3 - ÖRGÜT SORUNU VE ULUSAL BİRLİK

Yazdır

 

( Sayfa 21)

ÖRGÜT SORUNU VE ULUSAL BİRLİK 

     Türkiye’de partiler; dernekler, vakıflar, sendikalar, kooperatifler, meslek odaları, çiftçi ve esnaf birliklerinden oluşan, geniş bir örgütsel çeşitlilik vardır. Örgütlerin sayıları ve çeşitliliği yüksektir; ancak, bunların toplumu etkileme gücü, sayı ve çeşitliliği ile uyumlu düzeyde değildir. Bunlar, kuruluş amaçlarını, bu amaçlarını ilkeleştirdikleri tüzük ve programlarını kabul eden insanları üye yaparlar. Kimilerine üye olmak zorunludur. Amaçlar, üyelerin mesleki ya da kültürel ortak sorunlarının savunulmasıyla sınırlıdır; ancak bu sınır, üyelere, en azından başlangıçta, kendi sorun ve görüşlerine yakın insanlarla birlikte olmanın verdiği güven duygusu yaşatır.

     Sınırlı sayıda insana ulaşabilen bu tür örgütler, genelde temsil etmeye çalıştığı kitlelerin tümünü değil, bir bölümünü çatısı altında toplayabilir. Aynı kitleye yönelen değişik anlayışta başka örgütlerde vardır yada bu tür anlayışlar örgüt içinde bulunmaktadır. Bu durum, sağlıksız ve genellikle çekişmeye dayalı bir ortam oluşturur. Çekişmeler kimi zaman, örgüt içinde ya da örgütler arasında o denli yeğin(şiddet) leşir ki, üyeler yada örgütler, aynı ulusun unsurları değil de, uzlaşmaz çelişkileri olan karşıt küme (grup) ler haline gelerek birbirlerinden uzaklaşırlar.

     Partiler dışında kalan; dernek, vakıf, sendika, oda ve meslek örgütü gibi değişik örgütler benzer görüş ve meslekten insanları bir araya getirirler. Bunlar toplumsal yaşamın düzeyini yükselten, gerektiğinde bir araya gelerek ortak çalışmalar yapan kitle örgütleridir. Katılımcılığın ve dayanışmanın yaygınlaşması için yararlıdırlar, korunup desteklenmeleri gerekir. Ancak, bunların temsil yeteneği, ulaşmaya çalıştığı ve genellikle bölünmüş durumda olan kendi kitlesiyle sınırlıdır. Türkiye’de, ulusal varlığı tehdit eden emperyalist saldırganlıkla karşılaşılan olağanüstü bir döneme girilmiştir. Bu örgütler, dönemin sorunlarına çözüm getirebilecek yapıda değildirler. Ezilip yok olmamak ve sert mücadelelerin üstesinden gelmek için, toplumun tümünü içine alan ulusal bir örgütün yaratılması gerekmektedir. Yerel örgüt tanımıyla dile getirilen örgüt, bu örgüttür.

                                                                    *     

     Çatışma ve gerilim, özellikle iktidar mücadelesi veren örgütler olan partilerde, daha kalıcı ve yeğindir. Çatışma başka partilerle olduğu kadar, parti içinde üyeler arasında da yaygındır. Üyeler birbirlerini, aynı amaç için gönüllü olarak bir araya gelmiş ülkü birliğine sahip insanlar olarak değil de, iktidar nimetlerine ulaşmak için mücadeleye girişen rakipler olarak görür.

    Parti içi ya da partiler arasındaki çatışmalı ilişki, çıkarın geçerli olduğu öyle bir siyasi ortam yaratmıştır ki, burada artık; ulusal hakların geliştirilmesi, ülke çıkarlarının savunulması, bağımsızlık, özgürlük gibi kavramların yeri yoktur. Bu kavramlar, parti yöneticileri için; çağa uymayan gerilik unsurları, içe kapanarak dünyadan kopmanın göstergeleridir; eskide kalmış birer parti masalıdır. Birçok parti ve örgüt yöneticisi için, egemenlik haklarının yabancılarla paylaşılması, giderek devredilmesi, küreselleşmenin gerekli kıldığı karşı koyulmaz bir süreçtir. Bu tür yaklaşımlarla siyasi yapıya yön veren parti ve örgütler, ülke sorunlarını çözmek bir yana yenilerini ekleyerek ağırlaştıran bir işlev (fonksiyon) i yerine getirirler. Bu örgütler, ulusal hakları savunmaya yönelen yeni örgütlenme girişimleri için, aşılması gereken engeller durumundadır.

