Zonguldak Aydınlığı

Yazdır
KARA derler ama, yemyeşil, masmavi, apaydındır Türkiye’nin bu kıyıları. Kapkara olan, bu güzel topraktan çıkarılan taşkömürüdür. Linyiti bol olan Anadolu’nun sadece burasında yatar taşkömürü, hem de neredeyse “antrasit” denebilecek kalitede olanı. 
 
Benzerine bir de Rusya’nın Donetz Havzası’nda rastlandığı söylenir. 
 
Çevre güzelliğine gelince, Zonguldak kömürü çevre güzelliğini bozmaz. Belki, Fransa’nın Cotes d’Azur coğrafyasında kömür madenciliği yapılsa böyle bir çelişkiden söz edilebilir. Ama Zonguldak’ta çelişki değil, siyahla yeşil arasında müthiş bir uyum var. Uyumsuzluk, Zonguldak’ın kömür ocaklarında kaçak olarak çalışmak zorunda kalanların emeğindeki kutsallık ile onlara reva görülen yaşam tarzındadır. 
 
Hele onlardan birinin, üç çocuğu ile birlikte 50 santim yükseklikteki kaçak damarda iki büklüm olup kömür kazarak aile geçindiren annenin gazete sayfalarına yansıyan resmi, zihinlerden silinmiyor. Böylesi Emile Zola’nın romanlarında bile yok. 
 
Özel “girişimci” madenciliğin keşmekeşine ve sefaletine son verilip kamu işletmeciliğine geçildikten sonra, artık o sahnelerle bir daha karşı karşıya gelinmeyeceği düşünülmüştü. Ama, madencilikteki özel girişimcilik bütün acımasızlığıyla geri geldi. Ne yazık ki, aradan geçen yıllarda, sosyal güvenlik şöyle dursun, çalışma güvenliği, yani insan yaşamını kazalardan ve dikkatsizliklerden koruma alanında da geriye gidilmiş olması, Zonguldak’ın büyük talihsizliğidir. 
 
Bu gerileyişe mutlaka son vermek gerekiyor. Bir zamanların Zonguldak kenti kendine özgü bir çeşit “sanayi devrimi” denebilecek gelişmelerin sonucunda yaşayış tarzı bakımından Cumhuriyetin çağdaşlığına uygun bir yola girmiş ve o yolda hep aynı tempoyla gelişeceği izlenimini vermişti. Böyle olmayışın elbet ülkenin ve ekonominin bütününe, iktidarların genel yanlışlarına ilişkin nedenleri saymakla bitmez. 
 
Ama bunlara karşın, Zonguldak’ın cevherinde mutlaka yeniden parlayacak bir dinamizmin saklı olduğu inancını yitirmemek gerekiyor. Madenciliğiyle, demiryolu alışkanlığıyla, deniz ulaşımıyla, eğitime, kültüre, sanata, yaratıcılığa yatkınlığıyla, emeğe değer verişiyle “sanayi toplumu” olmanın eşiğine gelmiş bir Zonguldak, akılcı ve doğru planlamayla şimdiki düzeyinin çok üstüne yükselebilir.  
 
Mümtaz SOYSAL
 
13 Aralık 2013 - Cumhuriyet



 

Hukuktan Uzaklaşmak

Yazdır
HUKUK reformlarında, ne olduğu iyi tanımlanmamış yeniliklerin peşine çağdaşlık adına hemen takılıvermek, çoğu zaman hayra alamet sayılmaz, çünkü nereye varılacağı pek belli olmaz. 
 
Böyle olduğu içindir ki, anayasamızın “Türkiye Cumhuriyeti bir hukuk devletidir” sözünün devlet için sıralanan ilkelerin başında yer alması boşuna değildir. Örneğin “sosyal devlet” ilkesi gibi bir ilkeye bile hukuk devleti ilkesinin gücüyle ağırlık kazandırılması anayasa statiğinin, yani sözel yapısındaki sağlamlığın özelliklerinden biridir. Bunun gibi, hukuk devleti ilkesinin tüzelkişilik kavramı olmadan anayasal devlet yapısını oluşturup “devlet-vatandaş birey” denklemini kurabilir misiniz? Terimlerin birbirine perçinlenmesi gerekiyor. 
 
Bunları düşününce, “cemaat gibi” sayıca ağırlıklı ve önemli olmakla birlikte tüzelkişilik olmaktan uzak, sınırsız, tanımsız ve belirsiz sosyolojik kavramları siyaset sahnesinin amaçları, hesapları ve hele stratejileri içine sokmanın yanlışlarını ve tehlikelerini akla getirmeden edemiyor insan. Politika, aslında doğru, gerçekçi, hatta rasyonel olmak zorundadır; insanlar belirsizliklerle yönetilemez. 
 
