4 - YEREL ÖRGÜTLER KURULMALIDIR

Yazdır

(SAYFA 29)

YEREL ÖRGÜTLER KURULMALIDIR 

   Türkiye Cumhuriyeti’ne yönelen tehdidin, yaşanan yakın tehlike haline geldiğini görerek tehlikenin ayırtına varanlar, bu gün için azınlıktadır. Ancak, gidişin olumsuzluğu ve varacağı yer giderek daha çok insan tarafından görülecek, bir şeyler yapılması gerektiği daha geniş çevrelerde tartışılacaktır. Ancak, yapılması gereken henüz yeterince ortaya konabilmiş değil. Her şeye karşın; ülkenin geleceğinden endişe duyanlar yavaş yavaş bir araya geliyor, ayrılıklar önemini yitiriyor, ulusal kaygının yarattığı birlik duygusu, yakınlaşma ve dayanışmayı öne çıkarıyor; yaşam bunu zorluyor.

   Toplum yaşamıyla ilgili bir sorun ortaya çıkmışsa, üstesinden gelinmesi gereken bir örgüt sorunu var demektir. Toplumsal sorunların çözümü, ancak ve yalnızca, örgütler aracılığıyla sağlanabilir; çünkü sorun, çok sayıda insanı ilgilendirmektedir; bireysel değil, toplumsaldır.

    Ulusal ya da sınıfsal ilişkilerde, örgütlü olanların örgütlü olmayanlar ya da daha az örgütlü olanlar üzerinde egemenlik kurması kaçınılmazdır. Bugün, küresel boyutlu bir saldırıyla karşılaşan Türkiye; bu gerçeği, en yalın biçimiyle yaşamaktadır. Giderek işgale dönüşen dış karışma örgütlüdür ve Türkiye bu durumdan kurtulup ulusal haklarını savunmak için, toplumun tümünü kucaklayan bir örgütlenmeyi yaratmak zorundadır. Ulusal hakların eylemsel olarak savunulması gündeme geldiğinde, bu görevi yerine getirecek, ordu başta olmak üzere resmi örgütler vardır. Burada sözkonusu edilen örgütlenme, ulusal varlığa yönelen tehdide karşı, her aşama ve koşulda mücadele edecek, dernek konumunda yasal ve meşru hak örgütünün yaratılmasıdır. Mustafa Kemal, Sivas Kongresi’nde, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-ı Hukuk  örgütlerini aynı çatı altında topladığında; bunu, Sivas Valiliği’ne dilekçe vererek yapmıştı.

                                                                  *

    Ulusal birlik amacını sürekli önde tutan bir anlayışla; il, ilçe, belde ve köylere dek yayılan dernekler kurulmalıdır. Bu örgütlerin var olan kitle örgütlerinden başkalığını ortaya koyan ayrım; belirli bir kesime değil ulusun tümüne yönelmesi, her görüş ve inançtan insanı aynı çatı altında toplamaya çalışmasıdır.

     Herhangi bir örgüte üye olsun olmasın, çok sayıda insan, ülkenin olumsuz gidişine tepki duymakta, ancak ne yapılması gerektiğini bilmemektedir. Oysa; gidişe duyulan tepki, örgütlenmeye yöneltilecek önemli bir güç oluşturmaktadır. Bu gücün, halka yönelen örgütlü bir yapı içinde yer alması sağlanmalı, bunun yol ve yöntemi bulunmalıdır. Olumsuzluklara tepki duymak yetmez; tepkiyi eyleme dönüştürmek, bir şeyler yapmak gerekir. Yapılabilecek en iyi şey ise, yapılabilir olanı belirlemek ve uygulamaktır. Herkes, gücünü ve yeteneğini abartmadan ve küçük görmeden, somut bir çalışmaya yönelmeli, ulusal bir örgütün yaratılmasında yer almalıdır. Bu yapılmazsa, ülke geleceğine karşı duyulan kaygı, sonuçsuz yakınmalar ve iç karartıcı sızlanmaların ötesine gitmeyecektir.

                                                                  *

    Ulusal hakların savunulmasında yer alacak yerel örgütler, Kurtuluş Savaşı’nda ortaya çıkan Müdafaa-i Hukuk,Reddi İlhak ve Kuvvayı Milliye  örgütlerinin günümüz koşullarındaki benzerleri olacaktır. Benzerliğin nedeni, koşullar arasındaki benzerlik ve nesnel örtüşmedir. Askeri işgal yoktur, ancak ulusal varlığı dağılmaya götürecek siyasi ve ekonomik uygulamalar, eskisinden daha ağır ve yoğundur. Medyanın bozucu yaymacasını aşarak askersiz işgalin yıkıcılığını halka anlatmak güçleşmiştir. Girişilecek ulusal mücadelenin üstesinden gelebilmek için; halka ulaşmak, onu yeniden örgütlemek, yerel unsurlardan halk önderleri çıkarmak ve bunları ulusal örgütün öncüleri haline getirmek gerekmektedir. Yerel örgütler, bu amacı gerçekleştireceklerdir.

   Ulusal duyarlılığa sahip her görüş ve eğilimden insan, bulunduğu yerde bir araya gelmeli, kendi yöresinde örgütlenmelidir. Ulusal görev haline gelen ve ilgili resmi kurumlara yasal bildirimlerle kurumsallaştırılacak bu meşru girişim, Atatürk’ün Sakarya Savaşı’nda dile getirdiği,” hattı müdafaa yoktur sathı müdafaa vardır, bu satıh bütün vatandır” anlayışının, halkın örgütlenmesi uğraşında uygulanması olacaktır.

