Kara Fatma

Yazdır

Yılmaz ÖZDİL   -   


Çiçekler açıyordu...

İzmir’in dağlarında.

Boşaldılar aşağıya...
Dörtnala.

*

Yüzbaşı Şerafettin, Teğmen Ali Rıza ve Teğmen Hamdi, bismillah ilk iş, Hasan Tahsin’in düştüğü yere, hükümet konağının alnı kabağına diktiler sancağı... Üsteğmen Selahattin Kordon’a dalarken, Teğmen Celil’le Asteğmen Besim, varmıştı bile Kadifekale’ye.

*

Ya Karşıyaka?
Kara Fatma!

*

Evet... Karşıyaka’ya giren süvarilerin başında, simsiyah atının üstünde, simsiyah elbiseleri, simsiyah çizmeleri, simsiyah tüfeğiyle, esmer güzeli bi kadın, bi anne, Kara Fatma vardı.

*

Ona bu sıfatı, Mustafa Kemal vermişti. Binbaşı eşini Sarıkamış’ta kaybetmiş, Sivas kongresine gitmiş, yolunu gözleyip, sarışın kurt’un önüne dikilmiş, yüzündeki peçeyi açmış, at bindiğini, silah attığını belirtip, bana iş ver demişti. Gazi de, yanık tenli, gözü kara kadına, görev pusulası yazıp, imzalamış, tarihi sıfatını takmıştı: Keşke bütün kadınlar senin gibi olsa Kara Fatma!

*

(İstisnaları tenzih ederim, kadın düşmanı ülkemin, kadın düşmanı tarihçileri bu mevzuyu sevmez, yazmaz... Aralarında kendi kızının da bulunduğu, neredeyse tamamı kadınlardan oluşan, 300 kişilik çetesi vardı. İnönü’de, Sakarya’da, Dumlupınar’da çarpıştı, yaralandı, bi ara esir bile düştü, kaçtı, Ege dağlarında vuruştu. İzmir’e girdiğinde 34 yaşındaydı.)

*

(İstiklal madalyası aldı. Onbaşı olarak başladı, üsteğmen olarak emekliye ayrıldı. Maaşını Kızılay’a bağışladı. Dara düştü, kimseye haber vermedi, Galata’daki Rus manastırına sığındı. Tesadüfen fark edildi, madalyam bana yeter demesine rağmen, yeniden, zorla maaş bağlandı, 1955’te, Darülaceze’de vefat etti, Kasımpaşa’daki Kulaksız Mezarlığı’na defnedildi.)

*

(Biz İzmirliler için yüreğimizde hicrandır, İzmir’de vefat etmediği için kahroluruz... Çünkü, Kara Fatma’nın kabri, hoyrat bi yol inşaatı sırasında darmadağın edildi, kayboldu maalesef.)

*

(Offf, of...
Parantezi kapatalım.
Devam edelim.)

*

En başta Kara Fatma, İzmir’e giren kahramanlarımız çok şaşırmış, gözlerine inanamamışlardı. Bütün şehir ay-yıldızlı bayraklarla donatılmış, âdeta “gelincik tarlası”na dönmüştü. Ne var bunda şaşılacak derseniz... İşgal edilir edilmez, evler didik didik aranmış, bütün bayraklara süngü’yle el konulmuş, ibreti alem için sokaklarda yakılmıştı. E şimdi bu kadar bayrak nerden çıkmıştı?

*

Vaziyet kısa süre sonra anlaşıldı. Yokluk, sefalet içinde yaşayan İzmirli kadınlar, bütün eşyalarını yok pahasına satmış, kırmızı perdelerini, kırmızı masa örtülerini saklamış, asla satmamış, yarıdan keserek, beyaz perdeler, beyaz masa örtüleriyle değiş tokuş etmiş, sabırla o gece’yi beklemişti...
O gece, 8 Eylül 1922’ydi.
Çıkardılar sandıklardan...
Kırmızı’nın üstüne beyaz ay-yıldız’ı diktiler. Denizi kız, kızı deniz kokan İzmir’in, kadınlarının bayrağıydı onlar.

