Rejim Değişikliği

Yazdır

 

BEKLENEN oldu ve iktidar partisi başkanlık sistemini de içeren bir anayasal değişiklik önerisini “yeni anayasa” yapıcılarına resmen sundu. Oysa bir ara, o çabadan vazgeçildiği ve yanlışlığı anlaşılan bu girişimin suya düştüğü biçiminde bir hava yaratılmaya çalışılmıştı.
 
Olmadı. Büyük fiyaskoyu kabullenmek ve girişimi durdurmak AKP’nin işine gelmez, yandaşların moralini bozardı. Ana muhalefet açısından da pek hoş bir durum olmazdı bu: Sonuç vermemiş bir “yeni anayasa” girişimi için masaya oturmuş olmanın saflığı ve utanç vericiliği açıkça ortaya çıkmış sayılacaktı. Vazgeçilmediğine göre, yanlış yine devam ediyor ve devam edecek demektir.
 
O zaman, yanlışlığı biraz daha yakından irdelemek ve özüne inmek gerekir.
 
Değişiklikte adı geçen başkanlık kavramına iliştirilmiş “sistem” sözcüğüne kanıp konuyu sistem değişikliğinden ibaret saymak büyük yanlışlık olur. Aslında, iktidar partisinin yapmak istediği, sistem değişikliğinden öteye bir rejim değişikliğidir ve ortaya çıkarılan “yeni” sözcüğünün gerisinde de zaten bu niyet yatmaktadır. Yürürlükteki anayasa metninde “değiştirilemez, değiştirilmesi önerilemez” denen maddeleri AKP’nin pek sevmediğini bilmiyor muyuz? Partinin o maddelere ters düşen tutumu yüzünden Anayasa Mahkemesi’nce kapatılma yaptırımıyla cezalandırılmak yerine mahkemenin çok tartışmalı bir kararı sayesinde sadece para cezası ödeyerek öyle bir akıbetten kurtulduğu bilinmiyor mu?
 
Aslında o maddelerle oynamaya kalkmak, Cumhuriyetin temel niteliklerini değiştirip başka bir rejime geçmeye heveslenmek demektir. Zaten bu çeşit partilerin affedilmez hataları, siyasal düzende yer almalarını sağlayan sistemin temel niteliklerini değiştirmeye kalkmak olmuştur. Kucağına oturdukları bir sistemi sakalından çekerek tarihin çöplüğüne atmak istemişlerdir hep.
 
Latince kökenli “sistem” sözcüğü, belirli işlemleri yapan parçaların iyi düşünülmüş bir kurguyla işler duruma getirilip devleti çalıştırması anlamında, neredeyse mekanik bir kavramdır. Rejim, o mekanizmanın, tabiri caizse ruhu, teneffüs ettiği hava ve beslendiği değerler bütünüdür. Başkanlık sistemi ancak bu bütünlük ve onu ayakta tutan kurumlar doğruysa doğru işler, doğru değilse tek kişiye ve takımına tanınan yetkiler dolayısıyla sistemin işlek bir cehennem makinesine dönüşmesi işten değildir.
 
Mümtaz SOYSAL
 
9 Kasım 2012 - Cumhuriyet

 

Tutamak Arayış

Yazdır

ANKARA Üniversitesi’nin Siyasal Bilgiler Fakültesi’ndeki büyük salonu birkaç gündür ilginç tartışmalara sahne oluyor. “Osmanlı’dan Cumhuriyete” diye özetlenebilecek olan konuşmaların ana “tema”sı geriye dönme tehlikesidir: Bugünkü gidiş bütün devrimlerin başarılarını sıfırlayarak neredeyse geride bıraktığımızı sandığımız durumlara mı sürüklemekte bizi?

Tuhaftır, geçen akşamların birinde ekrana yansıyan başarılı bir futbol programının adı da “İnanılmaz Geri Dönüşler”di ve yakın tarihimizdeki on beş takımın maça iyi başlayan açık farkla zafere giderken nasıl olup da üst üste goller yiyerek sonuçta hezimete uğrayışlarını anlatmaktaydı. Yüz yaşına yaklaşan cumhuriyetin başına gelmekte olan da bu muydu acaba? 29 Ekim olayları dolayısıyla “çok şükür halk yığınları da cumhuriyete sahip çıkıyor” iyimserliğini bozan bu kuşku neyin nesiydi?
 
Galiba, ara sıra estirilebilen yüreklendirici kımıldanışlara karşın söz konusu endişeyi besleyen iki neden var: Biri, yakın zamana kadar Cumhuriyete sahip çıkacaklarına güvenilen güçlerin zayıflatılmış olması, ikincisi de anamuhalefet partisinin ve hatta bütün cumhuriyetçi güçlerin davayı neresinden tutmak gerektiği konusunda inandırıcı ve sağlam bir tutamak noktası bulamamış olması:
 
Cumhuriyet yıkılmak istenirken acaba hangi tehdit ve tehlike öne çıkarılıp halk yığınlarının tepkisi biraz daha yoğunlaştırılabilir?
 