SİYASİ PARTİLER

     Sınırları yasal düzenlemelerle belirlenen parti işleyişinin, yasa koyucunun amaç ve isteklerine uygun olarak biçimleneceği açıktır. Yasayı, meclis aracılığı ile çıkaran partilerdir. İktidar gücünü ele geçiren partiler, bir daha yitirmek istemedikleri bu gücü, siyasi demokrasinin sınırlarını genişletmek için değil, etki ve egemenliğini sürdürmek için kullanır. Yasalar, bu kullanımın araçları haline getirilir; milli kaynak başta olmak üzere devlet olanakları büyük partilere aktarılır.

    Türkiye’de ( ve dünyada) siyaset bu gün; paraya ve güce bağlı, halkın yer almadığı, büyük sermayenin denetim altında tuttuğu, bir çıkar eylemi haline gelmiştir. İktidara gelen/ getirilen partiler, bu işleyişi sağlayan araçlar durumundadır. Yaptıkları işin yarattığı toplumsal bozulmayı, tümüyle içlerinde barındırırlar. Programlarında ya da açıklamalarda ne söylenirse söylensin, halkın ve ulusun değil, kurucularının ve destek aldıkları çevrelerin haklarını savunurlar. Çıkar sağlama temel amaç olduğu için; ilke, erdem, ulusal duygu, paylaşım ya da eşitlik gibi kavramlar ortadan kalkmıştır. Çıkar için her yol meşru sayılır. Partilerdeki siyasi yaşam artık, krediler, devlet teşvikleri, ihaleler ya da kadrolaşmadan oluşan bir eylem olmuştur. Kamuya açılan hemen her yasal işin arkasında, çıkara dayalı bu tür yasadışı ilişkiler vardır.

    Yeni kurulan ya da yeterince güçlenmemiş partilere ilgi gösterilmezken, iktidara erişme olanağı olan partilere yoğun bir çıkarcı akını olur. Bu partilerde, milletvekili ya da belediye başkanı olmak için yapılan masraf, karşılığı alınacak karlı bir yatırımdır. Parti üyeliği, parti içinde yükselerek devlet kaynaklarına ulaşmayı sağlayan bir iş gibi görülür. Partide yükselme, şirkette yükselmeye benzer. Genel başkana (şirket patronuna) sorgusuz boyun eğme(itaat), başkanın (patronun ) her sözünü yerine getirme ya da öyle görünme, ona güven verme, üyelerin temel davranış biçimidir. Böyle bir ortamda, ilişkilerin niteliği gereği; siyasi ilke, ülke çıkarlarını savunma, ülkü ve inanç birliği, dürüstlük gibi kavramlar ortadan kalkar. Hemen her ilişkinin arkasında, gizlenmiş bir gerilim, sürekli bir iç çekişme ve çıkar hesabı vardır.

                                                                           *

      Siyasetin çıkara bağlı olarak biçimlenmesi, doğası gereği, çıkar için yapılabileceklere bir sınır koymayı getirir. İktidara geliş biçimine ve güce bağlı olarak, yasal ve yasadışı her yol sonuna dek zorlanır. İktidar sırasının kendilerine geldiğine inanan parti yöneticileri, bunu her zaman elde edemeyecekleri bir fırsat olarak görürler ve kendilerinden öncekiler( ve sonrakiler) gibi, kamusal varlığı kişisel hesaplarına yönlendirirler. Burada ahlak sınırını artık, yasalar ya da kamusal anlayışa dayanan devlet görenekleri değil, ‘siyasetçi’ lerin özyapı (karakter) ları ve gözükaralıkları belirler.