Politikanın statiği, yani doğru hesaplara dayandırılarak ayakta kalması ve işlek durumda olması için de hukuk devletinin ilkelerinden uzaklaşılmaması zorunluluk taşıyor.
 
Hukukla yapı tekniğinin birbirine yaslanarak bir sistemi ayakta tutuşunun ilginç bir zorunluluk örneğiyle karşı karşıyayız. Çapraşık denetim mekanizmalarına hacet bırakmayan, hukuk devleti olmanın temelinde yatan bir zorunluluk. İhmal edilmesi bütün sistemin çöküşünü de ilan etmek anlamına gelebilir.  
 
Mümtaz SOYSAL
 
11 Aralık 2013 - Cumhuriyet

 

Kontrolsüz Güç

Yazdır
İLK kez karşılaştığımız bir durum değil bu. İster durum diye renksiz bir sözcükle anlatın, ister bela, parazit, felaket, ur, kanser gibi olumsuzun olumsuzu bir terim kullanın, ne derseniz yetmez bunu doğru tanımlamaya: Bozuk düzenin içinden çıkan, batağının çirkefiyle beslenmiş, güçlenmiş, kabının dışına taşmış, etrafını egemenliği altına almaya ve kendisine benzetip hükmetmeye kararlı bir afet. 
 
Aslında bir cemaatten söz etmekteyiz. Başlangıçta dinsel, tarikat biçiminde bir tomurcuklanmaya başlayıp bir mahalleyi, semti, kasabayı, kenti, hatta bölgeyi pençesine alan, oradaki beyinleri etkileyen, yarı inanç, yarı safsatayla doldurup çok uzaklardaki merkezlerle, tapınabilecek büyüklerle temasa geçirerek çok geniş toplulukların zerrelerinden biri durumuna dönüştürüp böylece büyüyen gücün neferlerinden biri yapan bir topluluk örgütlenmesi. 
 
Ama bir yandan “uhrevi” denen alanlarda gezinirken bir yandan da fani dünyanın nimetlerini ihmal etmeyen, büyük yatırımlara katılmakla başlayıp uçsuz bucaksız alanlarda ihaleler kapan, bu dünya kadar maneviyatla dolu başka dünyalardaki yerlerini de peyleyen insanların dünyası. 
 
Bütün bunları Kemalist bir cumhuriyetin ve laik bir hukuk düzeninin çerçevesine sığdırmanın ne denli zor bir iş olduğunu belirtmeye gerek var mı?

Böyle bir takışmayı çağdaş devletteki sorunlar arasına sokma çabasının ister istemez çok çelişki yaratacağı kesindi. İktidarı elinde tutan siyasal kadronun, bütün becerisine ve içindeki bazı elemanların asla yadsınamayacak keskin zekâsına karşın, bu çelişkiyi yenmekte hayli sıkıntı çektiği açıkça görülüyor. Dünyanın en zor bölgelerinden birinde Türkiye gibi sorunlarla dolu bir ülkeyi yönetmek zorunda olan politikacıların bir de bu tarz çelişkilerle uğraşmak durumunda kalmış olması büyük talihsizliktir. 
 
Ama “kendi düşen ağlamaz” demişler. Hem geri kalmışlığı henüz tam yenememiş bir ülkeyi kalkındırmaya soyunmak, hem de taşra cemaatçiliğiyle devlet yönetmeye kalkışmak olacak iş miydi? Kolay kontrol edilemez bir gücü kendi elinizle yarattıktan sonra böyle bir akıbetle karşılaşacağınız belli değil miydi? 
 
Kontrolsüz gücün güç olmadığını bilmeliydiniz.
 
Mümtaz SOYSAL
 
07 Aralık 2013 - Cumhuriyet

 

Sözler ve Eylemler

Yazdır
TAM 368 sayfa. Kapakta sadece bir “bilek güreşi” resmi var ve bir de sıradan, güncel, herkesin birbirine sorduğu bir soru:
 
“CHP mi, AKP mi?” Behiç İstanbulluoğlu, yirminci yüzyılın Türki*esi’nde Anadolu’nun ortasından çıkıp kamu görevi için üniversite bitirerek edindiği donanımı, politika yoluyla halkının hizmetine vermiş, izlenimlerini de emeğiyle çilesiyle, böyle bir kitaba sığdırmayı başarmış. 
 
Kısacası, binlerce kamu görevlimizin anlatmak isteyip de anlatamadıklarını o anlatmış.
 