    Yerel örgütlerde biraraya gelen insanlar, çıkarın sözkonusu olmadığı bir eyleme giriştikleri için, yurt sevgisinin pekiştiği bir yakınlık ve dayanışma içinde olacaklardır. Birbirlerini her yönden tanıdıkları için; dışarıdan yapılacak kışkırtma (pravakasyon) girişimlerini, kasıtlı karışmaları yada sızma girişimlerini kolayca önleyeceklerdir. Kendi kararlarını kendileri vererek sorumluluk yüklenecekler, sorumluluğun yarattığı özgüven duygusuyla, zaman içinde deneyimli örgüt yöneticileri ve gerçek halk önderleri haline geleceklerdir.

    Yöre insanının duygu ve düşüncesini, yaşadığı sorunları bilen, onlarla aynı dili konuşan yerel önderler, kitlelerle bağ kurmada, onları bilinçlendirip bir araya getirmede, dışarıdan gelen hiçbir aydının yapamayacağı denli başarılı olacaktır. Halk, kendi içinden çıkan, huyunu suyunu bildiği bu insanlara, doğru bilgiyi doğru biçimde aktardıkları sürece, güvenecektir. Bilgiyle donanmış, kararlı ve özverili halk önderleri, ulusal mücadelenin en değerli unsurları olacaktır.

                                                                                      *

    Yerel örgütlerde bilgi ve bilincin yaygınlaştırılması, çalışmaların temelini oluşturacak, eğitime özel önem verilecektir. Eğitimin amacı, kuramsal (teorik) bilgilenmeyi göz ardı etmeden ve bilgiyi yaşamın gerçeğinden koparmadan edinmektir. Yeniliği ve sürekli değişimi içeren yaşam, en güvenilir öğreticidir; gerçeği görmek için, yaşamı bilmek ve onu izlemek yeterlidir. Ancak, önemli olan gerçeği yaşayarak değil, önceden görmektir; ne yaşayarak görme ilkelliğine düşülmeli, ne de bilgi diye yaşamdan kopup soyut sav (iddia) larla uğraşılmalıdır.

    Yerel örgüt üyeleri, alacakları eğitim ve yapacakları işin gereği, bilgiyi bilince yükseltecekler; çevreye bilgi ileten, sorun saptayıp çözüm geliştiren ve bunu eyleme döken, girişimgücü (inisiyatif)  yüksek halk önderleri haline geleceklerdir. Bunlar girişecekleri işlerde hiçbir yerden buyruk ya da yönerge (direktif) almayacak, çalışmalarında özgür olacaklardır. Bu özgürlük, onlarda sorumluluk duygusunu geliştirecektir. Kendi kararlarını kendileri alacak, bunları doğru bildikleri yöntemlerle uygulayacaklardır. Yapılan yanlışları ya da sağlanan başarıyı eylem içinde görecekler; bunlardan sonuç çıkararak deneyimli örgüt yöneticileri olarak yetkinleşeceklerdir. Özgür çalışma ve gönüllü sorumluluğun sağlayacağı yaratıcı ortam, örgütsel çalışmalarda önceden bilinmeyen ve uygulama içinden çıkan, birçok yaratıcı yöntem ve eylem biçimleri ortaya çıkacak, bu yolla yüksek değerde örgütsel bir birikim sağlanacaktır.

                                                                    *

        Yerel örgütlerde girişimgücünü yükselten özgür ortam; toplumsal geleneklere uyumlu, yardımlaşma ve dayanışmaya dayalı, katılımcı bir yapı ortaya çıkacaktır. Partilerde ya da merkezi örgütlerde bulunmayan bu yapı, yerel örgütleri, halk gücünün ulusal mücadeleye kazanılmasında engel oluşturan kısıtlayıcı kurallardan ve özellikle genel başkan ya da genel merkez yekte (sulta) sinden kurtaracaktır.

       Parti ya da merkez örgüte üye olan kişi, kendi bilgi ve katılımı dışında önceden hazırlanmış kurallara uymak zorundadır. Merkezin uygun görmediği hangi bir düşünce ya da davranış, örgüt kurallarına uymamak olarak değerlendirilir ve cezayı gerektiren örgüt suçu olarak kabul edilir. Bu yapı, birim yöneticileri dahil tüm üyeleri, iş ve düşünce üretmeyen ve merkezden buyruk bekleyen, girişim gücünden yoksun, edilgen unsurlar haline getirir. Böyle bir ortamda devreye,  siyasi ya da akçeli çıkar çekişmeleri de girince, özellikle partiler, halkı örgütlemenin değil, örgütlenmek isteyenlerin isteğini köreltip, insan törpüleyen aygıtlar haline gelmişlerdir.

YEREL ÖRGÜTLER ULUSAL BİRLİĞİ SAĞLAMANIN İLK ADIMIDIR

    Ulusal birliği sağlama amacıyla; il, ilçe, belde ve köylere dek yayılacak yerel örgütler, birlik amacını temel almak koşuluyla, yöre koşullarına uyum gösteren değişik çalışma yöntemleri geliştireceklerdir. Yöntem çeşitliliği, örgütler arasında ayrışma değil, tam tersi, deneyim aktarımlarıyla amaç birliğini esas alan güçlü bir birliktelik sağlayacaktır. Çalıştıkça yetkinleşen, yetkinleştikçe güçlenen her yerel örgüt, benzerlerine örnek olacak, onların kurulup güçlenmesine katkı sağlayacaktır.