*

(Kutsal emanet’tir... Bir tanesi, değerli gazeteci-yazar ağabeyim Yaşar Aksoy’da mesela... Namazgâhlı Sırrıye teyze’nin 8 Eylül gecesi dikip, 9 Eylül sabahı penceresine astığı bayrak.)

*

Ve, neymiş efendim, genelge filan varmış, bayrak töreni yapılmayacakmış falan.

*

Bak arkadaş...
Necdet bey’e kilim hediye etmeye, lokum ikram etmeye benzemez bu iş.... Görürsün bugün Kara Fatma’nın İzmir’ini, ak mı kara mı!

09.09.2012, Hürriyet



 

Kuran dersini seçmeyenler nasıl itham ettirilmeyecek?

Yazdır

 

Can ATAKLI  -  05.09.2012, Vatan

Milli Eğitim Bakanı Ömer Dinçer herkesin yüreğini ferahlatan(!) açıklamalar yapıyor. 4+4+4 sistemiyle dindar gençlik yetiştirilmesinin ilk adımını atmaya hazırlanan Milli Eğitim Bakanı “Kuran-ı Kerim dersinin seçmeli ders olduğunu” belirterek “İsteyen seçmeyebilir” diyor.

Bir televizyonda 4+4+4 sistemini ve yeni öğretim yılını değerlendiren Bakan Dinçer’in en ilginç sözlerinden biri “Kuran dersini seçmeyenlerin itham edilmemesi için elimizden geleni yapacağız” cümlesiydi.

Nasıl olacak bu?

Milli Eğitim Bakanı nasıl bir önlem alacak da, çevresi çocuğunu Kuran dersine sokmayan aileyi rahatsız edemeyecek acaba?

Elbette Bakan’ın bu sözleri gerçekçi ve mantıklı değil.

Ama her konuda bir bahane üreten ve haklı çıkabilen Milli Eğitim Bakanı lafını ediyor ve ekrandan ayrılıyor.

Dinleyenlerin herhalde içleri çok rahat etmiştir ve “Ben çocuğumu Kuran dersine göndereceğim ama, göndermeyenler asla rahatsız edilmeyecek, bir ithamla karşılaşmayacak, yaşasın demokrasi ve özgürlük” diyorlardır.

Aslında tabii ki asla öyle olmayacak.

Ankara, İstanbul gibi büyük kentlerin zengin semtlerindeki zengin okullarında belki birkaç aile buna cesaret edebilir.

Ama ne İstanbul’un ne Ankara’nın ne da başka bir kentin herhangi bir devlet okulunda okuyan çocukların ailelerinin böyle bir karar alabilmesi asla mümkün olamaz.

Kimse “Yoksa sen Müslüman değil misin, Kuran’a inanmıyor musun, yoksa sen Ermeni misin, Yahudi misin?” saldırılarıyla karşı karşıya kalmaya cesaret edemez.

Çünkü herkes bilir ki Türkiye’de din söz konusu edildiğinde ne demokrasi, ne özgürlükler, ne ayrımcılığa karşı duruş yerinde kalabilir; anında buhar olup uçar.

Milli Eğitim Bakanı bunu bilmez mi? Bilir tabii ama “Kuran dersini seçmeyenleri itham ettirtmeyiz” demekten çekinmez. Nasıl olsa karşısında inanmaya hazır büyük bir kitle var.

Bakan’ın aynı programda söylediği bir konu daha var. Diyor ki “İlk seviyelerde çocukların abdest almalarını başlarını bağlamalarını istemeyebileceğiz. Ama buna rağmen çocuklar abdest almak başlarını bağlamak istiyorsa (niye yaptın) demeyeceğiz. Din bir şeyi öngörüyorsa ona teslim olacağız.”

İşte milli ve laik eğitimin ortadan kalktığının resmi açıklamasıdır bu.

Türkiye’de artık sadece “dindar” gençlik yetiştirilecektir.

