipti. Ama yabancı uzmanları, teknik heyetleri yeğlemiştir. Bilimsel olarak onlardan yararlanmaya kimsenin itirazı yok, ama onların yazdıklarını siyasal bir süzgeçten, kuşkucu bir mercekten geçirmeden benimsemiştir.
 
KAMU, KAMUCULUK, KAMUSALCILIK ÇÖKERKEN, SÜREKLİ KAMU YÖNETİMİ BÖLÜMÜ AÇILDI
 
Yurttaş bilinciyle, kamusal alan, kamuculuk arasında yakın bağ vardır. Yurttaş, rengi, ırkı, alt kimliği, feodal aidiyeti, aşiret, tarikat, cemaat, mezhep mensubiyeti olmayan özgür, bilinçli bireydir. Demokrasi ve özgürlükten yararlanır, hak ve sorumluluklarının ayırdındadır.

Cumhuriyet konusunda kıskançtır. Emperyalist merkezlerin azgelişmiş ülkelerde görmek istediği yoz bir entel, alaturka bir Batı taklitçisi, demokrasiyi tüketim özgürlüğü olarak gören müşteri değildir. Özgürlüğün, eşitlikle birlikte anlamlı olduğunu bilir. Örgütlü toplumdan, toplumcu demokrasiden yanadır. Sermaye tahakkümüne karşıdır. Daima “hangi” sorusunu sorar, soru sormayı sever. “Cici demokrasinin”, bireyci, kapitalizme mecbur, liberalizmi özgürlük sanan cehaletine teslim olmaz. Egemen ideolojinin küreselleştiremediği, tüketimin köleleştiremediği, medyanın aptallaştıramadığı vatandaştır. O nedenle sayısı azdır.
 
Mesela, dilinden “yönetişim” terimini düşürmeyen liberallere, sosyal demokratlara, kamu hizmetlerinin özel sektöre devredilmesinin getirdiği yüksek maliyeti, temel kamu hizmetlerine erişmede, piyasa koşullarının yarattığı eşitsizliği sorar. Sağlık ve eğitimde, hasta ve öğrencinin müşteri; doktor ve öğretmenin pazarlama elemanı; hastane ve okulun işletme; başhekim ve okul müdürünün ise moda deyimle “CEO” olmasının doğurduğu sakıncaları hatırlatır. Dünyaya küreselleşme dayatan batılı, merkez, kapitalist ülkelerin, kendi aralarında bölgeselleştiğini vurgular. Bu ülkelerin, kendi sınırlarını göçmenlere kapatırken, azgelişmiş ülkelerde alt kimlikleri, yerel kimlikleri birer iç çatışma aracı olarak kullandıklarını, kaşıdıklarını, kışkırttıklarını belirtir. Yerel, alt, etnik, dinsel, bölgesel kimlikler üzerinden siyaset yapılmasına izin vermeyen Fransa’nın, “en iyi entegrasyon, asimilasyondur” diyen Almanya’nın, Türkiye’de ne dolaplar çevirdiğini, teröre nasıl arka çıktığını, hangi mezheple, hangi tarikatla al takke ver külah olduğunu anımsatır. Belçika’nın bölünmeye doğru gittiğini, İspanya’nın bu konuda endişeli olduğunu söyler. Kapitalizm ve küreselleşmeyle, bölgeselleşme ve yerelleşme arasındaki bağları saptar.
 
ELE VERİR TALKIMI…
 
Tarihi doğru okumak gerekir. Günümüzde batı burjuvazisi, 1789 İhtilal-i Kebiri’ni, Fransız Devrimi’ni yapan burjuvazi değildir. Devrimci, ilerici karakterini yitirmiştir. Tersine, gerici, feodal güçlerle işbirliği yapmaktadır. Gelişmiş, merkez, kapitalist ülkelerde emperyalisttir.

Azgelişmişlerde ise komprador, işbirlikçi, montaj sanayisidir. Fason, tapon üretim yapar. Ağır sanayiyle değil, inşaatla, alışveriş merkezi işletmekle meşguldür. Gözünü devlet kaynaklarının talanına dikmiştir, özelleştirmeden vurgun vurmuştur. Siyasi partileri, bürokrasiyi, yargıyı, üniversiteyi, medyayı, sendikaları kendisine uygun olarak şekillendirmiştir.
 