      Çıkar için siyaset yapmanın sınırı bu gün, yabancılarla bütünleşerek ulusal kaynakları dışarıya aktarmaya dek genişlemiştir. Ancak, yabancılarla bütünleşmek; dışarıya kaynak aktarmayla da sınırlı değildir. Bu tutum nedeniyle ve daha yıkıcı olmak üzere, emperyalizm ülkede iç olgu haline gelmiş, Türkiye bir yarı-sömürgeye dönüşmüştür.

    Devleti ve toplumsal yaşamı dolaysız ilgilendiren hemen tüm kilit noktalar ele geçirilmiştir. Ekonomi, kültür ve siyaset yabancıların yönlendirme ve denetimi altındadır. Çıkarcılar güçlenerek siyasi işbirlikçiler haline gelmiştir. Bugün, Türkiye’de, birbirini tamamlayan ikili bir süreç yaşanmaktadır. Yabancılar, Türkiye üzerindeki çıkarlarını koruyacak söz dinler siyasetçiler bulup bunları iktidara taşırken; iktidara gelenler, yabancıların isteklerini eksiksiz yerine getirmektedirler.

                                                                        *

     Dış destekle iktidara gelenler, çıkar sağlayacakları iktidarlarını koruyup sürdürmek için, kendilerinden istenenleri yapmak zorundadır. Halka, yerel unsur gibi görünen bu insanlar, gerçekte, emperyalizmin ülke içindeki uzantıları, halkına ve ulusuna yabancılaşmış işbirlikçilerdir. Bunlar, meşruiyeti ülke haklarının savunulmasında değil, yabancıların onay ve desteğinde ararlar. İktidara gelmek isteyen parti başkanlarının, her şeyden önce Batı başkentlerini dolaşmalarının, bunlara güven verip kendilerini kabul ettirmeye çalışmalarının nedeni budur.

     Parti sayısındaki artışlar, daha demokratik bir siyasi yaşamın olduğunu göstermez. Parti sayısı çoktur; ancak, siyasete yön verenler, dışarıyla ilişkili birkaç büyük partidir. Bunlar, ayrıksı düşüncelere sahip olduklarını söylerler; adları, simgeleri, binaları, genel başkanları değişiktir; ancak, iktidara geldiklerinde tek bir programı, IMF ve AB programlarını uygularlar. Bu anlamıyla, Türkiye’de çok partili siyasi düzen değil, bir tür tek parti rejimi vardır.

SİYASİ İŞLEYİŞ VE KURALLAR

     Politik açıklamalarda, iş çevrelerinde, yazılı ve görsel basında dile getirilen yaygın söylem; meclisi halkın seçtiği, sonucu ne olursa olsun, bu seçime saygı gösterilmesi gerektiği, çünkü halk istencinin (iradesinin) her şeyin üstünde olduğu biçimindedir. Doğru gibi görünen bu söylemler, seçimlerin söylem sahiplerinin istemi yönünde sonuçlandığı sürece yinelenir ve yaşanan sürecin demokrasi olduğu ileri sürülür.

    Oysa, meclisi ne halk seçmektedir, ne de yaşanan süreç ‘ demokratiktir’ . Siyasi işleyiş o denli ustalıkla kurgulanmıştır ki, bu düzende kurgu sahiplerinin denetimi dışında bir seçim sonucunun elde edilmesi çok güç, neredeyse olanaksızdır. Halktan yana böyle bir yönetim oluşsa bile, onu bekleyen ‘demokratik süreç ’ ; uluslararası engeller, ambargolar, siyasi ve ekonomik bunalımlar ve her türlü baskıdır.