Etnik bölünme korkusu mu? Toprak kaybı mı? Koyu irtica ürpertisi mi? İç savaş mı? Ekonomik sefaletle moral çöküş mü?
 
Tarihimizde her birinin örnekleri var. Ama her zaman yan çizenler, seyirciler, cephe değiştiren işbirlikçiler, hatta hainler çıkmış.
 
Tutamak öylesine vazgeçilmez, bırakılmaz, kahramanlık sözü bile edilmeden uğruna her türlü özveri göze alınabilen bir şey olmalı.
 
Şey mi? Ya insan? Örneğin, evlatlarınız, kızınız, oğlunuz?
 
Peki onlar, “dört artı dört”lerin birbiri ardına geldiği bir ortamda, sizlerin seçtiğiniz ve kendilerinin sevecekleri eğitim yöntemlerinden koparılıp çok küçük yaşta karanlığa ve sevimsizliğe çekilirken başta biraz mırın kırın ettikten sonra sessiz kalmak mıdır cumhuriyetçilik?
 
İktidarın bu eğitim darbesi, aileleri de arkaya alarak geleceğin cumhuriyeti için en doğru ve etkili bir uğraş nedeni sayılmalıdır.
 
Mümtaz SOYSAL
 
7 Kasım 2012 - Cumhuriyet

 

Alafrangalılığın Alaturkası

Yazdır

 

İSTERSENİZ, duruma ve konuya göre “alaturkalılığın alafrangası” da diyebilirsiniz. Şurası kesin ki, çağdaş, modern ya da “Avrupai” diyerek başladığımız her işe çoğu zaman biraz alaturkalık bulaşır. Ya da ara sıra tam tersi olur ve eski usül, rastgele, düzensiz davrandığımız bir konu birdenbire asrileşiverir.
 
Bize özgü bir kültürün özelliklerinden biridir bu. Genellikle, işin ya da konunun başına geçen kişinin kimliğine, karakterine ve yeteneklerine göre değişen bir özellik. Ne var ki, henüz tam yerleşmemiş, yerine tam oturmamış bir kültürde zaman zaman bu değişkenliğin yararını görüp sevindiğimiz ya da zararını çekip kızdığımız da olur. Bu nedenle, bir kültürden öbürüne geçmekte ya da geçtiğimize pişman olup geri dönmekte yavaşızdır. Bunun çok kötü ya da pek hayırlı olup olmadığından da hiç emin değiliz.
 
Örnekler saymakla bitmez. Daha geçen gün Cumhuriyetin yıldönümünün halk bayramıyla kutlanmasını yasaklama kararı tam bir Alman disiplini, tutarlılığı, tamlığı ve eksiksizliğiyle uygulamaya konsaydı, devlet organları ve bürokrasinin çeşitli dalları arasında kusursuz bir bütünlük ısrarla sürdürülseydi neler olurdu? Belki, tıkır tıkır işleyen bir yönetim mekanizmasını ortaya koymuş, yasaklara kesinlikle uyan uygar toplum görüntüsü çizmiş bir ulus olmakla övünür; çatışmasız gazsız copsuz bir bayram geçirmiş olmanın huzurunu yaşardık. Ama, “tam Nazi Almanyasına benzedik ya da benzediniz” dendiğinde ne yapardık? Olayda bazılarınca kusur diye sayılanlar, Başbakan’la, Devlet Başkanı arasında değişik havaların çalınması, bazı gözlemcilere göre polisin görevini eksik yapması, sivil toplum örgütü denenler arasında eşgüdüm eksikliği bir büyük çatışma faciasını önlemiş sayılmaz mı?
 
Ne var ki, yüz yılını tamamlamaya yaklaşmış bir Türkiye Cumhuriyeti’nde kültürleri birbirine daha çok yakınlaştırmanın, dili “belki, çok şükür, Allah’tan, şansımız varmış” gibi sözlerden artık biraz arındırıp dil ile akıl ve bilim arasında daha sağlam bir bağlantı kurmanın zamanı da gelmiş değil midir?
 
Mümtaz SOYSAL
 
3 Kasım 2012 - Cumhuriyet

 

Tadında Bırakamamak

Yazdır

 

DİLİMİZİN bilgece sözlerinden biridir “tadında bırakmak”. Söylenmesi kolay, ama benimsenip uygulanması zor. İnsan tadını aldığı, beğendiği ve sonuç aldığı söylemlerle davranışları çabuk bırakmayıp hep başarılı olacağını sanarak sürdürür çoğu zaman.
 
Oysa, yanındakiler bundan bıkmış, karşısındakiler önlemlerini çoktan almış ve hazırlıklı bekliyor olabilirler. Gülünçleşmek işten değildir.
 
Geçen 29 Ekim günü kendiliğinden başarılanın konuşulması, tartışılması, sahiplenilip “biz yaptık” diye gururla övülmesi veya övünülmesi bir türlü bitmek bilmiyor. Hatta, barikatları önce kim yıktı, kim yürümeyi başlattı çekişmesiyle kendi partilerinin geleceğini inşa etmeye kalkışanlar bile var. Her zaman yaptıkları gibi zaten inşa edilmiş olanları bile yıkarak.
 
