Örgütlenme Kusuru

Yazdır
DEVLETİN işleyişinde konudan soruna ve sorundan çözüme geçmekte göze çarpan tek bir kusurumuz var: Bir konu işlenirken herhangi bir beklenmedik sorun çıktığında ve o sorun hep sık sık yinelendiği için üzerinde dikkatle durulup çalışılarak çözüme varılınca sonucu ilgili yerlere bildirmek ihmal ediliyor ve o çözüm başka durumlara uygulanmadan olduğu gibi işlenmeden bırakılmış kalıyor. Oysa ileri ve gerçek sanayi toplumuna geçiş genellikle bütün yerel teknolojik başarıların yurt düzeyinde bir ağ gibi örülmesiyle gerçekleştirilmiş olmalıdır. 
 
Öz olarak kısaca ifade etmek gerekirse, aynı örgütlü yaklaşımı ve danışmalı çalışmayı, örneğin tarım alanında da yaparak bu gibi çağdaş tarım uygulamalarında kullanmakla verimi büyük ölçüde artırmak mümkün olabiliyor. Durgun ve verimsiz tarım toplumunu örgün ve verimli topluma dönüştürmek, hep rasyonellik ve verimlilik peşinde koşması beklenen her cumhuriyetçi toplumun ilkelerinden biri olmalıdır. 
 
Son haftaların yolsuzluk, rüşvet ve cemaat olaylarının tehdidi altında kalan bu toplumu o tehlikeden kurtaracak olan, herhalde kirli kazanç yolları ve iç karartıcı safsata masalları olamaz. 
 
Ülkenin kaynaklarını değerlendirmek ve çalışkan halkının emeğiyle çağdaş uygarlığın nimetlerinden yararlanmak hedefi cumhuriyetçi toplumun özlemleri arasında kaldıkça yolsuzluk veya rüşvet gibi karanlık yollara sapma gereksinimi asla söz konusu olmayacak ve bu halkın tertemiz yüreği takıntısız çarpmayı hep sürdürecektir. 
 
Şurası hiç unutulmamalı: Büyük zaferlerin olduğu kadar büyük özverilerin de ürünü olan bu Cumhuriyet, insancıl ve barışçı felsefesiyle yalnız bu halk adına değil, bütün dünya halkları adına da dikilmiş evrensel bir insanlık anıtıdır.  
 
Mümtaz SOYSAL
 
21 Aralık 2013 - Cumhuriyet

 

Ölçme Yanlışları ve Sonuç

Yazdır
İTİRAF etmeliyiz ki bugünkü Türkiye’nin iç politikasını doğru anlamak ve anlatmak zordur. Çünkü olayları ve durumları anlayıp anlatmak için kullanılan kavramların ve ölçütlerin herkesçe bilinir ve aynı biçimde anlaşılır olması gerekirken bizde bazen bunun tam tersi yapılır. Örneğin, siyasal tartışmalarda kuruluşların güçleri karşılaştırılırken kimimiz partilerden ve üyelerinin sayısından bahsederiz, kimimiz de “cemaat”lerden ve onların büyüklük ya da küçüklüğünden. Yani güç yarışında tarafların güçlerini ölçtüğümüzde aynı birimi ya da ölçütü kullanmadığımız için vardığımız sonuç da hatalı ve yanıltıcıdır. 
 
Güçlüklerimizin çoğu bu tür basit hatalardan kaynaklanır. 
 
Çağdaş demokratik devlette siyasal yapının kuralları ve kurumları bellidir: İktidarı ve muhalefeti oluşturan siyasal partiler, kuralların ve kurumların temellerini gösteren bir anayasa, siyasal yapının kuruluşunu ve işleyişini denetlemek üzere başta Anayasa Mahkemesi olmak üzere bağımsız mahkemelerden oluşan bir yargı gücü. 
 
İskeleti böyle tanımlanabilen ortak siyasal yapı yer yer değişik adlar ve ayrıntılar taşıyabilir ama ilkeler üç aşağı beş yukarı hep aynıdır. Ne var ki her devlet kendi toplumunun özelliklerini yansıtıp siyasal yapıyı da etkileyen başkalıklar içerir ama onlar da bu bütünlüğün parçasıdır ve onunla belirli bir uyumun dışına çıkmaz. 
 