                                                                           *

    Günümüzde siyasetin, hemen paraya bağlı bir eylem haline gelmesi, toplumu etkileme olanağına sahip araçların önemini arttırmıştır. İletişim araçlarını, basın – yayını, kültür ve eğitimi denetim altına alanlar, para sahipleri, yani şirketlerdir. Bunlar, partilere yaptıkları desteği bağışlar ve yardımlarla sınırlı tutmazlar, ellerindeki büyük gücü kullanarak, siyasi yaşamı da denetim altına alırlar; ona yön biçim verirler. Seçim yasası, ya da siyasi partiler yasası, onların bilgi ve denetimi dışında değiştirilemez. Desteklenecek ya da yerilecek parti ve kişiler, medyanın yaygın gücüyle, yüceltilir ya da aşağılanır. Ustalıkla hazırlanan tartışma programları, haber ve yorumlar ya da köşe yazıları, bu işin etkili araçlarıdır. Kimi kişi ve partilerden hiç söz edilmez, bunlar yok sayılır. Parası ve medya desteği olmayan partiler, kendilerini halka tanıtmada, rakiplerine karşı çok etkisiz konumdadırlar.

    Siyasi işleyişin genel çerçevesi, büyük sermaye güçleri tarafından meclis dışında belirlenir; ancak, bu çerçevenin yasalara dönüştürülerek uygulamaya sokulması, iktidara getirilen partiler tarafından yapılır. Bu partiler, doğrudan siyasete girmeyen büyük sermaye temsilcilerinin ve bunların dış bağlantılarının bir anlamda taşeronu gibidirler. Kendilerine ayrıcalık sağlayan iktidar koşullarını sürdürmek ve yeni ayrıcalıklar elde etmek için, yasaları konumlarına uygun olarak sürekli değiştirirler. Siyasi partiler yasası; seçim yasası, hazine yardımlarından yararlanma, seçim barajları, mecliste küme oluşturma v.b. iktidar partilerinin yararlandığı ayrıcalıklarla doludur.

                                                                     * 

    Yalnızca büyük partilerin alabildiği hazine yardımı, halka çıkarılan dolaylı vergi ya da yurttaşların benimsemese de partilere ödediği ödenti (aidat) gibidir. Çünkü bu yardımın kaynağı olan hazine, halkın ödediği vergilerden oluşmaktadır ve bu yardım, büyük partilerin üyelerinden aidat toplamasına gerek kalmayacak kadar yüksektir. Küçük partiler ya da yeni kurulan partiler hazine yardımı alamazlar.

    Yüzde 10’luk seçim barajı, seçmenlerin önemli bir bölümünü, barajı geçecek birkaç partiye oy vermeye yöneltmektedir. “ Oyum boşa gitmesin” düşüncesi, seçmeni, kendisine yakın görüp denemek istediği yeni bir partiye değil, hoşnut kalmasa da, daha önce denediği baraj geçecek partiye oy vermeye zorlamaktadır. Büyük partilerin yararına işleyen bu durum; birkaç partinin meclise girebildiği, küçük ya da yeni kurulan partilere gelişme şansı tanımayan, tekelci bir siyasi ortam yaratmaktadır.    

                                                                      *

    Parti, dernek, sendika, vakıf v.b. örgütler arasında, dışarıdan siyasi ya da akçeli destek alanların oranı hızla yükselmektedir. Paraya dayanan yaymaca (propaganda) gücü, dış desteğe açık örgütlerin seslerini daha çok duyurmasını sağlar, bu örgütleri güçlendirir. Bu nedenle bu tür örgütler arasında, genellikle bol sıfırlı dış yardım çeklerini almak için sıkı bir yarış vardır. Bu yarışta öne çıkmanın tek ölçütü, ulusal varlığa saldırı ve bu saldırıda gösterilecek başarıdır. Cumhuriyet’e ve ulusal devlet işleyişine karşıtlıkla kim daha etkili olursa, alacağı mali destek o denli yüksek olur.

    Sivil toplum örgütleri adı verilen örgütlerin önemli bir bölümünde yöneticiler, dışarıdan alınan paraların bir bölümünü kişisel hesaplarına aktarırlar, kalanıyla para veren ülkenin belirlediği politik ya da kültürel çalışmaları yaparlar. Bu işleyiş; halkına ve kültürüne yabancı, devletine düşman, paradan başka değer tanımayan bir insan türü ortaya çıkarır; Yerli unsur gibi görünen bu insanların ulusal varlığa verdiği zarar, aldıkları paranın çok üstündedir. Ve hiçbir yabancının yapamayacağı kadar yüksektir.