*****

Bu ayıpları yapıp sonra gece uyuyabiliyorlar

Ergenekon davasını biliyorsunuz, ortalıkta hiçbir şey yok ama insanlar yıllardır zindanlarda süründürülüyor.

Amaç intikam tabii ki.

Yıllardır hukukun, aklın, mantığın olmadığını görüyoruz.

Buna zaman zaman vicdan eksikliği de ekleniyor.

İşte dün yaşadığımız bir vicdansızlık örneği yine herkesin yüreğini sızlatır cinsten.

Mahkemede savunma yaparken 23 yaşındaki oğlunun bir trafik kazasında öldüğünü öğrenen eski yarbay Mustafa Dönmez cenazeye katılması için “izinli” sayıldı. Ama acılı babanın burnundan getirdiler. Cenazeye yetiştiremediler.

Çünkü yarbay belki kaçar diye aşırı güvenlik önlemi alındı, ama bu kez de zaman kaybedildi.

PKK teröristlerinin her gün onlarca şehit verdirmesinin hesabını soramayan askerimiz, kaçmayacağı belli bir eski subayı, oğlunun cenazesine yetiştiremedi.

Şehit ailelerine haber verme maharetleri pek yüksek olan o komutanların yüreği acaba intikam amacıyla zindanda tutulan bir eski yarbaya reva gördükleri muamele nedeniyle rahat mıdır? Gece huzurla uyuyabiliyorlar mıdır?

Cevap veriyorum: Vicdanları da rahattır, gece uyuyorlardır da.

*****

Bunlar eskiden de böyleydi

Üzerinden biraz zaman geçti, birkaç gazetede yazıldı, sonra bitti.

Bir AKP’li milletvekili “bütün okulları imam hatip yapma şansı yakaladık” diyerek artık çocukların dindar, tarihini bilen, milletini seven, inancıyla barışık biçimde yetişeceğini açıklamıştı.

Muğla Milletvekili Ali Boğa bunları söylemişti ama kendi torununu imanlı biri olarak yetiştirmek yerine Hıristiyan Fransız kültürüne emanet etmişti.

Medyada buna çok şaşıranlar olmuştu. “Nasıl olur da dindar bir milletvekili kendi torununu dindar yetiştirmek yerine Fransız okuluna gönderirdi?”

Sanıyorum bunu yazan kimi meslektaşlarımız mesleğe yeni başlamış olanlar. Şaşılacak bir şey yok, eskiden beri bu böyleydi.

Din ticareti yapan siyasetçilerin çocukları, torunları eskiden de imam hatibe gitmezdi ki. O siyasetçiler her yerde imam hatip propagandası yaparlar ama kendi çocuklarını oraya göndermezlerdi.

Onların çocukları özel okullara, kolejlere giderdi, biraz daha palazlananlar ise çocuklarını yurt dışına gönderirdi.

Çünkü imam hatipler fakirler içindir. Fakir çocuklar imam hatibe gidecekler, zenginleşmiş din tacirlerinin oy altyapısını sağlayacaklar.

Bu dün de böyleydi, bugün de böyle.

*****

400 kilometre yalanlansa ne olur?

Selahattin Demirtaş’ın “Şırnak Cizre arasındaki 400 kilometreyi PKK kontrol ediyor” açıklaması Başbakan’ı çok öfkelendirdi.

Ancak Başbakan bu densiz söze düzgün cevap vermek yerine alaycı bir ifadeyle yalanlama yoluna saptı.

Ne fark eder? Önemli olan bu durumun gerçek olmasından çok böyle bir sözün söylenebilmesidir.

BDP’liler doğru ya da değil, büyük cesaretle devleti yok sayan ifadeler kullanacak cesareti taşıyorlar.

Eğer bir ülkede bu cesareti taşıyanlar kamuoyunun önünde bu açıklamaları yapabiliyorlarsa, devlet gerçekten çok büyük bir zayıflık içinde demektir.

Ancak madalyonun bir de öteki yüzüne bakmak gerekir.