İşte hayli derin bir geçmişin ve ilginç bir yakın tarihin ürünü olan Türkiye Cumhuriyeti de başka birçok devlet gibi böyle bir bütünlüğün içindedir ama zaman zaman istisna sayılabilecek durumlarla o da karşılaşır. Örneğin, şimdi görüldüğü gibi artık “Hizmet” etiketiyle anılmak istediği anlaşılan “Cemaat” arasında bütünleşmiş adsız yeni bir siyasal odak toplumu bir yerlere çekmeyi amaçlıyor. Sanki parça parça olmuş AKP iktidarının ayakta kalmış üyelerini derleyip toparlayarak bir “muhafazakâr demokrasi” hareketi yaratılmak isteniyor gibi bir girişim söz konusu. 
 
Yolsuzluk soruşturmalarından ötürü hırpalandığı söylenen Recep Tayyip Erdoğan çevresinin başka bir adla yeniden gündem olma planı mı? Yeni kabineyle birlikte yeni bir AKP iktidarı mı? 
 
Tuhaf olan şu: Kartların tekrar dağıtılacakmış gibi karıştırıldığı bir ortamda ana muhalefet ne düşünüyor? Kılıçdaroğlu nerelerde?  
 
Mümtaz SOYSAL
 
20 Aralık 2013 - Cumhuriyet

 

Yokuşa Sürmek

Yazdır
DEVLETLER arası ilişkilerde Birleşmiş Milletler’in görevi barışı kolaylaştırmaktır. Ne var ki, o kuruluşun içinde ve çevresinde türeyen birtakım diplomatlar ve sözde uzmanlar anlaşmazlıkların ufkunda yakın ve kolay çözüm ya da barış ışığı belirince onu uzaklaştırıp zorlaştırmak için kolları sıvamadan edemiyorlar. 
 
En son örnek, “Kıbrıs sorunu denen ama aslında sorun olmaktan çıkıp sadece karşılıklı el sıkışmaya kalmış” Kıbrıs konusudur. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Derviş Eroğlu geçenlerde “birbirimize merhaba demek, dostça yan yana yaşamaktan başka bir işimiz kalmadı” anlamına gelen bir söz söylemişti; sözde uzmanlar ve diplomatlar bu sözü ciddiye alıp sorunun bittiğini ilan ederek bir “el sıkma” töreni düzenlemek yerine yeniden yokuşa sürmenin çarelerini aramaya koyuldular, Rum ve Yunan tarafı da fırsat bilip müzakere sürecini başlatmaktan dem vurmayı ihmal etmediler. 
 
Üstelik, konunun on duyarlı faslını yine gündeme getirip KKTC’nin egemenlik iddiasından vazgeçmesini peşinen şart koşarak süreci yeniden başlatmak istemekten başka bir anlamı var mı bunun? 
 
Ankara’nın duruma hâkim olarak Eroğlu’nu açıkça desteklemekten ve onun açılımını kolaylaştıracak bir biçimde gerçekten iki devletli yaşamda hangi işlevlerin birleştirilebileceğini, hangileri için ne gibi eşgüdüm mekanizmaları kurmak gerekeceğini gösteren bir çalışmayı ortaya koymaktan başka bir yol kalmamıştır. 
 
Hele Rum tarafının olup bitenleri tam tersine çevirerek KKTC’yi uzlaşmazlıkla suçlamak gibi propaganda kampanyasına başlamasına asla izin verilmemelidir. 
Birleşmiş Milletler hiç değilse bu konuda dürüst davranmalı ve KKTC’nin tutumunu doğru yorumlayarak hangi tarafın ciddi barıştan yana olduğunu resmen açıklamaktan kaçınmamalıdır. Başka türlüsü, yani anlaşmazlığın sona ermediğini ileri sürerek Ada’da işinin bitmediğini ima etmek Birleşmiş Milletler gibi ciddi ve yüce bir kuruma hiç yakışmıyor doğrusu.  
 
Mümtaz SOYSAL
 
14 Aralık 2013 - Cumhuriyet

 

Yargının Kutsanması

Yazdır
GENELLİKLE hukuk devleti ve mahkemeler için kullandığımız “yargı” deyiminin anlamını genişleterek bu deyimi özde tartışmama ve sonuçta “hüküm” gerektiren bütün anlaşmazlık durumlarına yaymanın etik yararı üzerinde biraz daha ciddiyetle durmak gerekiyor galiba. Çünkü bu durumların çokluğu, yargı kavramının önemini azaltmaya ve kutsallığa çok yakın olan değerini büyük ölçüde zayıflatmaya itebiliyor insanları. 
 
Son günlerin spora, daha doğrusu futbol, basketbol gibi “sportif” oyunlara ilişkin haberleri ve tartışmaları ister istemez böyle bir konunun güdeme getirilmesini kaçınılmazlaştırmıştır. Gün geçmiyor ki “hakem”den, “hakeme gitmek”ten, “mahkemeye başvurmak”tan söz edilmemiş olsun. Söz edişlerin tamamına yakın büyük çoğunluğu sportif oyunları gazete sayfalarına ve manşetlere taşımakla kalmıyor, adalet, hakkaniyet kavramlarını da tartışma konusu yapmakta. 
 