MECLİSİ HALK SEÇMİYOR

    Meclisi halkın seçtiği yönündeki sav (iddia), üzerinde fazla düşünmeden yüzeysel olarak ele alınırsa doğru gibi görülür. Sandık halkın önüne konmakta, partiler görüşlerini açıklamakta ve her birey dilediği partiye oyunu vermektedir. Bu görünüm, söylenenlere uygundur. Oysa, gösterişli seçim çalışım (kampanya) ları, medya yayınları ve dağılan armağanlarla yönlendirilen halk, sandık başına gittiğinde partiler, milletvekili listelerini önceden hazırlamıştır. Adayları tanımaz, niteliklerini ve yapacaklarını bilmez. Partilerden birine oy vermekten başka seçeneği yoktur.

   Milletvekili adaylarının seçimi ve bunların listelerde alacağı yer konusunda yalnızca halkın değil, parti üyelerinin hatta parti yöneticilerinin bile söz hakkı yoktur. Tüzüklerde yer alan ön seçim işleyişi ya hiç uygulanmaz ya da göstermelik birkaç uygulamayla sınırlı tutulur. Aday belirleme hemen tümüyle genel başkanın yetki ve kararına bırakılmıştır. Öneri ya da istekte bulunabilir, ancak, karar verici kesin olarak parti başkanıdır. Bu durum, siyasetin bir yatırım, bir iş gibi görülerek milletvekili olmanın tek amaç yapıldığı günümüzde, genel başkana, aday olacak parti üyeleri üzerinde baskı oluşturan etkili bir yatırım gücü verir. Bu güç sonuna dek kullanılır ve meclisi halk değil, barajı geçecek siyasi partilerin genel başkanları belirler.

    Genel başkanların milletvekili adaylarını seçerken aradığı birinci ölçüt (kriter), yeterlilik (liyakat) değil, adayın söz dinlerliği ve kendisine bağlılığıdır. Partide ve mecliste, önerilerin tartışmasız kabul edilmesini, verdiği kararların eksiksiz uygulanmasını ister.   

    Aday belirlemede ikinci ölçüt, adayın düşünce yapısı ve yürütülecek politikaya göstereceği uyumdur. Genel başkanlar, başkanlıklarının sürmesini uluslararası güçlerin desteğine bağladığı için, seçeceği adayın bu desteğe uygun nitelikte olmasına özen gösterirler. Halkın ve ulusun sorunlarını çözecek birikime sahip yurtsever insanlar, milletvekili listelerinde yer alamaz ya da gözden kaçmış küçük bir azınlığı oluşturur.

                                                                           *

    Meclisi seçtiği söylenen halkın içinde bulunduğu durum, meclisi seçmekten çok uzaktır. Yoksul ve örgütsüzdür ve siyasetten kopmuştur. Gücünün tümünü, yaşamsal gereksinmelerini karşılayıp geçimini sağlamak, ayakta kalabilmek için kullanmaktadır. Siyasetle ilgilenmek, katılıp söz sahibi olmak, hele seçilmek; onun aklına bile getirmediği, kendisinden çok uzak kavramlardır. Bu işleri yapacak ne parası, ne gücü nede bilinci vardır. Siyasette ona ayrılan yer, her dört ya da beş yılda bir önüne koyulan sandığa gidip, sorunlarına çözüm getirmeyecek partilerden birine oy vermektir. Siyasi olarak, edilgen (pasif) bir oyvericiden başka bir şey değildir.

   Halk, sürekli biçimde ve yaygın olarak yürütülen bozulma amaçlı yaymacanın etkisindedir ve kendi yararına bir sonuç vermese de; demokrasi içinde yaşadığını, meclisi seçerek hükümetleri oluşturduğunu sanmaktadır. Seçen değil, önceden seçilenleri sandıkta onaylamaktan başka bir işlevinin olmadığını bilmemektedir.

     HAFTAYA, “ Yerel Örgütler Kurulmalıdır” başlığı ile devam edilecektir.