Tarihin belli bir aşamasında, siyasi, iktisadi, ideolojik, idari bir proje olarak ulus devletin kurulmasına öncülük eden, ulusal birliği, ulusal pazarı, ulusal dili (bu üçü, vatanı oluşturan temel unsurlar arasındadır) savunan burjuvazi, o dönemde, halkın, yoksulların da desteğini almak için, yurttaşların kamu hizmetlerinden eşit, hakkaniyet ilkesince, ulusal ölçekte yararlanmasını savunmuştur. Güçlü merkezi yönetimi, etkin devleti, nitelikli kamu hizmetini benimsemiştir. Zamanla emekçilerin mücadelesi etkisini gösterince, özellikle gelişmiş kapitalist ülkelerde egemen ideoloji, hem bu mücadelenin gücü karşısında gerilemiş, hem de emekçilerin sistem içinde kalmalarını sağlamak, devrimci siyasetlere yönelmelerini engellemek için, dış talandan elde ettiğinin bir kısmını emekçilere sus payı olarak vermiştir. Böylelikle ulusal bütünleşme pekişirken, sınıflar arası uçurumun daralması, sermayenin elini güçlendirmiştir. Siyaseti, bürokrasiyi, hukuku, sendikaları buna göre kurgulamıştır. Merkezi devlet örgütlenmesinde sıkı hiyerarşi, buna bağlı alt birimler, merkeze bağlı kollar öne çıkmıştır. Geri kalmışlara plansızlık ve kuralsızlık dayatılsa da, özellikle Avrupa’da planlama, ulusal kalkınmada temel bir işlev görmüştür. Örneğin sanayisi gelişmiş Almanya, ulusal ve bütüncül kalkınma anlayışının, planlamanın, örgütlenme yeteneğinin, etkin devlet aygıtının ileri olduğu bir ülkedir. Kamu hizmetlerinin yaygınlığı, sosyal devletin (günümüzde hayli hırpalansa da) gücü, bunun kanıtıdır. Sanayileşmesinde, üretken ve verimli çalışmasında, kaynak israfını, zaman kaybını önlemesinde, bürokrasinin niteliğinin ve disiplininin katkısı yüksektir. Bölge bazındaki planlar da, ulusal çapta eşitlik ve bütünlük gözetilerek yapılmıştır. Oradaki yurttaş bürokrasinin devleti temsil ettiğini, siyasi kadroların geçici olduğunu bilir. Bürokrasi, müsteşarından çaycısına, genel müdüründen makam şoförüne kadar bakanla birlikte değişmez. Devlette devamlılık esastır. 
 
KLASİK DENKLEM: BÜROKRASİ + BURJUVAZİ= İKTİDAR 
 
ABD destekli 12 Eylül cuntası, toplumu siyaset dışına atarken, zaten siyasallaşmaya başlamış olan bürokrasiyi daha da siyasallaştırmıştır. Devlet memuru gitmiş, hükümetin, partinin, bakanın, milletvekilinin memuru gelmiştir. Özal’ın prensleri, ithal bürokratlar, teknokratlar belleklerdedir. Özal’ın başlangıçtaki gözdelerinden biri, sonraki yıllarda başbakan olanı, Mesut Yılmaz, ki Mülkiyelidir, henüz çiçeği burnunda genç bir bakanken, şu sözü etmiştir: “Biz toplumu apolitize edeceğiz”…
 
Toplumsal uyanış, siyasal bilinçlenme, örgütlü emek tasfiye edilirken, siyaset büyük sermayeye, siyaset esnafı kasaba politikacılarına, tarikatlara kalmıştır. Sınıf kimliğinin yerini etnik, dinsel, mezhepsel kimlik almıştır. Şeyh Sait, Saidi Nursi, Seyit Rıza gibi feodal unsurlar öne çıkmıştır. Emek - sermaye çelişkisine, üretim, mülkiyet, bölüşüm ilişkilerine yönelik tartışmalar yerini ayetlere; parti örgütleri, örgüt emekçileri yerlerini reklam, tanıtım, halkla ilişkiler şirketlerine bırakmıştır. Liderler pop yıldızı gibi inmiştir büyük kurultaylarda kürsülere. Parti mitingleri öncesinde konserler verilmiştir. Bedavaya alıştırılmış seçmene köfte ekmek, eski kaşar, pide, ayran, meyve suyu dağıtılmaktadır artık. Seçmene para veren de vardır, tencereyi verip, kapağını seçim sonrasına bırakan da.
 
Darbe destekçisi, siyasi yasak savunucusu, örgütlü toplum karşıtı, Nakşibendi Turgut Özal, devlette liberalizmin; mason üstadı ve YÖK kurucusu İhsan Doğramacı ise üniversitede Türk İslam sentezinin ve kadrolaşmasının öncüsü, sözcüsü, koruyucusu olarak öne çıkmışlardır. Kenan Evren’e saygıları büyük, ABD’ye sadakatleri tamdır. Emperyalizm destekli siyasi hareketlerin, dini örgütlenmelerin, sermayenin, sivil ve askeri bürokrasinin, sendikaların desteğini almışlardır. 12 Eylül’ün en az dokunduğu siyasal yapıların, İslamcı gruplar olduğu unutulmamalıdır. Yıllarca siyasi mağduriyet konusu yapılan türbanın, YÖK’ün ürettiği bir sorun olduğunu, Evren, Özal ve Doğramacı’dan hayır dualarını eksik etmeyenlere anımsatmak gerekir. O nedenle darbe ve YÖK karşıtlıkları hiç inandırıcı değildir. Tersine, devletteki kadrolaşmalarını, toplumdaki örgütlenmelerini, siyasetteki varlıklarını darbeye ve YÖK’e borçludurlar. 
 
Sözün özü: Mafyalaşan siyasette, şirketleşen tarikatta, holdingleşen cemaatte, yoksullaşan halkta, hukuksuzlaşan devlette, yozlaşan bürokraside, medreseleşen üniversitede, belleksizleşen toplumda kabahatleri büyüktür. Türkiye’nin son dönemde yaşadıklarını, devletteki yozlaşmayı ve kavgayı, bu tarihsel süreçte ve yukarıdaki ara başlıkta verilen denklemle birlikte düşünmek gerekir.
 
Barış Doster

D U Y U R U L A R

BASIN AÇIKLAMALARI

 

E T K İ N L İ K L E R

B A S I N D A   B C P

 
Copyright © 2012 Bağımsız Cumhuriyet Partisi ---- Pusula Dergisi. Site Tasarımı : Bilgivesevgi Web Tasarım Hizmetleri
Template Joomla 1.7 by Wordpress themes free