    Deneyim aktarımları, ulusal birlik amacının yarattığı duygu ve düşünce birliğiyle birleşince, ayrı birimler halinde yapılanmış olsa da yerel örgütleri, tek bir amaç çevresinde birleşmeye hazır örgütler bütünü haline getirecektir. Bütünleşme, özgür istence bağlı olduğu için, güçlü ve kalıcı olacaktır.

                                                                                   *

       Yerel örgütler, yöresel gücünü arttırıp yayılırken, aynı amaçla kurulan başka yerel örgütlerle ilişkiye geçecek, örgütlenmenin bir üst aşaması olan bölgesel ve giderek ulusal düzeyde yeni bir örgütsel yapıyı gerçekleştireceklerdir. Amaç için ilk girişim, yerel örgütlerin il düzeyinde birlikteliğini sağlamak olacaktır. İlçelerde kurulan örgütler, varsa belde ve köy örgütleriyle birlikte, kendi üst örgütünü oluşturmak üzere il düzeyinde bir araya geleceklerdir.

     Eşit ve ayrıcalıksız temsilin geçerli olduğu bu yeni yapı, il düzeyinde yürütülecek ortak çalışmalarda eşgüdümü sağlayacak ve ulusal örgütlenmenin ikinci aşamasını oluşturan bölgesel yapılanmaya yönelecektir. Bölge düzeyinde yapılacak çalışmalarda eşgüdümü sağlayacak bu yapılanma, aynı zamanda yerel örgütlerin tümünü temsil eden ulusal düzeydeki üst örgütün yaratılması için çalışacaktır.

    Ulusal varlığın savunulmasını tek amaç bilen üst örgüt, yerel örgüt çalışmalarını merkezileştirerek, birimlerde oluşan birbirinden bağımsız örgütsel gücü tek bir ulusal güç haline getirecektir. Siyasal, sınıfsal, etnik ve dinsel ayrımları erteleyen patiler üstü bu yapı; Kurtuluş Savaşı’nın halk ayağını oluşturan, kurtuluştan sonra Halk Fırka (parti)’sına dönüşen Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Dernekleri’ne benzeyen, onun sağladığı mücadele birikimini günümüz koşullarına uyarlayan bir örgüt olacaktır.

YEREL ÖRGÜTLER VE EĞİTİM

   Kamusal eğitimin çöküşüyle birlikte, Türkiye’de, toplumun hemen her kemsini kapsayan genel ve yaygın bilgisiz ve düzeysiz bir ortam oluşmuştur. Eğitimsiz ve örgütsüz kılınan halk, kültürel yozlaşmayı amaçlayan her türlü yaymacaya açık, korumasız durumdadır. Demokrasi, insan hakları, küreselleşme tanımlarıyla dışarıda belirlenip içerde uygulanan programlar, bilinçsiz ortam ve medyanın etkili gücüyle birleşince, yaygın ve kalıcı bir kültürel bozulma ortaya çıkmıştır. Bilinçsiz ( cahil ) lik o denli yaygındır ki, halkın önemli bir bölümü, olayları kavrama yeti (meleke) sini yitirmiş, kendisine ve ülkesine karşı olan politikaları destekler duruma düşmüştür. Doğruyla yanlış, iyiyle kötü, özgürlükle tutsaklık adeta yer değiştirmiş yaratılan düşünsel karmaşa içinde gerçekler görülemez olmuştur.

   Halkı bilgilendirmek, gerçekleri görmesini sağlamak ve bu eylemi ulusal uyanışa dönüştürmek, yerel örgütlerin her dönemde birincil görevi olacaktır. Bu görevi başarmak için, ülkeyi ve dünyayı doğru kavramak, bilgilenmek ve bilgiyi bilince dönüştürmek halka ulaştırmak gerekir. Bu ise, örgütlenme ve eğitim demektir.

   Milli eğitim, dış karışmanın yoğun baskı ve denetimi altındadır. Milli niteliğini yitiren eğitim; bilim ve gerçeklerden uzak, eğitmeyen, ezbere dayalı, sorgusuz ve irdelemesiz bir bozulma içine sokulmuştur. Bilgiyi ve bilimsel düşünceyi yayması gereken okul, uygulanan dış kaynaklı programlarla, kimliksizleştirmenin ve bilgisiz kılmanın aracı haline gelmiştir. Okul programları, ulusal bilinci değil, ulus karşıtı düşünceleri yaymak için düzenlenmiştir.

   Okul dışında, yasal yada yasadışı yollarla, din adına ve küçük yaştan başlamak üzere, devletine düşman, bilim dışı bir eğitim verilmektedir. Tarikatlar, mezhepler, azınlıklar, etnik kümeler; kendi eğitim kurumlarına sahiptirler. Misyonerler yoğun biçimde çalışmaktadır. Yabancı dilde eğitim, anaokuluna dek inmiştir. Yaşanmakta olan eğitim karmaşasının ortak özelliği, Türkiye Cumhuriyeti’ne ve ulusallığa karşıtlıktır.

                                                                          *

    Eğitimde uzun süren bozulma, ekonomik yetmezlikler ve sürekli hale gelen iç ve dış göçle birleşince, Türk toplumuna özgü değerlerin öğretildiği aile içi eğitim de büyük zarar görmüştür. Okuldan ve çevreden bilim dışı ‘bilgiler’  edinen gençler, anne babalarından da gereken bilgiyi artık alamamaktadır. Çünkü, eğitim bozulmasını onlarda yaşamıştır.