Hukukçuların, hukuk bilginlerinin, hukuk fakültelerinin buna sevinmesi mi, yoksa üzülmesi mi gerekir acaba? Hukuktaki “hâkim” ve spordaki “hakem” sözcükleri arasındaki akrabalık adalet, dürüstlük, doğruluk kavramları arasındaki yakınlığın da belirtisi değil midir? 
 
Büyük çoğunluk ofsayt, penaltı tartışmaları ile hak, etik, adalet kavramları arasında “teknik” deyimlerle yapılacak tartışmaların yararı konusunda, ciddi düşünceler ileri sürmek şöyle dursun, o konulara inmeyi bile küçülme, ucuzlaşma, havaileşme sayarak bu küçülüş dışında kalmayı tercih edenlerin çok olacağı kesindir. 
 
Oysa, özellikle okul sıralarından ve genç yaşlardan başlayarak düzenlenecek çalıştayların ilgi uyandırıcı ve öğretici sonuçlarıyla bilime ve spora canlılık getirip hukuk fakülteleri ile spor akademilerini bu alanla ilgilendirmek başarılamayacak bir iş midir? 
 
Böyle bir işbirliği bir yandan spor alanlarına ve salonlarına sızmaya başlayan hastalıkları önleyerek, bir yandan da bilim kurumlarına yeni bir canlılık getirerek şimdiye kadar pek başvurulmamış bir yöntemin denenmesine yaramış olacaktır.  
 
Mümtaz SOYSAL
 
18 Aralık 2013 - Cumhuriyet

 

Çıkmazdan Çıkış

Yazdır
SAYIN Profesör Hikmet Sami Türk’ün bu sayfada dün bilgece sözünü ettiği sınırlı anayasa değişikliklerini ele alıp tartışmak insanlarımızı “yeni anayasa” çıkmazından kurtarmanın bir yolu olabilir elbet. Gelgelelim, ille de hem yeni hem bütün bir metin beklentisi var büyük çoğunluğun. Sanki tartışmalar bitmiş, bütün sorunlar açıklığa kavuşmuş gibi. 
 
Aslında, hemen bütünlük isteyenler bir bakıma haksız da sayılmazlar; konuyu bir bütün olarak ele almadan olmaz, son çalışmalarda bir ara denenmek istendiği gibi maddeleri grup grup yazıp uc uca ekleyerek başarılı bir metine varmak zordur. Parçalı bohça ya da yorgan kılıfı dikerken bile biraz renk uyumu istenir. 
 
Yalnız bu “yeni anayasa” işinde şimdi umut ve gurur verici bir yenilik var. İnsanız artık “bilenler bir ara gelsin ve en iyisini yapıp bize versin” yahut “bir yerlere ısmarlayıp parasını vererek alalım” demiyor, anayasasını da kendisi yapmak istiyor. Doğrusunu söylemek gerekirse, böyle bir ana metin yapmak hukukçuluğun ve yasa yapıcılığın ustalığını halk yığınlarının hevesine ve sıcaklığına uygun kalıplara dökmek, siyasal ve akademik kadrolarların katılımıyla ortaklaşa başarılabilecek bir iştir. Yeter ki, bu yönde yol gösterici bir profesyonellik bulunsun. 
 
Ama asıl nedenin siyasal kadrolardaki ideolojik belirsizlik olduğunu bilelim. Politika, iyi belirlenmemiş bir iktidar özleminden ve onun somut çıkarlarından öteye geçmiyor çoğu zaman. Böyle olunca bu özlemi ve bunun kamusal çıkarlara yönelik ilkelerini metinlere yerleştirmek türünde bir anayasacılık kolay kolay fidanlaşmıyor, anayasacılık, iktidar salonundan mutfaktaki yazıcı ustalara seslenip örneğin “iyi pişirilmiş bir başkanlık sistem”i ısmarlamak değil ki.  
 
Mümtaz SOYSAL
 
14 Aralık 2013 - Cumhuriyet

 

D U Y U R U L A R

BASIN AÇIKLAMALARI

 

E T K İ N L İ K L E R

B A S I N D A   B C P

 
Copyright © 2012 Bağımsız Cumhuriyet Partisi ---- begenilen-kose-yazilari. Site Tasarımı : Bilgivesevgi Web Tasarım Hizmetleri
Template Joomla 1.7 by Wordpress themes free