5 - CUMHURİYET DÜŞMANI DEMOKRATLAR

Yazdır

CUMHURİYET DÜŞMANI DEMOKRATLAR

    Türkiye’de sürekli demokrasi tartışılıyor. Ancak, yapılan tartışmalarda, sorunu, ülkemizin toplumsal koşullarına uyum gösteren bilimsel bir anlayışla kavrayıp ortaya koyanlar ne yazık ki azınlığı, hem de küçük bir azınlığı oluşturuyor. Bu gün, ülkemizde, çok partiyle süslenmiş ilkel parlamentarizme dayalı bir ‘demokrasi’ anlayışıyla, daha fazla ‘demokrasi’ isteyen tarikat şeyhlerinden holdinglere, din simsarlarından işbirlikçilere dek her çeşitten ‘demokrasi’ isteği ortalıkta dolaşıyor. Halk dışında herkesin nimetlerinden bolca yararlandığı çarpık  ‘demokrasi’ istemlerine en büyük ideolojik destek, demokrasiyi ekonomik temellerinden koparıp onu genel, soyut ve isteğe bağlı bir kavram haline getirmeye çalışan, çeşitli akademik unvanlarla donanmış bir takım köşe ‘ yazarlarından’ geliyor.

BİLİNMESİ GEREKENLER

    Demokrasi bir yönetim biçimi değil, bir devlet biçimidir. Toplumsal düzenin belirlediği ve toplumu oluşturanların bir kısmının (genellikle azınlığın) egemenliğine dayalı tüm devlet biçimleri özünde güce dayandığı bilinen bir gerçektir. Belirgin özellikleriyle Batı Avrupa toplumlarında oluşan köleci, feodal, kapitalist devlet biçimleri, kendi içlerinde, yönetim işleyişine bağlı kalarak ayrımlar gösterirler. Mutlakiyet, meşrutiyet, cumhuriyet, birer yönetim biçimi olarak, ülkelerin toplumsal önceliklerinin belirleyiciliğinde ortaya çıkarlar. Ancak, yönetim biçimi ne olursa olsun aynı üretim biçimi içinde yer alan devletin sınıfsal özelliği değişmez. Yönetim biçimleri sayılırken monarşi, aristokrasi, demokrasi ve oligarşi gibi tanımlar da kullanılmaktadır. ‘Demokrasinin’ yönetim işleyişini belirleyen bir yöntem olarak dile getirilmesi, doğru bir yaklaşım değildir ve bu yaklaşımın Batı’da, özellikle son 200 yıl içinde, devlet üzerindeki sınıfsal egemenliğin gizlenmesine yönelik bir amacı vardır. Batı’da devlet, toplumun her kesimini temsil eden bir devlet değil, egemenlerin devletidir.

DEMOKRASİ AMA KİMİN İÇİN

    Devlet biçimi olarak demokrasiden söz edildiğinde “ kimler için” sorusuna verilecek yanıt, konu edilen demokrasinin niteliğini ortaya koyar. İnsanlık, toplumun tümünü kapsayan genel bir demokrasiyi henüz yaşamadı. Yaşananların ortak özelliği ise, diğer tüm toplumsal kurumlarda olduğu gibi, ekonomik üstünlüğü ele geçirenlerin devletin gücünü kullanarak, kendileri için demokratik bir düzen kurmasıdır. Tartışmalarda kısaca demokrasi olarak kullanılan kavramı, sanayileşen Batı’nın tarihsel gelişiminde biçimini bulan ve bu gün tüm dünyanın ilgi alanına girmiş olan, Batı Demokrasisi ya da Burjuva Demokrasisi olarak tanımlandığını kabul edersek, gerçekleşmesi istenen demokrasinin özellikle az gelişmiş ülkeler açısından ne anlam ifade ettiği ortaya çıkabilir.

CUMHURİYETMİ DEMOKRASİ Mİ?

    Son dönemde belirli bir kesim tarafından yaygınlaştırılmaya çalışılan ve Türkiye’nin bağımsızlığına yönelik düşmanca hesaplar içeren ‘ Cumhuriyet mi, demokrasi mi? ’ tartışması başlatılmış, bu tartışma ulus devletin tasfiyesini amaçlayan yaygın bir yaymacaya dönüştürülmüştür. Cumhuriyet bir yönetim biçimidir. Ülkeden ülkeye değişen özellikler gösterir. Oy hakkını kısıtlayandan, temsili olarak da olsa beysoylu (aristokrat) gelenekleri içinde barındırana ve ileri demokratik işleyişe sahip cumhuriyetlere dek birçok biçimi vardır. Demokrasi ile cumhuriyet aynı anlamda kullanılması olanaklı olmayan kavramlardır. Bunu yapmaya çalışmak elmalarla armutları bir tutmaya çalışmaktır.