    Okulda, toplumsal çevrede, ailede; ulusal bilinç sağlayacak bilginin edinilmediği bir ulusun, hak ve çıkarlarını, kimliğini ve varlığını koruması, elbette olası değildir. Yerel örgütlerde eğitimin birincil olmasının nedeni budur. Okulda, çevrede, ailede edinilemeyen ya da yeterince edinilemeyen gerçek bilginin insanlara ulaştırılarak ulusal bilincin yaratılması, başarının önkoşulu ve her işin başlangıç noktasıdır.

YEREL ÖRGÜTLER KADROLARINI HALK İÇİNDEN ÇIKARACAKTIR

   Toplumsal mücadelede olay ve olguları önce aydınlar kavrar. Sorun ve çözümleri belirleyerek, gerçekleri halka onlar ulaştırır; önce kendileri bilinçlenip örgütlenirler, sonra halkı bilinçlendirip örgütlerler. Toplumsal gelişimin tarihinde bu her zaman böyle olmuş, bütün devrim ve değişimin öncülüğünü aydınlar yapmıştır.

    İlerlemeye dönük değişimin kıvılcımını aydınlar yakar; ancak, toplumsal dönüşümün gerçekleştirilip korunması, yalnızca halkın bu eyleme katılıp kendi öncülerini ortaya çıkarmasıyla olanaklıdır. Yerel örgütlerde yapılacak eğitim çalışmalarının amacı, gerçek halk önderlerini ortaya çıkarmak ve onları ulusal mücadeleye kazanmaktır.

                                                                            *

   Eğitim çalışmalarında, uygulama içinde değişik yöntemler elbette gelişecektir. Bunun için, başlangıçta uygulamaya dönük bir yöntemin ortaya konulması gerekir. Okuma kümelerinin oluşturulması, iyi bir başlangıç yöntemi olacaktır.

   On-onbeş kişiden oluşacak her okuma kümesi, ele alıp inceleyecekleri bir kitap saptayacaktır. Küme üyelerinin tümü, kitabın belirlenen bölümünü (örneğin elli sayfa) okuyup gelecektir. Haftada bir yapılacak toplantılarda, ilgili bölümü her hafta bir kişi sunacak, sunumdan sonra bölüm tartışılacaktır. Toplantının son bölümü, dünya ve ülkedeki güncel olaylar üzerinde görüşmelere ayrılacak, ardından yeni bölüm ve yeni sunucu belirlenerek dağılınacaktır. Kitap bittiğinde yeni kitaba geçilecektir. Çalışmada sunum ve sunucunun önemi, bilgi edinenin bilgiyi ileten haline gelmesidir.   Üyelerin kitle önünde konuşma becerisini geliştirecek bu girişim, onları, düşüncelerini sözcüğe dökme yeteneğine sahip, halka bilgi taşıyan söylevci (hatip) ler haline getirecektir.

   Okuma kümesinde yer alıp bilgisini ve anlatım yeteneğini geliştiren her üye, deneyimini aktaracağı yeni okuma kümeleri oluşturacak, yeni öncüler yetiştirecektir. Başlangıçta sayısal azınlık nedeniyle yavaş gelişecek öncüleşme eylemi, küme sayısı arttıkça ivme kazanacaktır.

YEREL ÖRGÜTLERİN ULUSAL MÜCADELE İÇİNDEKİ YERİ

   Yerel örgütler, halkı örgütleyip içinden gerçek halk önderleri çıkaracağı oranda gücünü arttıracaktır. Örgüt, kitleler içinde ne denli yaygınsa ve güven duyuluyorsa, gücü yenilmezliğe o denli yaklaşıyor demektir. Bilinen bir gerçektir ki, ulusal haklarını savunmak için örgütlü birliğini sağlayan bir halk, o denli büyük bir güç yaratır ki, giriştiği mücadelede onu yenebilecek karşıt bir güç sözkonusu olamaz. Teknolojik olanaklar, mali ve askeri güç üstünlüğü, bu gerçeği değiştirmez.

    Türkiye’de, ulusal hakların yeniden savunulması zorunda kalınmıştır. Başarıya ulaşıp ulus varlığını korumak için, kişi ya da kurum, herkesi içine alan bir mücadelenin verilmesi, emperyalizme karşı direnilmesi gerekiyor. Yaşam Türk insanının önüne, varlığını ve haklarını korumak için bir mücadele dayatıyor; bu mücadele kabul edilmelidir.

                                                                           *

   Yerel örgütler, ulusal mücadelenin bir parçası, halk örgütlenmesinde görev üstlenen özgür, katılımcı ve dayanışmacı sivil bir girişimdir. Ulusal savunma sözkonusu olduğunda, ulusun ortaya çıkaracağı büyük gücün içinde yer alacak bir halk örgütlenmesidir. Olayların gelişimine ve koşullara bağlı olarak, ikili bir işlevi yerine getirecektir.

   Ülke savunmasının askeri mücadeleyi gerektirmediği, siyasi çalışmanın geçerli olduğu dönemlerde, yerel örgütler, dönemin özelliğine uygun olarak siyasi mücadele yürütecektir. Siyasi mücadele demek iktidar mücadelesi demektir, bu ise ancak siyasi parti ile yürütülebilir.

                                                                          *

    Yerel örgütler ülke düzeyinde örgütlenip, yeterli sayı ve nitelikte halk önderlerini ortaya çıkarmışsa, ulusal hakları savunan ve halkı temsil eden bir partinin alt yapısı hazırlanmış demektir.