Bu sözler aynı zamanda çok ağır bir tahriktir.

Devleti güç gösterisine davet etme eylemidir.

Devlet yarın 100 bin kişilik güçle o bölgeye iner, kimseye nefes bile aldırmaz. Güvenlik güçlerinin terörle mücadele etmek yerine sadece savunmada kalması PKK tarafından bir zafiyet olarak algılanabilir.

Ancak unutmamak gerekir ki, bu kadar tahrikten sonra ortalığı bir sis bulutu kaplar ve bu sis dağıldığında ortaya çıkan manzara hepimizi dehşet içinde bırakabilir.

Bazı uluslararası kaygılar nedeniyle Türkiye Cumhuriyeti’nin elinin kolunun hep bağlı kalacağını sananlar bana göre aldanıyorlar.

Tüm dünyada sabrı taşan devlet günün birinde öyle bir şey yapar ki, tüm uluslararası anlaşmalara, hukuka ve hatta insan haklarına aykırı olsa bile herkes kafasını çevirir başka tarafa bakar.

Olan yine masumlara olur. 

Beytüşşebap’a atandım…

Yazdır
Yılmaz ÖZDİL  -  

Beytüşşebap’a atandım… Önce Diyarbakır’a geldim.
Şırnak’a gidebilmem için Cizre’ye, oradan başka bir araçla Şırnak’a gitmem gerektiğini öğrendim. Karayoluyla gitmekten vazgeçtim. Diyarbakır kolordu’da üç-dört gün helikopter bekledim. Sonunda Sikorsky’yle hareket ettim.
 
*
 
1.5 saat uçup, tümen’in pistine indim. Valilik binasına gittim. Vali beni kabul etti. Asla normal kaymakam gibi davranmamam gerektiğini, köy ziyaretleri yapmamamı, çünkü, devletin kırsalı tamamen terk ettiğini, il ve ilçe merkezinde tutunulmaya çalışıldığını söyledi. Kısacası, dost bilinen aşiretlerin dışındaki köyler, yollar PKK’nın hâkimiyetine bırakılmıştı.
 
*
 
Beytüşşebap’a giden helikoptere bindim. 50 dakikalık uçuştan sonra, yüksek dağlarla çevrili askeri birliğe indim. Komutan beni karşıladı, çay kahve ikramından sonra, bugünlerde ilçeye baskın yapılacağını, duyum aldıklarını söyledi. Merak ediyorsam, dürbünle görebileceğimi anlattı. Gerçekten de, baktım, karşımızdaki dağlarda hareketli insan grupları görülüyordu. Komutan da, Vali gibi, ilçe’den kesinlikle ayrılmamamı, köylere gitmememi salık verdi.
 
*
 
Şırnak’tan gelirken, Besta denilen bölgeyi geçip, 30 kilometre sonra hayli bozuk asfalttan Uludere’ye varılır, asfalt biter, ham toprak yol başlar. Beytüşşebap’a kadar 60 kilometrenin bir tarafı sarp ve dik yamaçlı, öbür tarafı derin uçurumdur. Sürekli mayın döşeniyor. Aslında, bu yolu en az birkaç noktada her gün kesip, kimlik kontrolü yapıyorlar. Bu durum bilindiği için, hiçbir kamu görevlisi karayolunu kullanmıyor. Erzak kamyonları talan ediliyor.
 
*
 
Terör örgütü, korku salmış, halkın nazarında itibar kazanmış… Tanıştığım insanlar, aman kaymakam bey sakın şurdan aşağı inme, şurayı geçeyim deme gibi uyarılarda bulunuyor. Bunların bir kısmı samimi, bir kısmı kamu görevlilerinde korku, yılgınlık yaratmak için söyleniyor.
 
*
 
Buralarda ticaret yapmak isteyen, örgütten icazet almak zorunda… Vergi adı altında para toplanıyor. Eylemler, vatandaşa bire beş katılarak anlatıyor. Örgütün, istemediği adamı derhal görevden aldıracağına, istediği adamı vali, hatta bakan bile yapabileceğine, psikolojik olarak inandırılıyor.
 