“Olan oldu, deneyim kazanıldı, alınması gereken dersler alındı” deyip sayfayı çevirerek geleceği bu yeni koşullara göre değişik biçimde düşünmeye başlayan pek olmadı. Eğer olayın verdiği bir tat olmuşsa, o tadı abartarak tatsızlaştırmak yerine, öylece saklayıp yarınlara bakmak daha doğru olmaz mıydı?
 
O bakımdan, kutlama değil bir anma günü olan 10 Kasım’ı aynı 29 Ekim havasıyla yaşamak büyük bir yanlış olur.
 
Partilerdeki gençlik kollarının ya da benzer işlevleri yerine getirmek üzere kurulmuş başka yandaş örgütlerin kireçlenmiş ve hareketsiz kalan siyasal gövdelere canlılık kazandıracağı elbet yadsınamaz. Ama canlılığın sürdürülmesini bu tür “kol”larla ana gövdeyi birbirinden ayrı tutarak sağlamak sağlıklı bir çözüm sayılmamalı. Asıl sağlıklı olan, ana gövde dışındaki dinamizm kaynaklarının ustaca düşünülmüş katılım süreçleriyle temel yapıya eklenmesi ve dinamizmin böylece ortaklaşa yararlanılan bir nitelik durumuna getirilmesidir.
 
Bir bakıma, 29 Ekim 2012 günü yaşanan olayın, barikatlar, su sıkmalar ve gaz püskürtmeler bir yana, cumhuriyetçi siyasal partilerin iktidar başarısına yöneltilmesi için demokratik yapısal örgütlenişlerini gündeme getirmek gibi bir yararı olmasını beklemek herhalde pek yanlış olmaz.
 
Mümtaz SOYSAL
 
5 Kasım 2012 - Cumhuriyet

 

Vatandaşlık

Yazdır

 

AYLARDIR tek tümce konusunda bir türlü anlaşamadılar. Sonuçta, “yeni anayasa” denen bir metin taslağı hazırlamaktan ibaretti görevleri. Çalışmalar önce hayli hızlı gitti ama sonra yavaşladı ve sıra “vatandaşlık” maddelerine gelince duruverdi. Şimdi o aşamadayız ve öyle anlaşılıyor ki bu eşik aşılmadan pek ilerleme olmayacak.
 
Oysa, hepsi Türkiye Cumhuriyeti’nin vatandaşları. Kendi durumlarını tanımlamada ve kurallaştırmada güçlük çekmemeliydiler. Eskiden beri o durumun içindeler; vatandaşlık da anayasa hukukunun klasik konularından biri.
 
Basit bir anlatımla işin içinden çıkmak varken, neden böyle zıtlaştıklarını anlamak zor. “Türk vatandaşlığı, dili ve inancı ne olursa olsun, Türkiye Cumhuriyeti’ne vatandaşlık hukukuyla bağlı olan herkesin ortak kimliğidir” diyen bir tanımlamaya gidilse, onda kabul edilemeyecek ne olabilir?
 
“Türk” sözcüğü mü?
 
Bunun çok kişide “etnik” bir kayırma izlenimi bırakacağı, belirli bir ırkı ya da soyu öne çıkardığı, başka etnik unsurları da barındıran bir devletin vatandaşları için böyle bir etiketin yanlış olacağı elbet söylenecektir. Buna karşılık, ülke adının bile bu etnik sözcükten kaynaklandığı falan gibi bin dereden su getirerek ülke ile Türklük arasındaki bağlantıdan söz etmenin de başkalarını ikna etmeye yetmeyeceği bilinmelidir.
 
Ama başkaları ne derse desin, bütün bunlar Türk sözcüğünü bırakıp elverişli başka kimlik aramak gibi bir sersemleyişe sürüklememeli bizi. Sayısal ya da aritmetik açıdan da düşünülse, ulusal kimlik olarak Türk vatandaşlığından daha doğru bir başka ortak payda bulunamaz. Fransızından Almanına kadar herkes böyle yapıyor. Onlarda da başka etnik gruplar yok mu?
 
Aslına bakılırsa, bu konuda bütün sorun “ulus” kavramını benimseyip benimsememe noktasında düğümleniyor. Ulus, yani millet. Yani ümmet ya da cemaat değil. Sadece, dilleri, inançları farklı da olsa aynı ülkenin insanları olarak bağımsız yaşamak isteyenlerin bilinçli birlikteliğidir ulus. Bu olabilirse, dil ve inanç türü farklılıklara saygı göstermek, hatta onları korumak kolaylaşır.
 
Mümtaz SOYSAL
 
2 Kasım 2012 - Cumhuriyet

 

D U Y U R U L A R

BASIN AÇIKLAMALARI

 

E T K İ N L İ K L E R

B A S I N D A   B C P

 
Copyright © 2012 Bağımsız Cumhuriyet Partisi ---- begenilen-kose-yazilari. Site Tasarımı : Bilgivesevgi Web Tasarım Hizmetleri
Template Joomla 1.7 by Wordpress themes free