    Bu parti, oluşumu ve yapısı gereği, var olan partilerden niteliksel bir başkalık içinde olacaktır. Yerel örgütlerde yetişmiş, içinden çıktığı kitleye yabancılaşmamış halk önderleri, ulusal partinin de önderleri olacaktır. Bu parti, küçük kümelerin kurup ilişkiye geçmediği halkı kendisine oy vermeye çağıran bir parti değil, halkın içinden çıkan önderlerin kurduğu ve halkı gerçekten temsil eden, kadroları hazır bir parti olacaktır. Bu parti, halkı doğrudan siyasete katılma olanağına kavuşacaktır.

                                                                       *

    Ülkenin savunulması eylemsel bir durum alırsa, bu işi yüklenecek büyük güç, yani ordu, görevini yerine getirecektir. Silahlı mücadele, yani savaş sözkonusu olduğunda, ulusun görünen ve görünmeyen bütün güçlerinin devinim (hareket) e geçmesi kaçınılmazdır. Savaş, yalnızca ordunun değil, onun öncülüğünde bütün milletin yürüttüğü, yaşamsal bir eylemdir. Ulusun tümü dolaylı da olsa bu eyleme katılır, katılımın yarattığı halk gücü, yürüttüğü mücadelede orduya katkı ve destek sağlar.

    Halk içinde örgütlenerek onun güvenini kazanan yerel örgütler, savaş döneminde, ordunun gereksinimini karşılamada görev alacak, halkın katılım ve desteğini sağlayacaktır. Dönemin gerekli kıldığı güç görevi yerine getirirken, göstereceği özveriye halk içindeki gücünü ve saygınlığını arttıracaktır. Çetin mücadeleler içinde olgunlaşıp yetkinleşen halk önderleri, kurtuluştan sonra devleti halk için yöneten kadrolar olacaktır.

                                                                                                                           Ağustos 2007 

NOT: Haftaya “Cumhuriyet Karşıtı Demokratlar” bölümü ile devam edilecektir.

 

3 - ÖRGÜT SORUNU VE ULUSAL BİRLİK

Yazdır

 

( Sayfa 21)

ÖRGÜT SORUNU VE ULUSAL BİRLİK 

     Türkiye’de partiler; dernekler, vakıflar, sendikalar, kooperatifler, meslek odaları, çiftçi ve esnaf birliklerinden oluşan, geniş bir örgütsel çeşitlilik vardır. Örgütlerin sayıları ve çeşitliliği yüksektir; ancak, bunların toplumu etkileme gücü, sayı ve çeşitliliği ile uyumlu düzeyde değildir. Bunlar, kuruluş amaçlarını, bu amaçlarını ilkeleştirdikleri tüzük ve programlarını kabul eden insanları üye yaparlar. Kimilerine üye olmak zorunludur. Amaçlar, üyelerin mesleki ya da kültürel ortak sorunlarının savunulmasıyla sınırlıdır; ancak bu sınır, üyelere, en azından başlangıçta, kendi sorun ve görüşlerine yakın insanlarla birlikte olmanın verdiği güven duygusu yaşatır.

     Sınırlı sayıda insana ulaşabilen bu tür örgütler, genelde temsil etmeye çalıştığı kitlelerin tümünü değil, bir bölümünü çatısı altında toplayabilir. Aynı kitleye yönelen değişik anlayışta başka örgütlerde vardır yada bu tür anlayışlar örgüt içinde bulunmaktadır. Bu durum, sağlıksız ve genellikle çekişmeye dayalı bir ortam oluşturur. Çekişmeler kimi zaman, örgüt içinde ya da örgütler arasında o denli yeğin(şiddet) leşir ki, üyeler yada örgütler, aynı ulusun unsurları değil de, uzlaşmaz çelişkileri olan karşıt küme (grup) ler haline gelerek birbirlerinden uzaklaşırlar.

     Partiler dışında kalan; dernek, vakıf, sendika, oda ve meslek örgütü gibi değişik örgütler benzer görüş ve meslekten insanları bir araya getirirler. Bunlar toplumsal yaşamın düzeyini yükselten, gerektiğinde bir araya gelerek ortak çalışmalar yapan kitle örgütleridir. Katılımcılığın ve dayanışmanın yaygınlaşması için yararlıdırlar, korunup desteklenmeleri gerekir. Ancak, bunların temsil yeteneği, ulaşmaya çalıştığı ve genellikle bölünmüş durumda olan kendi kitlesiyle sınırlıdır. Türkiye’de, ulusal varlığı tehdit eden emperyalist saldırganlıkla karşılaşılan olağanüstü bir döneme girilmiştir. Bu örgütler, dönemin sorunlarına çözüm getirebilecek yapıda değildirler. Ezilip yok olmamak ve sert mücadelelerin üstesinden gelmek için, toplumun tümünü içine alan ulusal bir örgütün yaratılması gerekmektedir. Yerel örgüt tanımıyla dile getirilen örgüt, bu örgüttür.

                                                                    *     

     Çatışma ve gerilim, özellikle iktidar mücadelesi veren örgütler olan partilerde, daha kalıcı ve yeğindir. Çatışma başka partilerle olduğu kadar, parti içinde üyeler arasında da yaygındır. Üyeler birbirlerini, aynı amaç için gönüllü olarak bir araya gelmiş ülkü birliğine sahip insanlar olarak değil de, iktidar nimetlerine ulaşmak için mücadeleye girişen rakipler olarak görür.