    Sanayileşen Batı, kendi demokrasisine beş yüz yıllık bir süreçten geçerek ve derebeylik (feodalizm) le her alanda mücadele edip onu tasfiye ederek ulaşmıştır. Kentsoylu (burjuva) lar devrimci bir sınıf olarak tarih sahnesine çıktığında, bu uzun süreç içinde, kendi ekonomik gelişimine uygun olduğu ve gereksinmelerine yanıt verdiği için, kendi devlet biçimini ‘demokrasi’ olarak şekillendirmiştir; toplumdaki ekonomik etkinliğini sosyal alana böylece taşımıştır. Devlet üzerinde kurduğu egemenliği, hiçbir koşulda yitirmeden yönetim biçimi olarak cumhuriyeti ve buna bağlı olarak laikliği ve temsili kurumları, kuvvetler ayrılığını, insan haklarını, seçme seçilme, mülk edinme, seyahat etme haklarını siyasi demokrasinin ilkeleri olarak geliştirmiştir. Getirdiği kurumları, hep derebeylik kurumlarını yok ederek yerleştirmiş ve o dönemde insanlığı ileri götüren bir işlevi olmuştu. Emperyalizm çağına dek, giderek tutuculaşsa da bu işlevi sürdürmüştür.

    Sanayi devrimiyle birlikte, örneğin, fabrikalarda çalışacak işçilere gereksinim vardı. Bunun karşılanması için, daha önce kapalı ekonomik yapılar içinde feodallerin serfleri   konumunda olan köylüler topraktan koparılıp, ‘serbest’ ve ‘özgür’ bireyler haline gelmeliydiler. Getirildiler. Toprak devrimiyle topraktaki feodal mülkiyet kaldırıldı. Bir yandan kapitalist tarım işletmeleri ortaya çıkarken, diğer yandan işçi ve yedek işçi ordusunu oluşturacak köylüler, şehirlerde toplandılar. Yine örneğin, tüm Avrupa’da, özellikle de Katolik kilisesinin  egemenliğindeki yörelerde, soylular sınıfı ve savaşçı şeflerin yanında büyük toprak egemenleri haline gelmiş, silahlı örgütlere sahip kilisenin ekonomideki etkinliğinin kırılması, din ve mezhep farklılıklarının insanlar arasındaki ayrımlara neden olması gerekiyordu.Bunun için din kaynaklı egemenliğe karşı laiklik ilkesi geliştirildi ve toplumsal yaşama egemen oldu. Kentsoylunun ürettiği malı satacağı ve kar sağlayacağı pazara gereksinimi vardı. Öncelikle kendi ülkesinin pazarını oluşturması ve egemen olması gerekiyordu. Egemen oldu. Pazar birliği temelinde yükselen uluslar ve merkezi ulus-devletler ortaya çıktı. Betı demokrasisi, kendi kurumlarını, ekonomik ve sosyal gelişmenin gereksinimlerine dayandırarak böylece oluşturdu.

TÜRKİYE’DE DURUM

   Türk toplumunda tarihsel ve sosyal yapının, Batı’dan çok farklı bir gelişim izlediği, kendine özgü toplumsal yapıları barındırdığı açık bir gerçektir. Batılı Ülkeler, 19. Yüzyılda sanayi devrimini tamamlayarak yüzyıl sonlarında sermaye ihracının olağanüstü yoğunlaştığı emperyalist aşamaya ulaştığında, Türk toplumu onlara göre çok farklı bir noktadaydı. Batı’nın hasta adam dediği Osmanlı İmparatorluğu gerçekten hastaydı. Toprakta tımar sistemi bozulmuş, üretim ve ticaret çözülmüş, sanayi yerleşmemişti. Fetih ve fetihlere bağlı haraç-cizye gibi devlet gelirleri kesilmiş, etnik ayaklanmalar İmparatorluğun hemen her yerine yayılmış ve savaşlar sürekli olarak insan ve para tüketmişti. Devlet, vergi toplayamaz duruma gelmiş, vergi toplamak için getirdiği iltizam düzeni ile ( vergi toplamanın bir anlamda özelleştirilmesi) gelirlerini toplayamadığı gibi yeni toplumsal sorunların ortaya çıkmasına neden olmuştur. Mültezimler ( vergi toplayıcılar), yoksulluğun alt sınırında yaşamaya çalışan köylülerin baş belası haline gelmiş ve bu asalak zümre; büyük toprak parçalarını ele geçiren, topladığı vergiyi çoğu kez hazineye yatırmayan, zaman zaman devlete kafa tutacak kadar palazlanan, eşref-ayan sınıfı olarak güçlü egemenler haline gelmişti.