***
 
Herkes bilir ki, girişinden terfilerine, atanmalarından kıdemlerine kadar kolay bir meslek değildir devlet hizmeti. Aslında halkın, toplumun önünde verilen uzun bir sınavlar bütünüdür söz konusu olan. Buna kamu hizmeti denmesi anlamlıdır. Devlet bu hizmet sayesinde bütünleşir kamuyla, halk yığınlarıyla. Ne var ki, İstanbulluoğlu’nun kitabını soru işaretli parti adlarıyla noktalamış olması da gösteriyor ki, eninde sonunda sınavın özünde ülke ve toplum ürünlerinin siyasal paylaşım mücadelesi yatmaktadır. Başka bir deyişle, “kamu hizmeti” adıyla bir çeşit kutsallık kazanmış olan çıkar yarışının sonucundan yararlanarak maddi kazançlara, refaha kavuşanlar yanında bürokratik işlemleri tamamlamış olanlar, yani kamu görevlisi” denen memurlar, baremin hangi derecesine yükselmiş olurlarsa olsunlar, aylıkları ister istemez hep sınırlı kalmaktadır. 
 
Elbet, konuya bu açıdan bakmanın amacı büyük maddi çıkarların oynandığı bir arenada “dürüst” kamu görevlilerinin ne denli moral bütünlük sahibi olduklarını vurgulamaktan ibaret bir basitlik değildir. 
Söylem başka, eylem başka. Konunun parasal yanı sadece bir ölçüt oluyor bu bakımdan.
 
***
 
Zaten, İstanbulluoğlu’nun üslubundaki sıcaklık, daha doğrusu “sevimlilik”, bu tarz yavanlıklara sapmadan şerefli bir mesleğin yüceliğini ve değerini, olağanüstü başarılarda ve büyük takdirlere muhtaç sivrilişlerde değil, mesleğin ve hizmetin kendinde ya da o mesleği seçenlerin ve icra edenlerin kimliklerinde arayıp bulmuş olmasından ileri gelmekte. 
Saygıyla karşılanması gereken de budur.  
 
Mümtaz SOYSAL
 
09 Aralık 2013 - Cumhuriyet

 

‘Derhal’in Devamı

Yazdır
GÖZALTILARIN, tutuklulukların, hükümlerin, müebbetlerin, tahliyelerin ünlü avukatı Turgut Kazan çok iyi bilir; ceza hukukunun anlı şanlı bir sözcüğü, anlatımındaki kesinliğiyle ve saniyelere bile tahammül edemeyecekmiş izlenimi veren “derhal” sözcüğü, yarattığı hız beklentisinin aksine, genellikle çok uzun sürecek zaman dilimlerinin habercisidir. Salıverilme, hükmün tefhimi, yerine getirilmesi, saat ölçülerine sığacakmış gibi söylense de asla gerçekle ilgisi olmayan bir uzunluk kazanır: Derhal, sözlüklerin birkaç harflik “derhal”i değildir; algılanması, etkisi, unutulmazlığı, bazen günlerce, yıllarca, ömür boyunca sürer. Öyle olduğu içindir ki, yargıçların mahkeme hükümlerini telaffuz edişlerindeki sıradanlık ve tekdüzelik insanların çoğuna çok tuhaf, hatta insafsız ve zalimane gelir. 
 
Terimlerinin söylenişi bile derin duyarlık isteyen ceza hukuku gibi alanda hoyratlık gibi kusurlara elbet yer olmamalıdır ama asıl sorun orada değil, cezaların kendisindedir. Ceza hukukumuz cezaların ağırlığına yüzeysel ve neredeyse sadistçe denebilecek bir ağırlık vermiş gibidir. Hukukun, özellikle de ceza hukukunun önleyicilik ve terbiyetkârlık bakımından bu ölçüde basit ve çocuksu yollara sapmış olması hüzün vericidir. Örneğin yıllarının hayret ve dehşet verici biçimde artırılmasından daha insanca, daha akıllıca yolları bulunamaz mıydı? Suçlulukla ilgili bilimlerimizin böylesine yavaş gelişmekte olması üniversitelerimiz ve adalet dünyamız açısından üzüntü verici sayılmaz mı? 
 
Belki de böyle bir durumun vebalini sadece birkaç kesimin sırtına yüklemek yerine genel ekonomik ve sosyal sistemde aramanın daha doğru ve verimli olabileceği söylenebilir. Ama, doğrudan doğruya ilgili Adalet Bakanlığı gibi belirli ve sorumlu merciler varken başka yerlerde çareler aramak da sorun çözmekten kaçışın bir örneği sayılmaz mı? Adı sanı belli ve sorumluluğu belli makamların en azından sorunların varlığını haber vermek ve sistemin öbür parçalarını ortak eylemlere çağırmak gibi birtakım görevleri yok mudur?
 
Mümtaz SOYSAL
 
06 Aralık 2013 - Cumhuriyet

 

D U Y U R U L A R

BASIN AÇIKLAMALARI

 

E T K İ N L İ K L E R

B A S I N D A   B C P

 
Copyright © 2012 Bağımsız Cumhuriyet Partisi ---- begenilen-kose-yazilari. Site Tasarımı : Bilgivesevgi Web Tasarım Hizmetleri
Template Joomla 1.7 by Wordpress themes free