*
 
İlçede, asaleten atanmış neredeyse bir memur bile yok. Buraya atananların hepsi, ya kurumları tarafından cezalandırılmak maksadıyla gönderilmiş ya da torpilleri olmayan sahipsiz insanlar… Kırgınlık, küskünlük, bezginliklerinden ötürü, yöre halkına verebilecekleri hiçbir şey yok. Bazı kamu görevlileri ise buralara hiç uğramazlar, onlar imtiyazlıdır.
 
*
 
Geçici köy korucularının mücadeleye büyük katkısı var. Ancak, devlet istemeden de olsa, feodal sistemi, aşiretleri güçlendirdi. Korucular, kendi meslekleri olan hayvancılığı tamamen bırakmış vaziyette… Unvanlarının önündeki ‘geçici’ kelimesinden rahatsız oluyorlar, durumumuz, geleceğimiz belirsiz diyorlar. Korucu yapılanların özenle seçilmesi gerekiyor.
 
*
 
PKK, küçük çocukları kaçırarak veya ikna ederek, intikam duygusu aşılayan, araziyi avucunun içi gibi bilen kişilerden oluşuyor. Örgüte katılan, çaresiz bırakılıyor, ne aile, ne arkadaş ilişkisi kalıyor, geri dönüş yolları kapatılıyor. Dağdaki ağır şartlarda yıllarca yaşamaktansa, çılgınca emirlere itaat edip, ölümün kurtuluş olduğunun farkındalar.
 
*
 
Bizimkiler ise sivil yaşamlarında iş veya meslek sahibiyken, zorunlu olarak askere alınan 18-20 yaşındaki gençler… Henüz askere alınmadan önce, televizyondaki şehit haberleriyle psikolojileri sarsılan, üstelik, ailelerinin endişelerini hisseden gencecik delikanlılar.
 
*
 
PKK, yıllardır aynı noktalarda üsleniyor. Operasyon yapacağımız zaman, birliklerimizde hareketlilik yaşanıyor, korucular toplanıyor. Sağır sultan bile duyuyor! Zirvelerden seyrediyorlar. Bizimkiler hedef bölgeye vardığında, orda kimse kalmıyor. Bizimkiler geri dönüp, daha birliğin kapısından bile girmeden, onlar eski mevzilerine yerleşiyor.
 
*
 
Bir seferinde, ele geçirilen örgüt mensubunun üstünden çıkan not defterinde okumuştum. Karakolumuz bir ay boyunca, 24 saat izlenmiş, giren çıkan araçların plakası, nöbetçi-devriye saatleri en ince ayrıntılarına kadar yazılmış, ne yaptığımızı, ne yapacağımızı ezbere biliyorlar.
 
*
 
Halbuki, PKK’nın dağ kadrosu 3 bini geçmez, farz edelim 4 bin olsun, 11 bölgeye dağılmış durumdalar, kabaca her şehre 350 terörist düşer… Bunlara karşı, 22-25 yaşında, 5 bin veya 7 bin kişilik özel birlik oluşturulmalıdır. Gerilla harbi’yle eğitilmelidir. Eşlerine her türlü ekonomik güvence, çocuklarına en üst seviyede eğitim sağlanmalıdır. Operasyon yetkisine sahip, tek bir komutana bağlanmalıdır. Emirlerinde, helikopter, uçak olmalıdır. Her mangada doktor bulunmalıdır. Asla sabit durmayıp, gece gündüz hareket halinde olmalıdır. Ne zaman, nerede oldukları asla bilinmemelidir…
 
Av durumundan çıkıp, avcı konumuna geçmelidir.
 
*
 
Şehit cenazelerinde atılan nutukların, kanları yerde kalmayacak türünden anlamsız lafların, herhangi bi etkisi yok artık… Ne şehit sayısında azalma var, ne atılan nutuklarda!
 