     Dünya deniz ulaşımının gelişmesiyle (özellikle Süveyş kanalının açılması), Avrupa-Asya kara ulaşımının önemli yollarını elinde tutan ve bu ticaretten vergi alarak gelir sağlayan imparatorluk, bu gelirden de yoksun kalmıştı. Yoğunlaşan kapitülasyonlar var olan yerli üretim ve ticareti de çökertmiş, devlet ancak dış borç alarak ayakta durabilir hale gelmişti. 19.yüzyılın sonlarında, dış borçların tescili olan Duyun-ı Umumiye; mali açıdan devletten daha güçlü ve siyasal açıdan son derece etkili konumuyla, kolay tahsil edilir vergi kaynaklarına el koyarak ( damga resmi, tütün, tuz, içki, balıkçılık, vb ) ülkeye yerleşmişti. Osmanlı İmparatorluğu 20. Yüzyıla böyle girmişti.

    İttihat ve Terakki şeflerinin, bir oldu bitti ile birinci dünya savaşına girmeleri, zaten yokluk ve yoksulluk altında kıvranan Türk halkını büsbütün perişan etmiş, 12 milyon nüfuslu Anadolu’nun 3 milyon genç insanı çeşitli cephelerde ölmüş ya da sakat kalmıştır. O dönemde nüfusun yüzde 90’a yakın kısmı köylüdür. Köylülüğün niteliği, batı’daki serflerden farklıdır. Sınıfsal ilişkiler Osmanlıların raiyet dedikleri; katılımcılığı barındıran, ataerkil geleneklerle biçimlenmiş, soy ya da aşiret barındıran bir yapıdadır.Ticaret ve mali işlemler azınlıkların özellikle Galata bankerlerinin elindedir. Toplumsal gelenekler, yoksullaşma nedeniyle bozulmuş, gerilik ve örgütsüzlük içindedir. Kapitalist üretim ilişkileri ve onun doğal sonucu olan burjuvazi, proletarya gibi sınıflar ortaya çıkmamıştır. Köylülük, “ toprak talep edemeyecek kadar”  yoksulluk ve gerilik içindedir. Mülkiyet ve işletme kavramları yeterince gelişmemiştir. Ne toprağı işleyecek alet edevatı, hayvanı, tohumu nede bilgisi ve gücü vardır. Elektrik, yol, makine henüz toplumsal yaşama girmemiştir. Ürünlerin satılacağı ve ulaşım gereksinimleri karşılanmış bir Pazar ilişkisi henüz oluşmamıştır. Okuma-yazma oranı yüzde 10’un altındadır. Ülke, Batı Avrupa sanayisinin yarı sömürgesi durumundadır.

29 EKİM’İ ANLAMAK

    Türk tarihinde, demokratik devrimi gerçekleştirerek demokrasiye yönelen Kemalizm bu koşullar altında ortaya çıkmış, Türkiye Cumhuriyeti böyle bir toplumsal temel üzerine kurulmuştur. 29 Ekim 1923 ‘de başarılan şey, hemen hiçbir mücadele birikimi olmayan bir yönetim değişiminin sağlanmasıydı; devrimci bir eylemdi. Başlangıçta umutsuz gibi görünen, ancak, gerçekleştirilen eylemle, hem Bağımsızlık Savaşı başarılmış, hem savaş sonrası bağımsız ve bağlantısız yeni bir devlet yaratılmıştır. Ulusal Kurtuluş Savaşı’ndan sonra gerçekleştirilen ekonomik ve sosyal dönüşümler ise, özgünlüğe sahip, demokratik devrime ait eylemlerdir. Batıda, kentsoyluların, derebeyliğe karşı ister devrimci ( Fransa), ister evrimci ( Almanya) yolla gerçekleştirdiği demokratik devrimler, Türkiye gibi yarı sömürge durumunda, ekonomik alt yapıdan yoksun ülkelerde, emperyalizme ve yerli tutuculuğa karşı olmak zorundadır. Bağımsızlık ve demokrasi mücadelesinde, bağımsızlığı emperyalizme karşı mücadele, demokrasiyi ise derebeyliğe karşı mücadele temsil eder. Türk Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın ve tüm ulusal kurtuluş savaşlarının özü budur.