    Parti içi ya da partiler arasındaki çatışmalı ilişki, çıkarın geçerli olduğu öyle bir siyasi ortam yaratmıştır ki, burada artık; ulusal hakların geliştirilmesi, ülke çıkarlarının savunulması, bağımsızlık, özgürlük gibi kavramların yeri yoktur. Bu kavramlar, parti yöneticileri için; çağa uymayan gerilik unsurları, içe kapanarak dünyadan kopmanın göstergeleridir; eskide kalmış birer parti masalıdır. Birçok parti ve örgüt yöneticisi için, egemenlik haklarının yabancılarla paylaşılması, giderek devredilmesi, küreselleşmenin gerekli kıldığı karşı koyulmaz bir süreçtir. Bu tür yaklaşımlarla siyasi yapıya yön veren parti ve örgütler, ülke sorunlarını çözmek bir yana yenilerini ekleyerek ağırlaştıran bir işlev (fonksiyon) i yerine getirirler. Bu örgütler, ulusal hakları savunmaya yönelen yeni örgütlenme girişimleri için, aşılması gereken engeller durumundadır.

SİYASİ PARTİLER

     Sınırları yasal düzenlemelerle belirlenen parti işleyişinin, yasa koyucunun amaç ve isteklerine uygun olarak biçimleneceği açıktır. Yasayı, meclis aracılığı ile çıkaran partilerdir. İktidar gücünü ele geçiren partiler, bir daha yitirmek istemedikleri bu gücü, siyasi demokrasinin sınırlarını genişletmek için değil, etki ve egemenliğini sürdürmek için kullanır. Yasalar, bu kullanımın araçları haline getirilir; milli kaynak başta olmak üzere devlet olanakları büyük partilere aktarılır.

    Türkiye’de ( ve dünyada) siyaset bu gün; paraya ve güce bağlı, halkın yer almadığı, büyük sermayenin denetim altında tuttuğu, bir çıkar eylemi haline gelmiştir. İktidara gelen/ getirilen partiler, bu işleyişi sağlayan araçlar durumundadır. Yaptıkları işin yarattığı toplumsal bozulmayı, tümüyle içlerinde barındırırlar. Programlarında ya da açıklamalarda ne söylenirse söylensin, halkın ve ulusun değil, kurucularının ve destek aldıkları çevrelerin haklarını savunurlar. Çıkar sağlama temel amaç olduğu için; ilke, erdem, ulusal duygu, paylaşım ya da eşitlik gibi kavramlar ortadan kalkmıştır. Çıkar için her yol meşru sayılır. Partilerdeki siyasi yaşam artık, krediler, devlet teşvikleri, ihaleler ya da kadrolaşmadan oluşan bir eylem olmuştur. Kamuya açılan hemen her yasal işin arkasında, çıkara dayalı bu tür yasadışı ilişkiler vardır.

    Yeni kurulan ya da yeterince güçlenmemiş partilere ilgi gösterilmezken, iktidara erişme olanağı olan partilere yoğun bir çıkarcı akını olur. Bu partilerde, milletvekili ya da belediye başkanı olmak için yapılan masraf, karşılığı alınacak karlı bir yatırımdır. Parti üyeliği, parti içinde yükselerek devlet kaynaklarına ulaşmayı sağlayan bir iş gibi görülür. Partide yükselme, şirkette yükselmeye benzer. Genel başkana (şirket patronuna) sorgusuz boyun eğme(itaat), başkanın (patronun ) her sözünü yerine getirme ya da öyle görünme, ona güven verme, üyelerin temel davranış biçimidir. Böyle bir ortamda, ilişkilerin niteliği gereği; siyasi ilke, ülke çıkarlarını savunma, ülkü ve inanç birliği, dürüstlük gibi kavramlar ortadan kalkar. Hemen her ilişkinin arkasında, gizlenmiş bir gerilim, sürekli bir iç çekişme ve çıkar hesabı vardır.

                                                                           *

      Siyasetin çıkara bağlı olarak biçimlenmesi, doğası gereği, çıkar için yapılabileceklere bir sınır koymayı getirir. İktidara geliş biçimine ve güce bağlı olarak, yasal ve yasadışı her yol sonuna dek zorlanır. İktidar sırasının kendilerine geldiğine inanan parti yöneticileri, bunu her zaman elde edemeyecekleri bir fırsat olarak görürler ve kendilerinden öncekiler( ve sonrakiler) gibi, kamusal varlığı kişisel hesaplarına yönlendirirler. Burada ahlak sınırını artık, yasalar ya da kamusal anlayışa dayanan devlet görenekleri değil, ‘siyasetçi’ lerin özyapı (karakter) ları ve gözükaralıkları belirler.

      Çıkar için siyaset yapmanın sınırı bu gün, yabancılarla bütünleşerek ulusal kaynakları dışarıya aktarmaya dek genişlemiştir. Ancak, yabancılarla bütünleşmek; dışarıya kaynak aktarmayla da sınırlı değildir. Bu tutum nedeniyle ve daha yıkıcı olmak üzere, emperyalizm ülkede iç olgu haline gelmiş, Türkiye bir yarı-sömürgeye dönüşmüştür.

    Devleti ve toplumsal yaşamı dolaysız ilgilendiren hemen tüm kilit noktalar ele geçirilmiştir. Ekonomi, kültür ve siyaset yabancıların yönlendirme ve denetimi altındadır. Çıkarcılar güçlenerek siyasi işbirlikçiler haline gelmiştir. Bugün, Türkiye’de, birbirini tamamlayan ikili bir süreç yaşanmaktadır. Yabancılar, Türkiye üzerindeki çıkarlarını koruyacak söz dinler siyasetçiler bulup bunları iktidara taşırken; iktidara gelenler, yabancıların isteklerini eksiksiz yerine getirmektedirler.