*
 
Derken…
 
*
 
Saat 21 sularında, yoğun silah sesleriyle irkildim. Eşimi ve kızımı arka odalardan birine, mermi isabet etmeyecek şekilde yatırdım. Kapım çalındı… Elinde fener tutan polis, ilçeye saldırıldığını, en alt kattaki kalorifer dairesine inmemiz gerektiğini söyledi. Eşim sığınakta bulunanları teskin etmeye çalışırken, şahsıma verilen Kalaşnikof’la dışarı çıktım.
 
*
 
Lojman duvarında siper almış polislerin yanına gittim. Gecenin karanlığında kimin kime ateş ettiği belli değildi. Ben dahil herkes, bilinçsizce, içgüdüyle hareket ediyordu. Her insan korkar. İnsani duygudur. Ancak, yüreğimde hissettiğim korku değildi, derin bir sızıydı… Taa Çin sınırlarından Avrupa’nın içlerine ilerleyen millet, çapulcu karşısında acze mi düşmüştü?
 
*
 
Evet, Beytüşşebap Kaymakamı’nın sözleri bunlar…
 
*
 
Ancak, şu anki Beytüşşebap Kaymakamı’nın değil… 1993-95 arasında Beytüşşebap Kaymakamı olan Mesut Taner Genç’in, 2008’de piyasaya çıkardığı “Ateş Hattında-Beytüşşebap Kaymakamı’nın PKK ile Mücadele Günlüğü” isimli kitabından!
 
*
 
Anlatmış kaymakam…
 
Daha ne anlatayım.

4 Eylül 2012, Hürriyet Gazetesi
 

Belki de 4 kuvvet komutanı istifa eder!

Yazdır
Necati DOĞRU  -  
 
Yeni bir sayfa açabilirler. “Tarih bizden hesap sorar” diyebilirler. Kuvvetli bir uyarım vermek gerektiğine karar verebilirler.

Belki de istifa ederler!
İstifa iktidarı uyarmadır.
Halka hesap vermedir.
Halkın oğulları şehit oluyor.
4 kuvvet komutanı; Kara, Hava, Deniz, Jandarma Kuvvetleri’nin başındaki generaller, “Ülkenin Beytüşşebap ilçesinde askeri lojman balkonunda asılı olan Türk bayrağının, PKK yandaşları kızmasın diye emirle indirilmesi” önlemini rütbelerine yediremedikleri için istifa edebilirler.
Genel Kurmay Başkanı ne yapar?
Belki de o da istifaya katılır.
 
Xxx
 
O gece Beytüşşebap İlçesi’nde tugay komutanlığı, jandarma karakolu, kaymakamlık binası ve emniyet müdürlüğü PKK tarafından saldırıya uğramıştı.
PKK saldırıyor.
Ordu savunuruyordu.
Güç merkezi kaymıştı.
PKK ordudan daha güçlüydü!
Bölge halkına bu mesaj veriliyordu.
O gece PKK, aynı anda tugay komutanlığına, jandarma karakoluna, kaymakamlık binasına ve emniyet müdürlüğüne saldırdığında halkın çocukları askerler, “bayrağı yere indirmemek” için saldırıya karşılık verirken 10’u vurulup alınlarından şehit olmuştu. O gecenin sabahında Beytüşşebap İlçesi’nde PKK yanlılarının yürüyüşü sırasında “askeri lojmanın balkon demirine asılı Türk bayrağının ortam gerilmesin diye indirilmesi” emri verilmiş, PKK yandaşları yürüyüş yaparken ülkenin bayrağınır balkondan indirilişi akşam TV haberlerinde ülkeye seyrettirilmişti.
Bu tükenişe nasıl gelindi?
Genel Kurmay Başkanı!
Ve 4 kuvvet komutanı!
Belki istifa ederler.
 