    Türk devriminde, kurtuluştan sonra gerçekleştirilen demokratik devrime ait toplumsal dönüşümlerle çok iş başarılmıştır ama demokratik devrimin temel sorunu olan toprak sorunu çözülememiştir. Çözümsüzlüğün bir nedeni, Türk derebeyleri diyebileceğimiz ayan-eşraf-ulemanın önemli bölümünün Ulusal Kurtuluş Savaşı’na katılması, bir başka nedeni ise, toplumsal yapı içinde toprak talebine yönelik köylü hareketlerinin gerekli sınıfsal olgunluğa ulaşamamış olmasıdır. Bu nedenlerle derebeylik, ilk elden ortadan kaldırılamamış, toprak devrimi gerçekleştirilememiştir. Gerçekleştirilmesi de mümkün değildir. Zira bilinmelidir ki, toplumsal dönüşümler yalnızca isteğe ve insan iradesine bağlı bir olgu değildir. Dönüşüme kaynaklık eden ana etken toplumsal olarak doğal, tarihsel bir olgunlaşma sürecinin yaşanmasıdır. Yüzyıllara dayalı alışkanlıkların biçim verdiği ekonomik yapının, yalnızca yasa ve kararnamelerle değiştirilemeyeceği bilimsel bir gerçektir.

    Toprak sorununun çözümlenmesi, köylüye tapu dağıtılması demek değildir. Ancak, Kemalizm, toprak sorununa kayıtsız kalmamış ve çözümü bilinmez bir tarihe ertelememiştir. “ Köylü yurdun efendisidir” ya da “ ülkede topraksız köylü kalmayacaktır” gibi söylemler, bugünün yaygın uygulaması, ucuz söylemler değildir. Demokratik atılımlara hızla girişilirken, sürece gereksinim duyulan; ulusal sanayinin yaratılması, toprak sorununun çözümlenmesi gibi konularda yapılabilir olanların çoğu yapıldı.

      İlk elden köylüyü, eşkıyalık haline gelen mültezim soygunundan kurtarmak için önce öşür (aşar) kaldırıldı ( hem de zavallı durumda olan devlet bütçesinin üçte birine yakınını oluşturmasına karşın). Köylünün, süreğen (kronik) yarası halindeki ürün öncesi borçlanmadan, faizci-tefeci kıskacından kurtulması için devlet bütçesi zorlandı. Tarım teknisyenleri yetiştirecek olan Ziraat mektepleri kuruldu. Köylüye pulluk dağıtıldı. Makine ve tarıma öncülük edecek olan devlet üretme çiftlikleri kuruldu. İç pazarı geliştirecek olan ulaşım yatırımlarına önem verildi. Toprak devriminde görev alacak ve köy aydınlanmasını sağlayacak eğitim politikası saptandı. Amaca yönelik olağanüstü başarı sağlayan Köy Enstitüleri kuruldu. Köy öğretmenlerine ağayı tutuklama yetkisi veren kapsamlı bir Toprak Yasası çıkarıldı.

    1944’lere varan bu süreçte, daha önce Terakkiperver Cumhuriyet Fıkrası ve Serbest Fıkralarda örgütlenmeleri önlenen ve etkin temsilcileriyle CHP içinde varlığını sürdüren toprak ağaları eski düzen savunucuları ve devşirme kalıntısı işbirlikçiler, 2. Dünya Savaşı sonrası dönemin özel koşullarından da yararlanarak DP’de örgütlendiler. Hazırlığı tamamlanmış olan, deneme uygulamalarında bile büyük başarı gösteren Kemalist uygulama, kendi gücünü yaratma olanağı bulamadan, emperyalizmin istek ve yoğun desteğiyle ortadan kaldırıldı. 1945’den sonra uygulanan politikalarla ulusal bağımsızlık zedelendi, derebeyler yeniden etkinleşti. Cumhuriyet’le yaratılıp gelişmeye başlayan demokratik eylem, gerçek gücüne ulaşamadan boğuldu.