                                                                        *

     Dış destekle iktidara gelenler, çıkar sağlayacakları iktidarlarını koruyup sürdürmek için, kendilerinden istenenleri yapmak zorundadır. Halka, yerel unsur gibi görünen bu insanlar, gerçekte, emperyalizmin ülke içindeki uzantıları, halkına ve ulusuna yabancılaşmış işbirlikçilerdir. Bunlar, meşruiyeti ülke haklarının savunulmasında değil, yabancıların onay ve desteğinde ararlar. İktidara gelmek isteyen parti başkanlarının, her şeyden önce Batı başkentlerini dolaşmalarının, bunlara güven verip kendilerini kabul ettirmeye çalışmalarının nedeni budur.

     Parti sayısındaki artışlar, daha demokratik bir siyasi yaşamın olduğunu göstermez. Parti sayısı çoktur; ancak, siyasete yön verenler, dışarıyla ilişkili birkaç büyük partidir. Bunlar, ayrıksı düşüncelere sahip olduklarını söylerler; adları, simgeleri, binaları, genel başkanları değişiktir; ancak, iktidara geldiklerinde tek bir programı, IMF ve AB programlarını uygularlar. Bu anlamıyla, Türkiye’de çok partili siyasi düzen değil, bir tür tek parti rejimi vardır.

SİYASİ İŞLEYİŞ VE KURALLAR

     Politik açıklamalarda, iş çevrelerinde, yazılı ve görsel basında dile getirilen yaygın söylem; meclisi halkın seçtiği, sonucu ne olursa olsun, bu seçime saygı gösterilmesi gerektiği, çünkü halk istencinin (iradesinin) her şeyin üstünde olduğu biçimindedir. Doğru gibi görünen bu söylemler, seçimlerin söylem sahiplerinin istemi yönünde sonuçlandığı sürece yinelenir ve yaşanan sürecin demokrasi olduğu ileri sürülür.

    Oysa, meclisi ne halk seçmektedir, ne de yaşanan süreç ‘ demokratiktir’ . Siyasi işleyiş o denli ustalıkla kurgulanmıştır ki, bu düzende kurgu sahiplerinin denetimi dışında bir seçim sonucunun elde edilmesi çok güç, neredeyse olanaksızdır. Halktan yana böyle bir yönetim oluşsa bile, onu bekleyen ‘demokratik süreç ’ ; uluslararası engeller, ambargolar, siyasi ve ekonomik bunalımlar ve her türlü baskıdır.

                                                                           *

    Günümüzde siyasetin, hemen paraya bağlı bir eylem haline gelmesi, toplumu etkileme olanağına sahip araçların önemini arttırmıştır. İletişim araçlarını, basın – yayını, kültür ve eğitimi denetim altına alanlar, para sahipleri, yani şirketlerdir. Bunlar, partilere yaptıkları desteği bağışlar ve yardımlarla sınırlı tutmazlar, ellerindeki büyük gücü kullanarak, siyasi yaşamı da denetim altına alırlar; ona yön biçim verirler. Seçim yasası, ya da siyasi partiler yasası, onların bilgi ve denetimi dışında değiştirilemez. Desteklenecek ya da yerilecek parti ve kişiler, medyanın yaygın gücüyle, yüceltilir ya da aşağılanır. Ustalıkla hazırlanan tartışma programları, haber ve yorumlar ya da köşe yazıları, bu işin etkili araçlarıdır. Kimi kişi ve partilerden hiç söz edilmez, bunlar yok sayılır. Parası ve medya desteği olmayan partiler, kendilerini halka tanıtmada, rakiplerine karşı çok etkisiz konumdadırlar.

    Siyasi işleyişin genel çerçevesi, büyük sermaye güçleri tarafından meclis dışında belirlenir; ancak, bu çerçevenin yasalara dönüştürülerek uygulamaya sokulması, iktidara getirilen partiler tarafından yapılır. Bu partiler, doğrudan siyasete girmeyen büyük sermaye temsilcilerinin ve bunların dış bağlantılarının bir anlamda taşeronu gibidirler. Kendilerine ayrıcalık sağlayan iktidar koşullarını sürdürmek ve yeni ayrıcalıklar elde etmek için, yasaları konumlarına uygun olarak sürekli değiştirirler. Siyasi partiler yasası; seçim yasası, hazine yardımlarından yararlanma, seçim barajları, mecliste küme oluşturma v.b. iktidar partilerinin yararlandığı ayrıcalıklarla doludur.

                                                                     * 

    Yalnızca büyük partilerin alabildiği hazine yardımı, halka çıkarılan dolaylı vergi ya da yurttaşların benimsemese de partilere ödediği ödenti (aidat) gibidir. Çünkü bu yardımın kaynağı olan hazine, halkın ödediği vergilerden oluşmaktadır ve bu yardım, büyük partilerin üyelerinden aidat toplamasına gerek kalmayacak kadar yüksektir. Küçük partiler ya da yeni kurulan partiler hazine yardımı alamazlar.

    Yüzde 10’luk seçim barajı, seçmenlerin önemli bir bölümünü, barajı geçecek birkaç partiye oy vermeye yöneltmektedir. “ Oyum boşa gitmesin” düşüncesi, seçmeni, kendisine yakın görüp denemek istediği yeni bir partiye değil, hoşnut kalmasa da, daha önce denediği baraj geçecek partiye oy vermeye zorlamaktadır. Büyük partilerin yararına işleyen bu durum; birkaç partinin meclise girebildiği, küçük ya da yeni kurulan partilere gelişme şansı tanımayan, tekelci bir siyasi ortam yaratmaktadır.    