Xxx
 
O gecenin sabahında bir başka “tükeniş tablosu” daha TV kanallarından ve gazete sayfalarından 73 milyon halka seyrettirildi.
PKK’lar da çatışmada ölmüştü.
Cenazeleri zırhlı araçlarla morga götürülüyordu. PKK yandaşları ölülerini taşıyan zırhlı askeri aracın önüne “PKK bayrağı” astılar. Güvenlik güçleri “müdahale etmeye çekinince ” PKK bayrağı uzun süre ordunun askeri aracının önünde asılı kaldı.
Türkiye de bunu seyretti.
Güç merkezi kaymıştı.
PKK ordudan güçlüydü.
Bu mesaj veriliyordu.
Orduyu bu duruma hangi “kurmay akıl” düşürdü. Bu kurmay akılın bu tabloya gelinmesini önlemek için elini kimler nasıl tuttu?
Orduyu onlar yönetiyorlar.
4 kuvvet komutanı.
1 Genel Kurmay Başkanı.
Bu tabloyu izah ederler.
Belki de istifa ederler.
 
06.09.2012, Sözcü Gazetesi
 

Kalem Ol Kırsınlar...

Yazdır
Bekir COŞKUN   -   

Dolma kalem:
Doldur ki yazsın…
Artık hangi rengi doldurursan…

Kafası mürekkebin içine batırılır, kıçı iki parmak arasında sıkıştırılarak pompadan mürekkep yüklenir…
O zaman yazar…
Yazmazsa; sahibi tutup sallar…
Sıçratır tabii…
Artık kime denk gelirse…
Lekesi çıksa bile nasıl olsa izi kalır…
*
Tükenmez kalem:
Her dönemin kalemidir…
Devir değişir, dönem döner, zaman gelip geçer…

Tükenmez..
Yok istenilen biçimde yazmadı, burnunu sürerler…
Burnunu sürttükçe açılır…
Yazar…
Olmadı, ucunu ağzına yaklaştırıp “huh” yaptı mı sahibi, nefes kokusuna bayılır, döktürür de döktürür tükenmez…
Ucuzdur…
İşi bittiğinde kaldırıp çöpe at gitsin…
*
Kurşun kalem; tetiği çekti mi sahibi vınlar, kafadan mı, topuktan mı artık…
Pilot kalem…
Divit kalem…
Keçe kalem…
Sabit kalem…
Olmadı; göz kalemi bari…
Göz boyasın…
*
Başbakan medya patronlarına “kalemlerle” ilgili seslendi:
“Şimdi çıkmış birileri köşesinde yazıyor. Ne diyor? ‘Dışişleri Bakanı’nın Myanmar’da ne işi var’ diyor… Başbakan’ın kızının, hanımının gidişini anlıyorum da, Dışişleri Bakanı oraya niye gidiyor, diyor. Ben buradan o medya patronuna ‘yazıklar olsun’ diyorum. Bu adamları köşe yazarı olarak nasıl tutuyorsunuz?..”

*
Hadi kalemler…
Bir kez olsun tepki gösterin…
O köşeleri bir gün olsun boş bırakın, dünya medyası onurlu Türk meslektaşlarından bir kez olsun söz etsin…
Türkiye Gazeteciler Cemiyeti, gazeteci yazarlara her sene dağıttığı ödüllerden en büyüğünü vermek istiyorsa, bir defa olsun çağrı yapsın…
Boş kalsın köşeler…
Pislik dedi, alınmadınız…
Tasmalı dedi, umursamadınız…
Alçak dedi, utanmaz dedi, satılmış dedi…
Bir onursuz mesleğin mensupları olmaktansa bir kez olsun hadi…

*
Bir kez olsun “kalem” ol…
Kırsınlar bari…
 
14 Ağustos 2012 – Cumhuriyet Gazetesi
 

Daha Fazla İçerik...

  1. Ne Ördün Falan

D U Y U R U L A R

BASIN AÇIKLAMALARI

 

E T K İ N L İ K L E R

B A S I N D A   B C P

 
Copyright © 2012 Bağımsız Cumhuriyet Partisi ---- begenilen-kose-yazilari. Site Tasarımı : Bilgivesevgi Web Tasarım Hizmetleri
Template Joomla 1.7 by Wordpress themes free