HALK İÇİN DEMOKRASİ: TÜRKİYE CUMHURİYETİ

    Bugün Türkiye’de, etkileri hızla artan 445 aşiret sayılmaktadır. Çözülüp yok edilemeyen eskimiş yapılar Türkiye’nin tümünde, Batı destekli irtica ve bölücülüğün kaynağı drumuna gelmiştir. Bu yapılar, yok edilmeden ülkemizde demokrasi hiçbir zaman olmayacaktır. Türkiye’deki demokrasi tartışmaları; bilimden uzak, temelsiz veriler üzerine kurulu ve isteğe bağlı bir kavram olarak yürütülmektedir. Türk tarihinin, halk için demokrasi olan tek dönemi, Cumhuriyet’in geçerli olduğu 1923-1938 arasıdır. Bu dönemin, gerçekleştirdiği hedeflere saldırmayı demokratlık olarak piyasaya sürenlerden, demokrasi’yi laiklikle sınırlayan anlayışlara dek pek çok temelsiz demokrasi yorumu bugün, bol miktarda ortada dolaşıyor. Oysa demokrasi kavramını, ülkenin somut koşullarına bağlı kalarak, söylemde bırakmadan ve olağanüstü bir kararlılıkla somut gerçekliğe dönüştüren tek siyasi hareket Kemalizm ve kurduğu Cumhuriyet’tir. Kemalizm, toplumsal gelişim ve ilerleme için engel oluşturan tutucu yapılar yerine laikliğin egemen kılınmasına özel önem vermiştir, ancak, demokrasiye ulaşmak için; ulusal bağımsızlığa, toprak sorununun çözümüne, sanayileşmeye daha çok önem vermiştir. Bunların, laikliği yaşatıp geliştirecek olan temel unsurlar olduğunu net bir biçimde ortaya koymuştur.

     Çağdaşlaşma olarak tanımlanan toplumsal yönelişe halkın gönenç ve mutluluğu, ulusal kalkınma ve ekonomik büyüme temel alınmış; laiklik, eğitimin biriliği ve yaygınlığı, kültürel gelişme, dil ve tarih bilinci, hukuksal yenilenme gibi girişimlere, bu temel amaca ulaşmanın vazgeçilmez araçları olarak önem verilmiştir. Halkçılık, Devletçilik, Devrimcilik, Milliyetçilik, Laiklik ve Cumhuriyetçilik ilkeleriyle sistemleşen Cumhuriyet Devrimi, yalnızca laikliğin savunulmasına indirgendiğinde, ortada Kemalizm’den pek bir şey kalmaz. Zaten ülkemizin bu gün getirildiği olumsuz konumun nedeni bu kısır tutumun, elli yıldır devlet politikası olarak uygulanmasıdır. Oysa, Mustafa Kemal Atatürk, ulusal bağımsızlıktan hiçbir koşulda ödün verilmememsini, köy aydınlanma ve kalkınmasının sağlanmasını, ulusal pazarın gümrük duvarlarıyla koruma altına alınmasını, halkın ekonomik düzeyinin yükseltilmesini temel alır. Bu anlayış, halk için demokrasi’yi gündeme getirmiştir. Atatürk, “… Bizim hükümetimizin şekli tam bir demokrasi hükümetidir. Ve dilimizde bu hükümet, ‘halk hükümeti’ olarak adlandırılır” der. (kaynakça 1)

      Günümüzde yoğunlaşmış olan, demokrasi-laiklik cumhuriyet tartışmalarında aydınlar, özellikle genç aydınlar,bilgili ve dikkatli olmalıdırlar. Bu dikkat, demokrasiyi ekonomik sosyal temelinden kopararak yalnızca bireysel özgürlüğe indirgeyen ve bu tutumu Cumhuriyet’e saldırmanın aracı haline getiren Brüksel ya da Pentagon demokratlarına olduğu kadar, laikliği demokrasi ile eş anlamda ve bazen ondan da önde tutan sığ düşünceli Atatürkçülere de dikkat etmelidirler.

                                                                                                                         Eylül-2004

Kaynakça1: “Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri  “ C3,1954 Türk İnkilap Tar.Ens.Yay.,sf.51