                                                                      *

    Parti, dernek, sendika, vakıf v.b. örgütler arasında, dışarıdan siyasi ya da akçeli destek alanların oranı hızla yükselmektedir. Paraya dayanan yaymaca (propaganda) gücü, dış desteğe açık örgütlerin seslerini daha çok duyurmasını sağlar, bu örgütleri güçlendirir. Bu nedenle bu tür örgütler arasında, genellikle bol sıfırlı dış yardım çeklerini almak için sıkı bir yarış vardır. Bu yarışta öne çıkmanın tek ölçütü, ulusal varlığa saldırı ve bu saldırıda gösterilecek başarıdır. Cumhuriyet’e ve ulusal devlet işleyişine karşıtlıkla kim daha etkili olursa, alacağı mali destek o denli yüksek olur.

    Sivil toplum örgütleri adı verilen örgütlerin önemli bir bölümünde yöneticiler, dışarıdan alınan paraların bir bölümünü kişisel hesaplarına aktarırlar, kalanıyla para veren ülkenin belirlediği politik ya da kültürel çalışmaları yaparlar. Bu işleyiş; halkına ve kültürüne yabancı, devletine düşman, paradan başka değer tanımayan bir insan türü ortaya çıkarır; Yerli unsur gibi görünen bu insanların ulusal varlığa verdiği zarar, aldıkları paranın çok üstündedir. Ve hiçbir yabancının yapamayacağı kadar yüksektir.

MECLİSİ HALK SEÇMİYOR

    Meclisi halkın seçtiği yönündeki sav (iddia), üzerinde fazla düşünmeden yüzeysel olarak ele alınırsa doğru gibi görülür. Sandık halkın önüne konmakta, partiler görüşlerini açıklamakta ve her birey dilediği partiye oyunu vermektedir. Bu görünüm, söylenenlere uygundur. Oysa, gösterişli seçim çalışım (kampanya) ları, medya yayınları ve dağılan armağanlarla yönlendirilen halk, sandık başına gittiğinde partiler, milletvekili listelerini önceden hazırlamıştır. Adayları tanımaz, niteliklerini ve yapacaklarını bilmez. Partilerden birine oy vermekten başka seçeneği yoktur.

   Milletvekili adaylarının seçimi ve bunların listelerde alacağı yer konusunda yalnızca halkın değil, parti üyelerinin hatta parti yöneticilerinin bile söz hakkı yoktur. Tüzüklerde yer alan ön seçim işleyişi ya hiç uygulanmaz ya da göstermelik birkaç uygulamayla sınırlı tutulur. Aday belirleme hemen tümüyle genel başkanın yetki ve kararına bırakılmıştır. Öneri ya da istekte bulunabilir, ancak, karar verici kesin olarak parti başkanıdır. Bu durum, siyasetin bir yatırım, bir iş gibi görülerek milletvekili olmanın tek amaç yapıldığı günümüzde, genel başkana, aday olacak parti üyeleri üzerinde baskı oluşturan etkili bir yatırım gücü verir. Bu güç sonuna dek kullanılır ve meclisi halk değil, barajı geçecek siyasi partilerin genel başkanları belirler.

    Genel başkanların milletvekili adaylarını seçerken aradığı birinci ölçüt (kriter), yeterlilik (liyakat) değil, adayın söz dinlerliği ve kendisine bağlılığıdır. Partide ve mecliste, önerilerin tartışmasız kabul edilmesini, verdiği kararların eksiksiz uygulanmasını ister.   

    Aday belirlemede ikinci ölçüt, adayın düşünce yapısı ve yürütülecek politikaya göstereceği uyumdur. Genel başkanlar, başkanlıklarının sürmesini uluslararası güçlerin desteğine bağladığı için, seçeceği adayın bu desteğe uygun nitelikte olmasına özen gösterirler. Halkın ve ulusun sorunlarını çözecek birikime sahip yurtsever insanlar, milletvekili listelerinde yer alamaz ya da gözden kaçmış küçük bir azınlığı oluşturur.

                                                                           *

    Meclisi seçtiği söylenen halkın içinde bulunduğu durum, meclisi seçmekten çok uzaktır. Yoksul ve örgütsüzdür ve siyasetten kopmuştur. Gücünün tümünü, yaşamsal gereksinmelerini karşılayıp geçimini sağlamak, ayakta kalabilmek için kullanmaktadır. Siyasetle ilgilenmek, katılıp söz sahibi olmak, hele seçilmek; onun aklına bile getirmediği, kendisinden çok uzak kavramlardır. Bu işleri yapacak ne parası, ne gücü nede bilinci vardır. Siyasette ona ayrılan yer, her dört ya da beş yılda bir önüne koyulan sandığa gidip, sorunlarına çözüm getirmeyecek partilerden birine oy vermektir. Siyasi olarak, edilgen (pasif) bir oyvericiden başka bir şey değildir.

   Halk, sürekli biçimde ve yaygın olarak yürütülen bozulma amaçlı yaymacanın etkisindedir ve kendi yararına bir sonuç vermese de; demokrasi içinde yaşadığını, meclisi seçerek hükümetleri oluşturduğunu sanmaktadır. Seçen değil, önceden seçilenleri sandıkta onaylamaktan başka bir işlevinin olmadığını bilmemektedir.

     HAFTAYA, “ Yerel Örgütler Kurulmalıdır” başlığı ile devam edilecektir.

D U Y U R U L A R

BASIN AÇIKLAMALARI

 

E T K İ N L İ K L E R

B A S I N D A   B C P

 
Copyright © 2012 Bağımsız Cumhuriyet Partisi ---- e-Kitap --NE YAPMALI--. Site Tasarımı : Bilgivesevgi Web Tasarım Hizmetleri
Template Joomla 1.7 by Wordpress themes free